Kahkaha değil, kıkırdama. Patriyarka kadınların yalnızca nerede duracağını değil; nasıl güleceğini, ne kadar yer kaplayacağını ve sesini ne kadar yükselteceğini de belirliyor. Peki kamusal alandaki neşeyi bir özgürlük meselesi olarak düşünürsek ne görürüz?

Yuko Hosaka

Özgürlüğü ilk kez nerede hissettiğimi düşündüğümde aklıma bir ev, bir oda ya da yalnız kaldığım bir an gelmiyor. Bir sokak geliyor.

8 Mart’ta kadınlarla birlikte yürüdüğüm sokaklar. LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nde bedenlerin birbirine değdiği; sloganların, kahkahaların ve müziğin birbirine karıştığı anlar. Normal bir günde çevreme bakmayı, arkamdaki ayak seslerini dinlemeyi, bedenimi ve sesimi ayarlamayı öğrendiğim sokakta o gün başka türlü yürüyordum. Sokak değişmemişti. Değişen, sokakla kurduğumuz ilişkiydi.

Belki de kamusal alandaki kadın neşesini düşünmeye buradan başlamak gerekiyor. Çünkü neşe yalnızca içeride gerçekleşen bir duygu değil; bedenin dünyayla kurduğu ilişkinin biçimlerinden biri. Kahkaha atmak, dans etmek, yüksek sesle konuşmak, bir parkta uzanmak, gece yürümek, arkadaşlarınla kaldırımın tamamına yayılmak: Bunların her biri aynı zamanda mekânsal eylemler.

Ve mekân hiçbir zaman nötr değil.

Sokak kimin?

Modern kentin sokakları, meydanları, ulaşım ağları ve parkları bize herkesin eşit biçimde kullanabileceği ortak alanlarmış gibi sunulur. Oysa bir toplumun sınıfsal, ırksal ve cinsiyetli örgütlenmesi mekânda maddileşir. Bir yere kimin kolayca girebildiği, kimin orada uzun süre kalabildiği, kimin görünmezleştiği ve kimin sürekli görünür hâle geldiği aynı değildir.

Patriyarka yalnızca evin içinde kurulmaz. Sokağın ritminde, bakışlarda, gündelik uyarılarda, güvenlik pratiklerinde ve bedenlerin birbirlerine verdikleri tepkilerde sürekli yeniden üretilir. Pek çok erkek gece yarısı eve yürürken çoğu zaman yalnızca bir yerden başka bir yere gider. Kadınlar içinse aynı yolculuk, güzergâh seçmekten kulaklığı çıkarmaya, arkasını kontrol etmekten karşı kaldırıma geçmeye kadar küçük güvenlik hesaplarıyla örülebilir. Elbette gece bütün erkeklere güvenli, bütün kadınlara da aynı ölçüde tehlikeli değildir. Irk, sınıf, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve hukuki statü, kimin sokakta tehdit olarak görüldüğünü, kiminse tehdit altında bırakıldığını değiştirir. Yine de kadınların önemli bir kısmı için kent haritasının üzerine başka bir harita çizilir: Kaçınılan sokaklar, hızla geçilen altgeçitler, gece kullanılmayan parklar, güvenli bulunan duraklar.

Bu harita belediyelerin şehir planlarında görünmez. Ama kadınların bedenlerinde kayıtlıdır.

Beden zamanla ne kadar açılacağını, nasıl oturacağını ve ne kadar yer kaplayacağını öğrenir; yapabileceklerinden önce sınırlarını tanır. Bu yüzden “Bacaklarını kapat”, “Düzgün otur”, “Çok gülme”, “O kadar yüksek sesle konuşma” birbirinden bağımsız terbiye cümleleri değildir. Tekrarlandıkça belirli bir kadınlık biçimini doğal ve kendiliğindenmiş gibi kurarlar. Bedene aynı şeyi öğretirler: Sınırını bil.

Bu sınır bazen bir sandalyenin genişliği, bazen sesin yüksekliği, bazen de gecenin hangi saatinde dışarıda olunabileceğidir.

Neşenin de bir terbiyesi var

Bu yazı için farklı ülkelerden, yaşlardan ve yaşam deneyimlerinden kadınlara kamusal alandaki neşelerini sordum. Nerede özgür hissettiklerini, kahkahalarını bastırıp bastırmadıklarını, güvenlik nedeniyle davranışlarını değiştirip değiştirmediklerini, kimsenin onları yargılamayacağını bilseler sokakta neyi farklı yapacaklarını merak ettim.

Cevaplarda tek bir “kadın deneyimi” yoktu. Zaten olmasını beklemek de yanlış olurdu.

Pakistan’da büyümüş ve on iki yıldır Zürih’te yaşayan Fatima, çocukluğunda dışarı çıktığında insanların bakışlarını sürekli üzerinde hissettiğini anlattı. Evden dupatta ya da burkayla çıkıyor, yalnız kalmamaya çalışıyor, yanında ailesinden birinin bulunmasına ihtiyaç duyuyordu. Bugünse gece tek başına dışarı çıkabilmenin onda güçlü bir özgürlük ve güvenlik duygusu yarattığını, burada yasaların kendisini koruduğunu hissettiğini söylüyor.

Zürih’te yaşayan 16 yaşındaki göçmen siyah  bir genç kadın içinse deneyim başka türlü kuruluyor. İnsanların bazen kişiliğinden önce ten rengini gördüğünü; hem genç bir kadın hem de beyaz olmayan biri olarak sesini ve davranışlarını kontrol etmeyi öğrendiğini söylüyor. “Çok yüksek sesle gülme”, “Bacaklarını kapatarak otur”, “Kibarca gül” gibi uyarıların yanında, beyazlar tarafından bir insan olarak kabul edilmek için başarılı olmak zorunda olduğu da kendisine öğretilmiş. “Normal” bir insan ya da “doğru” bir kadın olarak görülebilmek için bazı şeyleri yapması, bazılarından vazgeçmesi gerektiğini hissetmiş.

Tanja ise yıllardır feminist politik mücadele içinde olmasına rağmen bugün bile bedenini özgürce hareket ettiremediğini fark ettiğini anlattı. Başka kadınların bazı hareketlerini kimi zaman “fazla” bulduğunu, ardından kendisinin de bazen aynı biçimde hareket ettiğini düşünerek kendini denetlediğini söylüyordu. Zihninde hâlâ sakin, ölçülü ve zarif bir kadın idealinin yaşadığını görüyordu.

Bu anlatıları yan yana koyduğumuzda basit bir “orada baskı, burada özgürlük” hikâyesi kuramayız. Fatima’nın Zürih’te deneyimlediği güvenlik ve özgürlük gerçek; genç bir göçmen kadının aynı şehirde ırkçılık ve cinsiyetçilik nedeniyle hissettiği denetim de. Aynı sokak bütün kadınlara aynı biçimde açılmıyor.

Görüşmelerde tekrar karşıma çıkan şey ise başka bir ortaklıktı: Kadınların neşesi bütünüyle yasaklanmıyor, ona belirli bir biçim veriliyordu. Tanja bunu çok yalın anlattı: Kadınların kamusal alandaki neşesi vahşi, yüksek sesli ve taşkın olmamalıydı. Fazla yer kaplamamalıydı.

Ruth Haferkorn

Kahkaha değil, kıkırdama

Belki mesele tam da burada. Kadınların mutlu olması her zaman düzene karşı bir tehdit oluşturmaz. Hatta belirli kadınlık biçimleri mutluluğu zorunlu kılar: Mutlu eş, güler yüzlü anne, sevimli genç kadın, uyumlu çalışan. Sorun neşenin varlığından çok, onun makbul kadınlığın sınırlarını aşmasıdır. Kadından yalnızca mutlu olması değil, doğru şeylerden ve doğru biçimde mutlu olması beklenir. O hâlde feminist bir neşe siyaseti “Kadınlar daha çok gülsün” demekten ibaret olamaz.

Soru şudur: Hangi neşe, nerede ve kim için meşrudur?

Mekânın cinsiyetçiliğini yalnızca karanlık sokaklarda, kötü aydınlatılmış altgeçitlerde ya da güvenli olmayan ulaşım sistemlerinde ararsak önemli bir kısmını kaçırırız. Çünkü mekân duvarlardan ve kaldırımlardan ibaret değildir. Bakış da mekân kurar.

İzlenme ihtimali bedeni düzenler. Kimse bir şey söylemeden eteğini çekiştirmek, kahkahanın sesini düşürmek, oturuşunu değiştirmek, yalnız yürürken hızlanmak mümkündür. Denetimin etkili olabilmesi için her zaman doğrudan müdahaleye ihtiyacı yoktur. Bir süre sonra bakışı yanında taşırsın.

Kadınların başka kadınları uyarması da burada anlam kazanıyor. Fatima, çocukluğunda “Çok gülme”, “Düzgün davran”, “Dupattanı düzelt” uyarılarının çoğunu erkeklerden değil, ailesindeki kadınlardan duyduğunu anlatmıştı. Genç kadın ise bir kız çocuğu “doğru” davranmadığında bundan babanın değil, onu iyi yetiştiremediği düşünülen annenin sorumlu tutulduğuna dikkat çekiyordu.

Bunu kadınların baskının kaynağı olduğu şeklinde okumak kolay ama eksik olur. İktidar yalnızca dışarıdan dayatılan bir yasak gibi işlemez; gündelik alışkanlıkların, kaygıların ve koruma pratiklerinin içine de yerleşir. Bir anne kızına “Öyle gülme” dediğinde kimi zaman kendi öğrendiği hayatta kalma bilgisini aktarır: Böyle davranırsan daha az dikkat çeker, daha az hedef olursun. Koruma ile disiplin birbirine karışır. Bir kuşağın korkusu, sonraki kuşağın beden terbiyesine dönüşebilir.

Fakat normlar kusursuz biçimde tekrar edilmez. Tanja’nın başka bir kadının “fazla” bulduğu hareketinde kendi bedenini fark etmesi gibi, insan bazen taşıdığı bakışla karşılaşır. Bu karşılaşma tek başına özgürleşme değildir; ama doğal sandığımız kadınlık biçiminin öğrenilmiş ve değişebilir olduğunu gösterebilir.

Bu nedenle kamusal alanın feminist eleştirisi yalnızca “kadınların şehre erişimi” meselesi değildir. Kimin hangi koşullarda erişebildiğini ve eriştiği yerde nasıl var olabildiğini de sormak gerekir. Bir kadın için görünürlük özgürleşme anlamına gelirken başka biri için daha fazla denetlenmek anlamına gelebilir. Feminist mücadele, mevcut mekânda kadınlara biraz daha fazla yer açmakla yetinemez; mekânın nasıl kurulduğunu değiştirmeyi hedefler.

Ve belki neşe burada, beklenmedik biçimde politikleşir.

Sokağı başka türlü kurmak

8 Mart yürüyüşlerinde hissettiğim özgürlüğü düşündüğümde bunun yalnızca kalabalıkta güvende hissetmek olmadığını anlıyorum. Başka bir şey oluyordu: Gündelik hayatta bedenimi küçültmemi isteyen mekân, birkaç saatliğine genişliyordu. Sokakta yürümüyor, sokağı kullanmıyorduk yalnızca; onu başka türlü kuruyorduk. Sesimiz olması gerekenden yüksekti. Yolu kaplıyorduk. Dans ediyorduk. Birbirimize bakıyor, birbirimizi görüyor, tanımadığımız kadınlarla aynı sloganın içinde buluşuyorduk.

Onur Yürüyüşleri’nde de benzer bir şey hissettim: Normal zamanda hangi bedenlerin nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin sayısız kuralın bulunduğu sokakta bedenler yalnızca görünür olmuyor; kendi görünürlük biçimlerine kendileri karar veriyordu.

Belki feminist ve kuir yürüyüşlerin iktidar açısından bu kadar tahammül edilmez olmasının nedenlerinden biri de budur. Bir talebi dile getirmenin ötesinde şehrin olağan kullanımını kesintiye uğratırlar. Kimin yolu kapatabileceğini, kimin yüksek ses çıkarabileceğini, kimin bedenini saklamadan gösterebileceğini, kimin korkmadan kalabalık olabileceğini değiştirirler.

Çeperlere itilenlerin birbirine yaklaşması yalnızca dışlanmaya karşı bir savunma değildir; başka türlü ilişkilerin kurulabileceği bir açıklık da yaratabilir. Feminist politika bazen tam olarak bunu yapar: Bize verilmeyen yerde birbirimize yer açar.

Tanja’nın kendisini en özgür hissettiği yerler olarak Zürih’teki Streikhaus’u (Grev Evi) ve Frauenbadi’yi anması da bunu düşündürüyor. Streikhaus, feminist grev hareketi içinden doğan; kadınların ve kuirlerin buluştuğu, dayanışma ilişkileri kurduğu ve politik faaliyetler yürüttüğü kolektif bir mekân. Frauenbadi ise kadınların şehir merkezinde erkek bakışından görece uzak biçimde yüzebildiği ve vakit geçirebildiği bir alan. Özgürlük her zaman sınırların bütünüyle ortadan kalktığı yerde ortaya çıkmıyor; bazen kadınların bedenlerini erkeklerin arzusu ve denetimi etrafında düzenleyen bakıştan görece uzak, başka türlü kurulmuş mekânlarda mümkün hâle geliyor.

Mutlu olduğumuz için politik olmayız. Birlikte kurduğumuz ilişkiler, korkunun beden üzerindeki düzenini kısa bir süreliğine bozabildiğinde neşe ortaya çıkar. Kahkaha kıkırdamanın sınırını aştığında, beden kendisine ayrılan yerden taştığında, doğal ve kaçınılmaz görünen kadınlık hâlinin ritmi kesintiye uğrayabilir.

Ancak bu kesinti, neşeyi kendiliğinden bir direniş biçimi yapmaz. Kapitalizm onu hızla tüketilebilir bir deneyime, kentlerse “özgürlük” ve “çeşitlilik” vitrinlerine kolaylıkla dönüştürebilir. Neşenin politik imkânı, neşenin kendisinden çok, kimin nerede, hangi bedenle ve hangi koşullarda neşelenebildiği sorusunda belirir.

Fakat feminist bir neşe siyaseti kendi gölgesini de görmek zorunda. Sokakta kahkahanın sonuna kadar kalabilmeyi talep ettiğimizde, kahkaha atamayan kadını nereye koyuyoruz?

Bazı kadınlar neşelenmek istemez; bazıları neşelenemez. Yaslıdır, öfkelidir, depresyondadır ya da yalnızca sessiz kalmak ister. Özgürlük, “Gül artık, özgürsün” emrinden azade olmayı da içerir. Kamusal alan neşeli kadını olduğu kadar öfkeli, yaslı, donuk kadını; bir bankta oturup boşluğa bakan kadını da taşıyabilmelidir.

Belki talep ettiğimiz şey neşenin kendisi değil; neşelenme hakkı kadar neşelenmeme, coşmama, sokağa öfkeyle ya da sessizlikle çıkma hakkıdır. Feminist politika yalnızca şiddetten uzak bir hayat değil, bütün duyguların kendine yer bulabildiği yaşanabilir bir hayat talep ediyor.

Korkmadan yürüyebildiğimiz ama aynı zamanda oyalanabildiğimiz sokaklar. Bedenimizi korumakla meşgul olmadığımız parklar. Sesimizin yüksekliğini hesaplamadığımız meydanlar. Dans etmek için önce etrafımıza bakmadığımız geceler. Ama aynı zamanda sessizce oturabileceğimiz banklar, öfkeyle yürüyebileceğimiz kaldırımlar, yasımızı kimseye açıklamak zorunda kalmayacağımız köşeler.

Belki özgürlüğü yalnızca “gidebilmek” üzerinden değil, bir yerde nasıl kalabildiğimiz üzerinden de düşünmeliyiz. Çünkü bir mekâna gerçekten ait olmak, oradan kovulmamakla sınırlı değildir.

Bazen özgürlük, orada kahkahanın sonuna kadar kalabilmektir.

Bazen de özgürlük, kahkaha atmadan da orada kalabilmektir.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.