33. Adana Altın Koza Film Festivali’ndeyim. Filmler izliyorum ardı ardına. Beğendiğim filmlerle ilgili de yazılar kaleme alıyorum. Ama ya eleştirdiklerim?
Bir film eleştirisi yazmak için ne gerekir? Bunu sık sık, takip ettiğim sinema yazarlarını okurken düşünüyorum. Bir eleştiriyi okumayı bitirip “işte bu” dediğim oluyor. Başka bir yazıda filmin özetini, hatta filmin tanıtım cümlelerini okuyor, bütün bunların eleştirinin yerine geçtiğini hissediyorum. Bir film hakkında eleştiri yazısı yazmak, ya da film etrafında malumat vermek elbette aynı şey olmamalı. Ancak maalesef bu sınırlar her zaman birbirinden temizce ayrılmıyor.
Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri filmi hakkında şimdiye kadar okuduklarım beni hayal kırıklığına uğrattı. Şimdilik karşıma çıkan hiçbir yazı, filmin bende bıraktığı asıl soruya yaklaşamıyor. Herkes filmin cesaretinden, Hazar Ergüçlü’nün performansından, canavar bebekten, body slash horror temasından ve Karadeniz’in sisinden söz ediyor oysa filmin anneliği hangi eski ahlâki masala geri teslim ettiğini de düşünmemiz gerekli.
Bir kadın doğurduğu varlığı sevmeyi seçtiğinde, bu sevgi neden kendinden bütünüyle vazgeçmesinin kanıtı olur? Annelik kutsal olmak zorunda mıdır? Bir anne neden ya azize ya canavar, ya sınırsız şefkatin kaynağı ya da korkunun bedeni olarak görülmek zorundadır? O kadar çok sorum var ki. Ayrıca anneliği neden bize bir erkek anlatıyor? Bu soruyu, bir erkeğin annelik hakkında film yapamayacağını söylemek için de sormuyorum. Bir deneyimi anlatmak için o deneyimi bire bir yaşamış olmak şart değil. Fakat bir film, bir kadının doğumunu, bedenini, emzirmesini, korkusunu ve bakım emeğini merkezine aldığında, kameranın bu deneyime hangi mesafeden baktığını sormak gerekiyor.
Eril bakış, yönetmenin erkek olmasından ibaret değil, kadının bedeninin nasıl parçalara ayrıldığı, nasıl seyirlik hâle getirildiği, seyircinin bakarken aslında nereye bakmaya davet edildiğiyle ilgili. Mutter’de Gül’ün bedeni, doğumun şiddeti içinde bile kan, et, yara, meme ve arzu arasında dolaşan bir imge. Film kadının korkusuna ve yorgunluğuna içeriden yaklaşmak şöyle dursun, bu bedeni yeniden seyircinin önüne atıyor.
Hâl bu olunca insanın aklına Cevher filmi geliyor. Cevher filmi de, kadın bedenini erotize edilmiş yakın planlarla, estetize edilmiş ayrıntılarla, parçalanmış uzuvlarla ve grotesk dönüşümlerle gösteriyordu ancak kısmen bu bakışın şiddetini görünür kılmak için seyirciyi de suç ortaklığına çekiyordu. Kamera kadın bedenine bakmanın dilini tekrar ediyor, sonra o dilin ne kadar acımasız olduğunu yüzümüze söylüyordu. Kaldı ki, bunu da eleştirmiştim.
Mutter aynı görsel mirasa yeniden başvuracaksa, onunla ne yaptığını daha açık biçimde göstermeli diye düşünüyorum. Aksi hâlde anneliğin bedensel deneyimini anlatmak yerine, zaten çok iyi bildiğimiz bir kadın bedeni imgesini yeniden üretmiş oluyor. O zaman insanın aklına şu soru geliyor: Bu bakış Cevher’de zaten eleştirilmişken, neden benzer filmi yeniden izleyeyim?
Bu ikiliğin kendisi zaten eril bakışın mirası. Anneliği anlatan bir film, kadının yaşadığı deneyimi ya içerden anlatmalı ya da ona mesafesini korumalı. Bunları yaparken kadının bedeninin görünmesinde bir sakınca yok. Ayrıca doğum da, emzirme de bedensel, yorucu deneyimler. Hatta bu deneyimin korku dolu olmasına da bir itirazım yok. Sorun, kameranın bize ilk andan itibaren seyircinin ne kadar tiksineceğini ya da ne kadar bakmak isteyeceğini anlatması. Bu erotizm. Kadın bedeni doğumun şiddeti içinde bile arzu nesnesi olmaktan neden kurtulamıyor?
Oysa feminist bir body horror filmi, bedenin üzerindeki baskıyı, bakım emeğinin yorgunluğunu, doğumdan sonra kişinin kendi bedenine bile yabancılaşmasını hissettirdi, çünkü Gül’ün bedenine bakmakla onun dünyasından bakmak arasındaki fark var.
Bir annenin bebeğini sevmemesi ihtimali toplumsal paniğin ilk adımı. Daha zor soru ondan sonra gelir, bir kadın bebeğini sevdiğinde, bu sevgiyi hayatının geri kalanını tek başına feda ederek kanıtlamak zorunda mıdır?
Alphan Eşeli’nin Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri filmi, bu soruyu sorabilecek kadar sarsıcı bir başlangıca sahip. İlk birkaç dakikada yaşadığımız gerilim, Gül’ün doğumun fiziksel şiddetinin ortasında, insana benzemeyen bir canlı dünyaya getirmesi, kocası Cem’in bebeği görür görmez kaçması, Gül’ün hem doğurduğu varlıkla hem kendi bedeninin yeni ve yabancı hâliyle hem de onu dışarıda bekleyen dünyanın hükmüyle baş başa bırakılması. Bu başlangıç, anneliğin güzel, sağlıklı, huzurlu ve kendiliğinden gelen bir mutluluk olarak paketlenmesine karşı güçlü bir itiraz. Eşeli, Gül’ü şefkatli bir annelik imgesine hapsetmiyor. Onu kan revan içinde, yorgun, korkmuş, öfkeli, tiksinen ve yine de bakım veren biri olarak gösteriyor. En iyi ihtimalle buradaki korku, anneliğin kadın bedenine ve hayatına dayattığı kesintisiz emekten çıkıyor.
Fakat filmin çok erken açtığı bu kapıdan ilerlemediğini düşünüyorum.
Korku sinemasında kadın bedeni uzun zamandır merkezde. Doğum, emzirme, kanama, yaşlanma, bedensel değişim, bunların hepsi kadın bedeninin denetlenemez oluşuna dair kadim korkuları görünür kılıyor. Bu janr, toplumun kadın bedeninden ne istediğini, o isteğin bedende nasıl bir şiddete dönüştüğünü açığa çıkarabilir, o zaman bu yerinde bir eleştiri olur.
Cevher filminin bütün aşırılığına rağmen neyi hedef aldığı açıktı. Yaşlanan kadın bedenini görünmezleştiren dünya, Elisabeth’i kendisinden nefret eden iki ayrı bedene bölüyordu. Filmin kamerası da bu zulme ortaktı, Sue’yu eril bakışın estetiğiyle çekiyor, sonra aynı bakışı tiksintinin ve çürümenin içine gönderiyordu. Görüntünün fazlalığı, filmin fikrinden kopuk değildi.
Mutter’de canavar bebeğin neye karşılık geldiği sürekli değişiyor. Bazen anneliğin maddi yükü, bazen kadın bedenine yönelik iğrenme, bazen toplumsal dışlanma, bazen terk edilme, bazen de yas. Bir filmin tek bir alegori anlatması gerekmez. Fakat bu anlamların birbirine değmesi, birbirini zorlaması gerekir. Oysa bu filmde, büyük başlıklar önümüze bırakılıyor, sonra bu başlıklar, yeterince derinleştirilmeden başka bir başlığa geçiliyor. Film ne diyeceğine karar verememiş ve sanki bizden yardım istiyor.
Canavar bebeğin varlığı, toplumun canavarlaştığını söylüyorsa, neden ve nasıl? Gül’ün kocası onu terk ettiği için, çevresi ona karşı acımasız davrandığı için, toplum eleştirilmiş olmuyor ki? Eleştiri bu dışlamanın hangi ilişkilerden beslendiğini ortaya çıkararak olabilir. Kadının çocuğuyla tek başına bırakılması hangi ekonomik, ailevi, hukuki ve duygusal düzen tarafından mümkün hâle geliyor? Bakım emeği niçin hâlâ kadının doğal görevi sayılıyor? Gül’ün yardım isteyebileceği bir dünya neden yok? Oysa filmde Gül’ün sıkışmışlığı, çoğu zaman sisli manzaralar ve estetik yalnızlıkta kalıyor.
Karadeniz’in ormanları, birbirini takip eden virajlı yolları, sisin içine gömülmüş ev, loş iç mekânlar ve filmin soğuk renkleri gerçekten etkileyici. Hatta film, virajlı yollar sahnesiyle açıldığında bu bakım emeğinin döngüsel bir deneyim oluşuna bir gönderme mi acaba diye düşündüm. Erken sevinmişim. Kamera neredeyse her görüntüyü estetize ediyor, ağaçların arasından uzayan yol, evin çevresindeki karanlık, evin kendisi, Gül’ün yalnızlığı, hatta bedeninin yorgunluğu bile kompozisyon. Fakat bu görsel ısrarı görünce dayanamıyor ve soruyorum: Neden? Neden bu kadar güzel gösterilen bir dünyadayız? Gül’ün yalnızlığı manzaranın içinde daha da güzel görünmüyor mu? Hani zaten tam da yalnız kalınacak yer değil mi orası? Bu manzara onun sıkışmışlığını hissettirmek yerine filmin en güvenli sığınağı.
Hazar Ergüçlü’nün performansı üzerine konuşurken önce oyunculuk hakkındaki yerleşik övgü diline ilişkin söylemek istediklerim var. Son yıllarda bir oyuncunun rol için kilo alıp vermesi ya da makyajsız görünmesi neredeyse tek başına büyük bir oyunculuk kanıtı. Oysa bunlar karakterin görünümüne dair kararlar, oyunculuğun kendisi değiller.
Yerli diziler kadın karakterleri uzun zamandır tek tip bir güzelliğe indirgiyor. Bunun karşısında makyajsız yüz, yıpranmış kıyafet ya da dağılmış saç otomatik olarak gerçek, doğal ve derin sayılmamalı. Çünkü böyle bir durumda, kadın oyuncuya iki dar seçenek bırakılıyor: Kusursuz görünmek ya da görünüşü üzerinden acı çektiğini ispatlamak. Bu filmde maalesef ikincisi var diyeceğim, aslında sanırım ilki de var.
Mutter’de Hazar Ergüçlü’nün bedeninin her santimini neden ezberlediğimi düşündüm. Beyaz ve sık sık ıslak askılı bluzu, içinden görünen siyah sütyeni, kameranın bu görüntülere tekrar tekrar dönüşü Gül’ün iç dünyasına ne ekliyor? Sorun memenin, kanın görünmesi değil. Sorun, filmin seyredilecek görüntü üretmesi, filmin sonunda Gül’ün ne düşündüğünden daha iyi bildiğimiz bir şey var, Gül’ün bedeni.
Ergüçlü’nün iyi olduğu yer, Gül’ün bedenindeki tükenmişlikle beraber, bebeğe yaklaşırken duyduğu korkuyu ve bakım için hissettiği baskıyı aynı anda bize aktarabilmesi. Yine de filmin Gül’e verdiği iç dünyanın sınırlı olması, maalesef karakterin oyuncudan bağımsız olarak derinleşmesine engel oluyor.
Diyaloglar için de benzer bir sorun olduğunu düşünüyorum. Anlamı kapalı tutmak derinlik anlamına gelmez. Çok anlamlılık, birbirinden ayrılan yorumların aynı sahnenin içinde yaşayabilmesidir. Seyircinin, senaryonun açmadığı boşlukları kendi çabasıyla doldurması, aksi hikâye diliyle anlatılmıyorsa, anlam karmaşası yaratabilir. Mutter, şiirsel ve tekinsiz bir dil arıyor; ama aradığı dili bulamadığını düşünüyorum.
Filmi, Gül’ü doğum sonrası depresyonun temsili diye okumak bence kolaycı bir bakış olur. Çünkü doğum sonrası ruhsal zorlanma, bebeğine yabancılık hisseden her kadına yapıştırılacak bir etiket değil oysa Mutter’de bu güçlü bir çağrışım. Ama filmin asıl açmazı, anneliğin kutsallığına karşı çıktığını söylerken sonunda aslında o kutsallığa sığınması. Filmin resmi tanıtım yazısını ilk okuduğumda, anne ile çocuk arasındaki koşulsuz sevginin öne çıkarılmasının bu kez çocuk bakış açısından anlatılacağını düşünmüştüm. Koşulsuz sevgi, bir kadın için hangi noktada toplumsal bir zorunluluğa dönüşür? Gül’ün bebeğini koruması elbette dokunaklı, yine de onun bütün varlığını bu korumaya adaması, anneliğe dair eski ve tanıdık anlatıyı yeniden güçlendiriyor, iyi anne kendinden vazgeçer; ne kadar korkarsa korksun, ne kadar yalnız bırakılırsa bırakılsın, sevgisinden geri adım atmaz.
Anne, sevmek, yorulmak, pişman olmak, yardım istemek, kaçmak istemek, bakım vermek istememek, yeniden istemek ve yeniden istememek ve bütün bunları aynı gün içinde yaşayabilmek hakkına sahiptir. Annelik, kadının ahlâki yüceliğini ispat edeceği bir sınav da değildir.
Film eleştirilerinde ortak bir nokta vardı, bu filmin, Türkiye’deki korku sinemasının cin ve musallat hikâyelerinin dışına çıkması, bu elbette heyecan verici. Mutter bu alan için kıymetli bir imkân açabilirdi. Fakat bir filmin korku sineması adına cesur oluşu, filmi tek başına kurtarmaya yetmez. Canavar bebek imgesi, anneliğe yüklenen mitleri de parçalayabildiğinde gerçek bir sarsıntı yaratır. Bunun için filmin, eleştirdiği mitlerin taşıyıcısına dönüşmemesi gerekir.
Temsil önemli, görsel dil önemli ama bunları bir filmde taşıyan aslında filmin seyirciyle kurduğu bağ, filmin izleyicisine duygusal vaadi, filmin kendine özgü derdi. Bu filmde bence asıl sorun filmi neden izlediğimizin bir cevabı olmaması.
Eşeli’yi Eve Dönüş: Sarıkamış 1915 filminden beri tanıyıp takip ederim. O filmde görüntü yönetmeni Hayk Kirakosyan ile çok iyi bir iş başarmışlardı. Bu filmde de görüntü yönetmeni Özcan Karaköse ile çalışıyor. Mutter’deki sorun filmin harika görüntülerinin arkasındaki sorunun belirsizliği, o harika görüntülerin hizmet ettiği eril bakış ve filmin taşıyabildiğinden daha fazlasını vaat ediyor oluşu. Bir film, iyi çekilmiş olmanın ötesinde, seyirciye neden o hikâyenin içine girdiğini hissettiren bir duygusal merkez de ister, Mutter’de bu temelin eksik olduğunu düşünüyorum.








