Birbirimize yaslanmayacaksak, kime yaslanacağız?

Lynne Segal

“Peki şimdi napcaz?” diye düşünürken yeniden “her şey mümkün” sözüne geri dönmek istiyorum. İktidarın ve sistemin krizlerinin hayatlarımıza yıktığı yüklerle tek tek baş etmeye çalışmak yerine, bunları birlikte konuşabileceğimiz ve birbirimize yaslanabileceğimiz alanların ihtiyacını artık çok daha fazla hissediyorum.

Serra Akcan

12 Eylül sabahı, tarihini de hatırlatır şekilde, umutsuz bir sabah oldu. Güne LGBTİ+ derneklerini ve sosyal medya hesaplarını hedef alan operasyon haberleriyle başladık. Telefonlara baktıkça ev baskınlarının, arkadaşlarımızın gözaltına alındığının haberlerini aldık. Artık olacak olanları öngörmekte zorlanıyoruz. Sanki başka türlü bir yaşamın imkânını anlatan “her şey mümkün” sözümüz, iktidarın elinde “her an her şey olabilir” tehdidine dönüşüyor. İnsanın “bi dakika, o bizim her şey mümkünümüzdü” diyesi geliyor. Bu sözü hayatlarımızın bize çizilen sınırlardan ibaret olmadığını, başka türlü ilişkiler, başka türlü örgütlenmeler, başka türlü bir yaşam kurabileceğimizi anlatmak için kullandık. Şimdi ise aynı söz iktidarın yaşamlarımıza yönelik müdahalesindeki sınırsızlığı anlatıyor sanki.

Hepimizin malumu, bu hal 12 Eylül 2026 sabahında başlamadı. Sanki uzun zamandır dipten gelen bir dalga içindeyiz. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, erkek şiddetinin pervasızlaşması, “Aile Yılı”, ardından “Aile 10 Yılı”, LGBTİ+ karşıtı mitingler, torba yasa tartışmaları, “müstehcenlik” ve “genel ahlak”ın giderek daha fazla hayatlarımıza musallat edilmesi, kayyumlar, Onur Haftası yasakları, erişim engelleri… O yüzden 12 Eylül’de iktidarın kullandığı dile aşinayız. “Aile”, “çocuk”, “ahlak”, “güvenlik”. Bu kelimelerin kadınların ve LGBTİ+’ların hayatlarında neye karşılık geldiğini uzun zamandır konuşuyoruz. Kadınların nasıl yaşayacağına, doğurup doğurmayacağına karar vermek isteyen, bakım yükünü kadınların omuzuna yükleyen siyasetle LGBTİ+’ların nasıl yaşayacağına, kimi seveceğine, nasıl örgütleneceğine karar vermek isteyen siyaset aynı yerden konuşuyor, siyasal iktidarın hetero patriyarkal siyaseti başka veçhelerle yaşamımızı kuşatıyor. Bu kuşatmanın görece sessizleştiği anlarda genel siyasetteki adaletsizlikler, hukuksuzluklar ve kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyoruz. Barışın olanaklarının iktidar tarafından tekelleştirilmesinden, kayyum siyasetine, seçim süreçlerinden işçi haklarının gaspına liste uzun…Bir yasa teklifini takip ederken kayyum geliyor, kayyumu tartışırken yeni bir operasyon başlıyor. Sürekli bir aciliyet içindeyiz, aciliyetin görece ortadan kalktığı durumlarda ise kişisel yaşamlarımızdaki aslında hiç de kişisel olmayan sorunlarımızla boğuşuyoruz; yoksulluk, geçim dertleri, bakım yükümlülükleri, erkek şiddeti vs…

İçinde bulunduğumuz an sanki yeni bir eşik. Sol Muhalefete yönelik HDK operasyonları, NATO operasyonlarıyla birlikte kimin, hangi ilişki ya da faaliyet üzerinden, hangi anda hedef olabileceğine dair sınırlar daha da silindi. Her şey “mümkün” hissiyatı uyandıran tesadüfilikten kastım, devlet müdahalesinin sınırlarını, neyi neye göre eylediğini bizim giderek daha az kestirebilmemiz. 12 Eylül operasyonlarında sanki bu eşik pekişti. Devlet mekanizmasının yetenekleri veya umursamazlığı ile açıklanamayacak şekilde bu durum; hangi ilişkinin, hangi toplantının, hangi eylemin ne zaman ve nasıl bir soruşturmanın parçası olabileceğini kestiremediğimiz genel bir tedirginlik halini hedefliyor.

Tüm bu atmosfere rağmen 12 Eylül sabahı aldığımız ilk haberlerle birbirimizi aramaya başladık. Kim nerede, kimden haber var, ne yapabiliriz? Birkaç saat içinde feminist ve kadın örgütlerinin açıklamaları peş peşe yayımlandı. Umutsuzluk, belirsizlik, tedirginlik geçmedi belki ama kendi yarattığımız dalganın da devindiğini gördük.

Üstelik ilk elde yapılan açıklamalarda dikkat çekici bir ortaklık vardı. “Aile”, “çocuk”, “ahlak” ve “güvenlik” adına kadınların ve LGBTİ+’ların hayatlarına yapılan müdahalelerin aynı heteropatriyarkal siyasetin parçaları olduğu açıkça ifade ediliyordu, “Müstehcenlik” ve “genel ahlak”ın bedenlerimize yönelik müdahaleyi aşarak bir araya gelme, birbirimizi bulma, örgütlenme ve ortak söz kurma imkânlarımıza da yöneldiği söyleniyordu. LGBTİ+ özgürlük mücadelesini feminist mücadelenin ayrılmaz parçası olarak tarif eden bu metinlerde saldırının hepimizin özgürlüğüne yönelik bir müdahale olduğundan şüphe yoktu.  Üstelik, söz konusu “ailede” güvende olmadığımız, erkek şiddetinin sürdüğü, devletin asıl bunun karşısında sorumlu olduğu söyleniyordu.[1]

Bu ortak bakışın, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışla görünür hale gelen sürekliliği var. Kadınlara yönelik şiddet, heteronormatif aile siyaseti ve LGBTİ+ düşmanlığını birlikte daha çok konuşmaya başladık. Ardından LGBTİ+ karşıtı mitinglerde, torba yasa tartışmalarında, Onur Haftası yasaklarında, aile politikalarında bu hat tekrar tekrar kuruldu. Bazen sokakta, bazen ortak bir açıklamada, eylemlerde. Bizim dip dalgamız da bu. Her saldırıda aciliyetle yola çıktığımız yerde önceki mücadelenin deneyimleri yenisine ekleniyor. Daha önce kurduğumuz sözlerden, ilişkilerden, yan yana gelişlerden bir şeyler kalıyor. Farklı şehirlerden, farklı örgütlenmelerden farklı zamanlardan kurduğumuz ilişkileri aniden canlandırıyor, birbirimizi yeniden bulabiliyoruz.

Siyasal iktidarın her üç anlamda da yani genel siyasete ilişkin müdahaleler, heteropatriyarkal sistem inşası ve geçim, bakım, şiddet gibi patriyarkayla, kapitalizmle, sistem kriziyle ilişkili sorunlarımız karşısında bizim yan yana gelişimiz ise çoğu zaman aciliyet anlarında ya da 8 Martlarda görünür hale geliyor. Bir operasyon oluyor, haberleşiyoruz, açıklama yapıyoruz, sokağa çıkıyoruz. Sonra yeniden kendi örgütlenmelerimize, kendi gündemlerimize, hayatlarımıza dönüyoruz. İçinde yaşadığımız siyasal sistemdeki değişikliği her ne olarak adlandırıyorsak adlandıralım sanki eyleyişimize yeniden bakmamız gereken bir momentte gibiyiz. LGBTİ+ ve Feminist hareket açısından tam olarak karşı karşıya olduğumuz şeyi, önümüzdeki süreçte neler yapabileceğimizi konuşmaya ihtiyacımız var.

Kendi adıma “Peki şimdi napcaz?” diye düşünürken yeniden “her şey mümkün” sözüne geri dönmek istiyorum. İktidarın ve sistemin krizlerinin hayatlarımıza yıktığı yüklerle tek tek baş etmeye çalışmak yerine, bunları birlikte konuşabileceğimiz ve birbirimize yaslanabileceğimiz alanların ihtiyacını artık çok daha fazla hissediyorum. Feminist ve LGBTİ+ hareketlerin gücü gündelik hayatı politik bir mesele haline getirebilmesindendi, bence hâlâ en büyük gücümüz biri burada.

Onun dışında yarattığımız dalganın debisini arttırmak, sabitlemek için belki saldırı olduğunda açtığımız iletişim kanallarını sürekli kılmayı konuşabiliriz.  Belki farklı şehirlerden bir araya gelebileceğimiz düzenli ortak buluşmalar örgütleyebiliriz. Belki kayyumla uğraşanlarla “müstehcenlik” tartışmasını takip edenlerin, Onur Haftası yasağına karşı örgütlenenlerle aile politikaları üzerine çalışanların daha çok karşılaşması gerekiyordur. Belki bilgimizi, duygularımızı deneyimlerimizi paylaşacağımız buluşmalara ihtiyacımız vardır. Belki başka şeyler. Belki şimdi daha ısrarla sormamız gereken soru şudur: Aciliyet anları dışında nasıl birlikte kalacağız?

İktidarın “her şey mümkün”ü “her an, herkesin başına her şey gelebilir” diye çalışıyor. Bizim “her şey mümkün”ümüz ise başka türlü bir hayatın, başka türlü ilişkilerin, henüz kurmadığımız örgütlenmelerin mümkün olduğunu hatırlatıyor. O zaman belki meselemiz, “her şey mümkün” sözünü yeniden kendi tarafımıza çekmektir. Üstelik bunun için güçlü bir zeminimiz var, her saldırıda yeniden canlanan ilişkilerimiz, ortak sözümüz, birbirimizi bulma becerimiz zaten dipten gelen dalganın varlığını gösteriyor. Şimdi belki yapmamız gereken, bu dalgayı yalnız aciliyet anlarında yükselen bir şeye bırakmamak. Birbirimizi kötü bir haber geldiğinde değil, aradaki zamanda da bulabilmek; birlikte düşünmenin, dayanışmanın, gündelik hayatı politikleştirmenin yollarını çoğaltmak. İktidarın “her şey mümkün”ünde bizi tedirginleştirdiği, yalnızlaştırmaya çalıştığı o hayatı yırtmak. Yan yana geldiğimiz yeri ısrarla genişletmek. Şimdi ihtiyacımız olan bizim mümkünümüzü saldırılar arasında canlı tutmanın yollarını bulmak.

Evet, pek tabi hala “her şey mümkün”!

[1] İlk elde gördüğüm açıklamalar şunlardı, bu açıklamalar sonrasında da pek çok kurum, operasyonlara karşı olduklarını açıkça dile getirdiler: 114 Kadın Örgütü, “Ne aile güvende ne de herhangi birimiz!” başlıklı ortak açıklama, https://www.instagram.com/p/DdPGaF5iLaN/;

Ankara Feminist Gece Yürüyüşü, https://www.instagram.com/p/DdOTEkViy9N/

Aralık Feminist Kolektif, https://www.instagram.com/p/DdOpjbwCDcE/;

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, https://www.instagram.com/p/DdO3zGKDJaP/;

İzmir Feminist Gece Yürüyüşü, https://www.instagram.com/p/DdQ8_tINDY6/;

İzmir Feminist Kolektif, https://www.instagram.com/p/DdOr_RvMlB9/;

Kadın Savunması, https://www.instagram.com/p/DdOcBZkiGCf/. Erişim tarihi: 14 Eylül 2026.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.