Bir alandaki eşitsizliği başka bir alana taşıyan, sürekli kendini yeniden üreten bir düzen var ve biz ise onu parçalayarak anlamaya çalışıyoruz. Kadın politikaları başka bir masada konuşuluyor. Gençlik politikaları başka bir masada. Ulaşım başka bir müdürlüğün konusu. İstihdam başka bir kurumun. Oysa genç bir kadın bütün bunları aynı gün, aynı bedende yaşıyor

Nan Goldin, Shelly on her sofa

Logo ışıklar altında parıldıyor. Farklı ülkelerin bayrakları, kâğıttan yapılmış birer dostluk sembolü gibi, her seferinde sahnelere simetrik yerleştirilmiş. Mikrofonlar titizce ayarlanmış, çeviri kulaklıkları kulaklarımıza sıkıca oturtulmuş. Elimize uzatılan küçük kartlar, sivil toplumun katılımcı ruhunu temsil ediyor. Buz kırıcılar, kaynaştırma oyunları, bilgi yarışmaları. Sürekli kameralar, yaka kartları. Kurumlarımız temsil ediliyor, fonlarımız teminat altına alınıyor, görünürlüğümüz artırılıyor. Sahne dikkatlice tasarlanmış. Temsiliyet simetrik. Fon veren memnun, proje yürütücüsü gergin ama heyecanlı. Hepimiz bu koreografide yerimizi almışız. Fotoğraflarda gülümseyemeyen, yerini tam olarak benimseyemeyen, hafifçe içe çökmüş, uyumsuz hisseden biri olarak çıkmayacağım. Politik mücadeleyle tiyatro arasındaki sınırda tuhaf bir gösteriye dönüşeceğim. Görünürlüğün meta, temsiliyetin zorunluluk, aidiyetin bir performans olduğu bir gösteri. Sanki salonda herkes, bizi temsil etmek üzere burada ama kimse bizim kim olduğumuza dair tek bir şey bilmiyormuş gibi.

“Toplumsal cinsiyet eşitliği”, bütün dosyaların ilk sayfalarında ama salondaki eşitsizlik görünmüyor. Kim konuşuyor? Kim sadece gülümsüyor? Kim hep çeviriden takip ediyor, kim hep espri yapma rahatlığına sahip? Birazdan buz kırıcı başlayacak. Sonra tanışma çemberi. Ardından grup fotoğrafı. Öğle yemeği. Atölye. Kahve arası. Bir panel daha. Kapanışta mutlaka birlikte bir fotoğraf daha. Bu sahneyi ezbere biliyorum. Son yedi yılda, farklı şehirlerde, farklı ülkelerde, birbirine şaşırtıcı derecede benzeyen onlarca toplantının içinde bulundum. Donörler değişti. Kurumlar değişti. Çalışılan hak alanları değişti. Ama toplantı salonlarının birbirine benzeme konusunda tuhaf bir ısrarı var. Sanki dünyanın neresine giderseniz gidin, sivil toplum aynı ışık altında, aynı sandalyelerde, aynı kelimelerle buluşuyor. “Verimli bir toplantı”, “güçlü iş birlikleri”, “birlikte öğreniyoruz”, “umutla devam ediyoruz” gibi cümlelerle boğuluyor insan. Sürekli seyahat etmekten, rapor yetiştirmekten ya da bir etkinlikten diğerine koşmaktan söz etmiyorum. Daha çok, aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmanın, aynı kavramları yeniden savunmanın ve bazen hiçbir ilerleme kaydedemiyormuşuz hissiyle yaşamaya çalışmanın sıkıcılığından bahsediyorum. Sanırım beni en çok rahatsız eden şey, politik mücadeleyle onu temsil etme biçimimiz arasındaki mesafenin giderek açılması. Hak ihlallerini konuşmak için bir araya geliyoruz. Eşitsizlikleri tartışıyoruz. Şiddeti, ayrımcılığı, yoksulluğu, savaşı konuşuyoruz. Fakat bütün bunları konuşurken kendimizi tuhaf bir gösterinin içinde buluyoruz. Sürekli kayıt altındayız. Sürekli görünür olmamız bekleniyor. Ne kadar çok fotoğraf, ne kadar çok paylaşım, ne kadar çok faaliyet görünür olursa, yaptığımız işin de o kadar görünür olacağına inanıyoruz. Görünürlük, neredeyse hak mücadelesinin ön koşullarından birine dönüşüyor. Fakat bu yazıda bundan söz etmeyeceğim. Bu metnin riski; indirgemeci ve tehlikeli olabilecek bir sivil toplum veya fon eleştirisinden ibaret kalması. Bu riskten korkarak yazıyorum. Sivil toplumun kendisini bütünüyle reddeden bir yerden yazmıyorum. Hayatımın önemli bir kısmını bu alanın içinde geçirdim. Bazı politik öğrenmelerimi bu alana borçluyum. Birlikte üretmenin ne demek olduğunu büyük ölçüde burada deneyimledim. Eğer bugün hâlâ umut dediğim bir şey varsa, onun azımsanmayacak bir kısmını da bu alana borçluyum. Tam da bu yüzden düşünmek istiyorum. Bir sivil toplum emekçisi olarak toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmak bugün gerçekten ne anlama geliyor? Bu sorunun cevabını raporlarda bulamadım. Faaliyet planlarında da bulamadım. Ne performans göstergelerinde ne de kapanış sunumlarında.  Yaptığımız işi nasıl anlatabiliriz? Faaliyetlerini sıralayarak mı? Kaç kişiye ulaştığını söyleyerek mi? Kaç toplantı yaptığını, kaç rapor hazırladığını, kaç belediyeyle çalıştığını anlatarak mı? Bunların hepsi elbette önemli. Çünkü sivil toplumda çalışıyoruz ve çoğu zaman yaptığımız işin görünür olmasının yolu sayılardan geçiyor. Kaç kişiye ulaştık? Kaç etkinlik yaptık? Kaç politika önerisi geliştirdik? Kaç genç dahil oldu? Fakat başka bir yerden başlamayı denemek istiyorum. Sanırım hiçbir proje yalnızca kendi faaliyetlerinden ibaret değil. Her proje biraz da gerçekleştiği dönemin hikayesi ve onu mümkün kılan ya da zorlaştıran siyasal iklimin ifadesi. İkinci sorum ise şu: Genç kadın çalışmak toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmalarının neresinde? Sivil toplumda genç kadınlara odaklanmak, yöntemsel olarak ne öğretiyor? Dahası, bu feminist bilgi üretiminin neresinde?

Geçtiğimiz bir yıl boyunca biz üç şehirde, Antalya’da, İzmir’de ve Diyarbakır’da 18-35 yaş arasındaki genç kadınlarla bir araya geldik. Onlarla kent üzerine konuştuk. Erkek şiddeti, istihdam, belediyeler ve eşitsizlik üzerine konuştuk. Ulaşım üzerine, kamusal alan ve hayat üzerine konuştuk. Tam da aynı yıl boyunca mevcut siyasal iklim bize başka şeyler anlatıyordu. 2025 yılı “Aile Yılı” ilan edildi, sonra aile on yılı geldi. Bu sembolik bir isimlendirme gibi görünse de aslında uzun zamandır adım adım örülen bir siyasal hattın yeni bir aşaması, patriyarkanın önümüze attığı yeni bir biçimdi. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı kamusal alandan sistematik biçimde çıkarılmaya çalışıldı. Kadınların nafaka hakkı yeniden tartışmaya açıldı. LGBTİ+lar doğrudan siyasetin hedef gösterdiği en önemli topluluklardan biri haline getirildi. Toplumsal cinsiyet çalışmaları ideolojik ilan edildi. Hak temelli çalışmalar giderek daha fazla savunma pozisyonuna itildi. Fonlar ya kesildi ya daraltıldı. Erkek şiddetine dair destek veren, hukuki müdahalede bulunan ve kadınlar, lubunyalar için son derece hayati olan kurumlar tonla zorluktan geçtiler, bazıları kapanma eşiğine geldi. Bu dönemde yerel yönetimler de büyük bir baskı altındaydı. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasını, gözaltıları, tutuklamaları izledik. Bazı belediyeler yalnızca hizmet üretmeye değil, var olmaya çalıştılar. Son bir senedir genç kadınların belediyelerle nasıl ilişki kurabileceğini düşünürken, belediyeler de kendi hareket alanlarını korumaya çalıştılar. Ve bütün bunlar yaşanırken kadınlar erkekler tarafından öldürülmeye devam etti. Her ay yeni bir haber geldi. Bazılarının isimlerini birkaç gün konuştuk. Sonra başka bir gündem geldi. Bazılarının dosyaları hâlâ kapanmadı. Bazılarının akıbetini hâlâ bilmiyoruz. Kadın cinayetleri, şüpheli kadın ölümleri, cezasızlık, erkek şiddeti, hepsiyle pek çok farklı cephede mücadele ettik. Bütün bunlar, farklı şehirlerde dinlediğim genç kadınların önemli bir gündemiydi. Farklı şehirlerde olmalarına rağmen kadın kurumları dışında herhangi bir yapıya, kuruma, mekanizmaya güven duymadıklarını ifade ederek cezasızlığa işaret ettiler.

Şunu fark ettim, bir projeye genç kadınlara toplumsal cinsiyet eşitliğini anlatmak için başlamak oldukça saçma ve burada hatalı bir düşünme pozisyonu var. Çünkü açık konuşmak gerekirse buna ihtiyaçları yok. Kadınlar eşitsizliği zaten biliyor. Sabah evden çıkarken biliyorlar. Otobüse binerken, işe girerken, üniversitede biliyorlar. Evlerine dönerken, aileleriyle pazarlık ederken, belediyeye gittiklerinde ya da sokakta biliyorlar. Sorun eşitsizliği fark etmemeleri değil. Sorun şu: onların bildiği ve her gün deneyimlediği şey ile kamunun bildiği şey arasında büyük bir mesafe var ve sanırım o mesafenin kendisinde bir durmak gerekiyor. Türkiye’de genç kadınlar üzerine çok konuşuyoruz. Ama genç kadınlarla çok daha az konuşuyoruz. Onlar adına politika üretiyoruz. Onlar adına ihtiyaç belirliyoruz. Onlar adına çözüm geliştiriyoruz. Ama çok nadiren onlara sorular soruyoruz. Genç kadın meselesi sivil alanın konusu mu? Tıpkı yaşlılığı konuşmak gibi, gençlik konuşmak da bakım yükü, emek ve daha pek çok katmanla beraber bizim için elzem mi? Feministler olarak kadınların tek tip bir deneyime sahip olmadığını sınıfın, etnisitenin, engelliliğin, göçmenliğin, cinselliğin, yaşın ve daha pek çok toplumsal ilişkinin kadınlık deneyimini dönüştürdüğünü söyleriz. Sokakta ya da kurumlarımızda feminist politika yaparken kadınların farklı toplumsal konumlarıyla ve üst üste binen deneyimleriyle patriyarka arasında bağ kurarak ilgileniriz. Gençlik, yaşlılık gibi kategorileri doğal, değişmez ya da homojen kategoriler olarak ele almayız. Toplumsal olarak kurulan, patriyarka tarafından şekillendirilen konumlar olarak kavrarız. Kimlerin “genç” sayıldığı, gençlerden ne beklendiği, hangi yaşta söz söylemeye, karar almaya, çalışmaya ya da aile kurmaya hazır kabul edildikleri tarihsel ve siyasal olarak belirleniyor. Başka bir ifadeyle yaş, biyolojik olduğu kadar toplumsal bir ilişki. Feminist hareket uzun yıllardır patriyarkanın kadınların bedenlerini, emeklerini ve yaşamlarını nasıl düzenlediğini tartışıyor. Benzer biçimde yaş da bir iktidar ilişkisi. Son yıllarda gelişen eleştirel yaş çalışmaları (critical age studies), çocukluk, gençlik ve yaşlılığın sadece biyolojik dönemler olmadığını ve belirli hakların, sorumlulukların, meşruiyetlerin ve dışlanma biçimlerinin dağıtıldığı siyasal kategoriler olduğunu gösteriyor. Nasıl ki yaşlı kadınlar görünmezleşme, yoksullaşma ve bakım yükü üzerinden özgül eşitsizlikler yaşıyorsa, genç kadınlar da yaş ve toplumsal cinsiyet rejimlerinin kesişiminde farklı biçimlerde güçsüzleştiriliyor. Dolayısıyla genç kadın meselesi yalnızca gençlerin sorunları olmayabilir. Bir yandan “daha çok zamanın var”, “önce biraz deneyim kazan”, “ileride söz alırsın” denilerek siyasal öznelikleri sürekli ertelenirken diğer yandan patriyarkanın bakım emeği, erken evlilik baskısı, güvencesiz çalışma, eğitimden kopuş, erkek şiddeti ve kamusal alan üzerindeki denetim mekanizmalarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Genç kadınların yaşadığı eşitsizlikler, yaşlarından ya da kadın olmalarından ayrı ayrı değil bu iki iktidar ilişkisinin birbirini güçlendirmesiyle ortaya çıkıyor. 2025 yılı TÜİK verilerine göre ne eğitimde ne istihdamda (NEET) bulunan gençlerin oranı %23,3. Ancak bu ortalama ciddi bir toplumsal cinsiyet farkını gizliyor. Çünkü genç erkeklerde NEET oranı %16,3 iken, genç kadınlarda bu oran %30,9’a yükseliyor. Başka bir ifadeyle yaklaşık her üç genç kadından biri ne eğitim sisteminin ne de ücretli istihdamın içinde. Benzer biçimde genç kadınların işgücüne katılım oranı genç erkeklerin oldukça gerisinde. İşsizlik oranları da genç kadınların istihdama erişimde çok daha kırılgan bir konumda olduğunu gösteriyor. Bu fark ekonomik olduğu kadar ücretsiz bakım emeği, aile içi yüklenen sorumluluklar, güvenli ulaşım eksikliği, toplumsal cinsiyet normları, yoksulluk ve erkek şiddeti ile ilgili. Hepsi genç kadınların eğitim ve çalışma yaşamına katılımını doğrudan şekillendiriyor.

Elbette bu veriler tek başına hakikati anlatmaz. Son yıllarda TÜİK’in veri üretim süreçlerine ve metodolojisine ilişkin önemli şerhlerimiz var. Feminizmimiz açısından resmi istatistikler hiçbir zaman yeterli değil, sayılar mutlaka saha araştırmaları, nitel çalışmalar ve genç kadınların kendi anlatılarıyla, deneyimleriyle birlikte okunmalı. Bununla beraber, sayısı fark etmeksizin, tek bir kadın bile patriyarkal tahakkümün içindeyse, bizim için bu mücadele konusu. Ancak resmi verilerin dahi bu ölçüde belirgin bir eşitsizliği göstermesi, genç kadınların karşı karşıya olduğu yapısal dışlanmayı görünür kılabilir. Genç kadınlar bugün çalışıyor, bakım veriyor, şiddete maruz kalıyor, üniversitelerden uzaklaştırılıyor, siyasetin dışında bırakılıyor, kamusal alanı erkeklerle eşit kullanamıyor ve bütün bunlara rağmen örgütleniyor, direniyor ve politika üretiyor. Dolayısıyla genç kadın meselesi, feminist politika açısından yeni bir kimlik kategorisi yaratmak olmuyor, patriyarkanın yaşamın farklı evrelerinde nasıl yeniden üretildiğini anlamaya yarıyor. Nasıl ki yaşlı kadınların yoksulluğu, yalnızlaşması veya bakım emeği feminist politikanın konusuysa genç kadınların eğitime, istihdama, siyasete ve kamusal yaşama eşit katılımı da aynı ölçüde feminist politikanın merkezinde yer alabilir. İkisinde de mesele, yaşın da tıpkı toplumsal cinsiyet gibi eşitsizlik üreten bir iktidar ilişkisi, yeni bir katman olduğunu kabul etmek ve patriyarkanın bu yaş rejimini genç kadınlar üzerinde nasıl işlediğini görünür kılmak. Gençlere yönelik pek çok proje var. Kadınlara yönelik de çok sayıda proje var. Ama “genç kadın” dediğimizde ortaya bambaşka bir politik özne çıkıyor. Ne yalnızca gençlik politikalarının içinde görünür oluyorlar ne de kadın politikalarının içinde yeterince yer bulabiliyorlar. Gençlik politikaları çoğu zaman cinsiyetsiz tasarlanıyor. Kadın politikaları ise çoğu zaman yaşsız. Bu iddialı cümleyi son bir yılı yeniden düşünerek kurdum. Geriye kalan şey hazırladığım belgelerden ya da yaptığımız faaliyetlerden çok, genç kadınlarla olan konuşmalardı. Sanırım beni en çok onlar değiştirdi çünkü bana toplumsal cinsiyet eşitliğinin bugün Türkiye’de neye dönüştüğünü anlatıyorlardı.

İlk zamanlar sürekli not alıyordum. Şiddet. İstihdam. Ulaşım. Barınma. Erkek şiddeti. Katılım. Belediyeler. Başlıklar çoğaldıkça çoğalıyordu. Sonra bir gün dönüp notlarıma baktığımda tuhaf bir şey gördüm. Genç kadınlar hiçbir zaman bu başlıklar halinde konuşmuyordu. Bu ayrımları yapan bendim. Bir genç kadın otobüsten söz ederken aslında erkek şiddetini anlatıyordu. Erkek şiddetini anlatırken işsizliği. İşsizliği anlatırken ailesini. Ailesini anlatırken bakım emeğini. Bakım emeğini anlatırken yoksulluğu. Bir cümlenin içinde kent vardı, ekonomi vardı, patriyarka vardı, belediye vardı. Bu deneyimlerin hiçbiri bizim raporlarda kurduğumuz kadar düzenli değildi. Belki de bu yüzden bir süre sonra “ihtiyaç analizi” ifadesi bana tuhaf gelmeye başladı. İhtiyaçlar birbirinden ayrılmıyordu ki. Bir genç kadının gece eve güvenle dönebilmesi ulaşım meselesiydi. Ama aynı zamanda erkek şiddeti meselesiydi. Aynı zamanda yerel yönetim meselesiydi. Aynı zamanda emek meselesiydi. Aynı zamanda demokrasi meselesiydi. Biz ise bunları farklı kurumların, farklı uzmanlık alanlarının ve farklı politika belgelerinin içine dağıtmaya gayret ediyorduk. Bir alandaki eşitsizliği başka bir alana taşıyan, sürekli kendini yeniden üreten bir düzen var ve biz ise onu parçalayarak anlamaya çalışıyoruz. Kadın politikaları başka bir masada konuşuluyor. Gençlik politikaları başka bir masada. Ulaşım başka bir müdürlüğün konusu. İstihdam başka bir kurumun. Oysa genç bir kadın bütün bunları aynı gün, aynı bedende yaşıyor.

Bir başka yanılgım da katılım üzerineydi. Uzun süre katılımı davet ve erişim meselesi sandım. İnsanları çağırırsak gelirler diye düşündüm. Sonra bunun ne kadar eksik bir düşünce olduğunu gördüm. Katılım çoğu zaman istek meselesi değildi. Örneğin açık bir çağrıya 280 kadın başvuruyordu fakat sadece 90’ı dahil olabiliyordu. Bu sayı benim için yalnızca nicel bir veri değil. Başka bir şeyi söylüyor. Genç kadınlar konuşacak alan arıyor, yargılanmadan konuşabilecekleri, deneyimlerinin küçümsenmeyeceği, “Abartıyorsun” denilmeyeceği, bilgilerinin değer göreceği alanlar arıyor. Fakat biz yalnızca yaklaşık 90 genç kadınla uzun soluklu çalışabiliyoruz. Çünkü bazıları sabah işe gidiyor, bazıları akşam üniversiteye yetişmeye çalışıyor, bazıları eve döndüğünde bakım emeği başlıyor, bazıları küçük kardeşine ya da yaşlı bir aile üyesine bakıyor. Çoğu ailesinden izin alamıyor, etkinliğin ortasında gelen bir telefonla çıkmak zorunda kalıyor. Bazıları yol parasını hesaplıyor. Bazıları akşam son otobüse yetişemeyeceği için gelemiyor. Bazıları ise yalnızca çok yorgun. Bu yorgunluğu ilk başta bireysel sandım. Sonra bunun da politik olduğunu gördüm. Kent tarafından üretilen bir yorgunluktu bu, ekonomi ve patriyarka tarafından üretilen. Bir süre sonra katılım üzerine konuşurken aslında zamandan söz ettiğimizi fark ettim. Hayır, zamandan da değil. Zamanın kime ait olduğundan. Genç kadınları yaptığımız etkinliklere dahil etmek çok zordu çünkü katılım zaman gerektiriyordu. Gelir, güvenli ulaşım, bakım yükünün paylaşılmasını gerektiriyordu. Bir insanın söylediği sözün bir şeyi değiştirebileceğine inanmasını gerektiriyordu. O yüzden artık “Genç kadınlar neden katılmıyor?” sorusu bana eksik geliyor. Belki de asıl soru şu: Biz bu faaliyetleri genç kadınların katılabileceği şekilde mi örgütlüyoruz?

Bir süre şu soruyu sormaya başladım. Acaba bütün bunlar yalnızca bu üç şehre mi ait? Başlangıçta şehirleri karşılaştırmaya çalışıyordum. Hangisinde genç kadınlar daha görünür? Hangisinde belediyeyle ilişki daha güçlü? Hangisinde katılım daha yüksek? Sonra bunun yanlış soru olduğunu fark ettim. Çünkü şehirler birbirine hiç benzemiyordu ama genç kadınların anlattıkları şaşırtıcı biçimde birbirine benziyordu. Antalya’da turizmin gölgesinde yaşayan genç kadınlar örneğin. Turizm çoğu zaman kalkınmanın hikâyesi olarak anlatılıyor. Oysa genç kadınlar mevsimlik işler, düşük ücretler, gece vardiyaları, taciz riski, sürekli değişen çalışma saatlerini anlattılar. Bir kadın çalışıyordu ama yine de yoksuldu. Çalışıyordu ama yine de kendisine ait zamanı yoktu. Çalışıyordu ama yine de kent üzerinde söz sahibi değildi. İzmir’de başka bir cümleyle karşılaştım: “Bize soruyorlar ama karar yine başkaları tarafından veriliyor.” Günlerce bu cümleyi düşündüm çünkü katılım, alınacak kararı değiştirebilmek de biraz. İnsan bazen saatlerce dinlenebilir ama yine de duyulmamış olabilir. O iki kelime arasındaki fark, demokrasiyle temsil arasındaki fark kadar büyük. Diyarbakır ise bambaşkaydı, toplumsal cinsiyet hiçbir zaman yalnızca toplumsal cinsiyet değildi. Genç kadınlar ulaşımı anlatırken güvenliği anlatıyordu. Güvenliği anlatırken kayyımı, kayyımı anlatırken yoksulluğu, yoksulluğu anlatırken çatışmayı, çatışmayı anlatırken aileyi. Belki de bu yüzden üç şehir bana üç farklı kent anlatmadı. Patriyarkayı anlattı.

Şimdiye kadar anlattıklarım zaten bilinen şeyler ya da kulağa oldukça planlı bir sivil toplum projesi gibi geliyor olabilir. Önce forumlar, sonra analizler, kapasite geliştirme atölyeleri, politika belgeleri, sunumlar, raporlar. Oysa hiçbir şey bu kadar doğrusal ilerlemiyor. Bazen haftalarca hazırlanıp son anda salon bulunamadığı oluyor. Bazen aylar öncesinden planlanan bir programı, değişen siyasal gündem nedeniyle yeniden tasarlamak zorunda kalıyorsun. Yerel yönetimlerle birlikte çalışırken, bazen birlikte plan yaptığımız insanların birkaç hafta sonra görevde olmadığını gördüm. Bir operasyonla, soruşturmayla ve hatta tek bir siyasi kararla her şeye baştan başlamak gerekiyor. Bütün bunların ortasında genç kadın katılımını konuşuyorduk. Bu başlı başına politik bir çelişkiydi. Bir başka zorluk ise çok daha görünmezdi. İnsan kaynağı. Bu metinde toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine düşünmeye çalışırken bile proje çıktılarını konuşuyorum. Ama bu çıktıların hiçbiri büyük ekiplerle üretilmiyor. Birden fazla şeye aynı anda yetişmeye çalışan bölünmüş insanlarla üretiliyor. Sürekli değişen gündemlere uyum sağlayan, organize eden, sosyal bataryası bitmiş olsa bile tek tek iletişim kuran, belge hazırlayan, görüşen, seyahat eden, aynı gün hem saha çalışanı, hem moderatör, hem kolaylaştırıcı, hem rapor yazarı, hem koordinatör olarak çalışan insanlarca üretiliyor. Ne kadar sağlıklı olabilir bir yandan?

Vivian Maier

Gün sonunda elimde başka bir bilgi var. Genç kadınların ihtiyaçlarını ayrıca konuşmak gerektiği bilgisi. Bunları yalnızca “güvenlik”, “istihdam” ya da “ulaşım” gibi başlıklarla konuşamayacağımız bilgisi. Sorunların kendisi kadar, sorunlara bakma biçimimizin de eşitsizlik ürettiği bilgisi. Projelerin bazen en büyük çıktısının bir rapor olmadığı, bir analiz olduğu bilgisi. Toplumsal cinsiyet eşitliğini çalışmanın bugün daha zor olduğu, daha esnek yollar bulmamız gerektiği ve dahası sadece sivil toplumun veya tek bir kurumun yapabileceği bir iş olmayacağı bilgisi. Bir de heveskâr bir “peki bundan sonra ne olacak?” sorusu. Doğrusu bu soruyu da biraz eksik buluyorum. Sanki bütün sorumluluk sivil toplumda ya da projelerdeymiş gibi soruluyor. Biz bundan sonra ne yapacağız? Projeler bitiyor, hibe süreleri doluyor, raporlar bitiyor, bütçeler kapanıyor. Kadınlar ertesi sabah hayatlarına kaldığı yerden devam ediyor. Burada sormamız gereken bazı sorular var.

Bu soruların ilki sivil toplum çalışanlarına. Projeler boyunca çok şey öğreniyoruz ama aynı zamanda kendi sınırlarımızı da görüyoruz. Acaba bazen genç kadınlar adına konuşmaya çok meyilli olduğumuzu, yani onlar için savunuculuk yapmaya, onlar için politika yapmaya, onlar adına talep oluşturmaya alışık olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Bunu düşünmek beni biraz durdurdu. Bir adım geri çekti ve şunu öğretti: alan açmak kontrolü biraz bırakmayı gerektiriyor. Süreçleri paylaşmayı, bilginin tek sahibi olmadığını kabul etmeyi gerektiriyor.

İkinci soru yerel yönetimlere. Belediyelerle çalışmak çok istikrarsız ve bir o kadar da insanı esnekleştiren bir deneyim ve bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda şunu da gördüm: toplumsal cinsiyet eşitliği hâlâ çoğu zaman tek bir müdürlüğün sorumluluğu gibi ele alınıyor. Gençlik politikaları başka yerde, kadın çalışmaları başka yerde, sosyal hizmetler başka yerde. Ulaşım başka, kültür başka yerde. Oysa genç kadınların hayatı böyle işlemiyor. Bütün bunlar aynı kişinin hayatında oluyor. Biz ise kurumlarımızı hâlâ birbirinden habersiz çalışan kutular halinde örgütlüyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliği bir birimin işi değil de bir belediyenin çalışma biçimine nasıl dönüşür?

Üçüncü soru sivil toplum kuruluşlarına. Biz gerçekten kimlerle çalışıyoruz? Ve daha önemlisi, kimlerle çalışamıyoruz? Ya imza formundaki eksik kutular, katılamayanlar? Bu sorunun cevabını kontenjan ya da bütçeyle açıklayamayız. Bizim yöntemlerimiz gerçekten en “kırılgan” olanlara ulaşabiliyor mu? Yoksa zaten ulaşabildiğimiz insanlarla mı çalışıyoruz? Katılım mekanizmalarımız gerçekten kapsayıcı mı? Yoksa katılabilecek durumda olan insanlara mı hitap ediyor? Bu sorular kolay değil. Ama bence sivil toplumun kendine dürüstçe sorması gereken sorular.

Ve son olarak… Bu soru biraz da donörlere, fon verenlere. Eğer bu destekler olmasaydı bugün burada konuştuğumuz pek çok şeyi yapamayacaktık. Ama belki tam da bu yüzden başka bir şeyi de söylemek gerekiyor. Kadınların dönüşümü doğrusal ilerlemiyor. Bir yılın sonunda yalnızca ölçülebilir çıktılar üretmiyoruz. Bazen güven üretiyoruz. Bazen ilişki kuruyoruz. Bazen insanlar ilk kez kendilerini ifade edebilecekleri bir alan buluyor. Bazen bir genç kadın ilk kez belediyeye gidiyor. Veya bir belediye çalışanı ilk kez genç bir kadını gerçekten dinliyor. Bunların hiçbirini Excel tablolarına tam olarak yazamıyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmalarını yalnızca performans göstergeleriyle değerlendiremeyiz. Eşitlik çok yavaş ilerleyen bir süreç.

Yazının başında “yaptığı işi nasıl anlatır insan?” diye sormuştum. Şimdi sanırım cevabım biraz değişti. Belki de yaptığımız işi yalnızca faaliyetleriyle anlatamayız. Bize öğrettikleriyle, eksikleriyle ve bizi dönüştürdüğü yerlerle anlatabiliriz. Bu bir yıl bana en çok genç kadınların deneyimlerinin bizim kurduğumuz kategorilere sığmadığını öğretti. Onlar hayatlarını hiçbir zaman sadece “ulaşım”, “istihdam”, “katılım” ya da “erişim” başlıkları altında yaşamıyorlar. Bunları birbirinden ayıran, politika belgelerine, faaliyet planlarına ve kurumların çalışma biçimlerine dönüştüren biziz. Patriyarka da böyle işlemiyor. Bir genç kadın aynı gün içinde ulaşımı, yoksulluğu, bakım emeğini, erkek şiddetini, güvencesiz çalışmayı ve siyasetten dışlanmayı aynı bedende yaşıyor. Belki de bu yüzden, genç kadınların ihtiyaçlarını tek tek sıralamaya çalıştığımız her an, onların deneyiminin bütünlüğünden biraz daha uzaklaşıyoruz. Sanırım bu yazıdan geriye benim için kalan en önemli soru da bu. Genç kadınlar adına konuşmaya, onlar için politika üretmeye, onlar için ihtiyaç tanımlamaya ne kadar alıştık? Peki onları gerçekten ne kadar dinliyoruz? Belki bundan sonra sormamız gereken soru, genç kadınların neye ihtiyaç duyduğu değil, onların zaten uzun zamandır bildiği, yaşadığı ve söylediği şeyi duymaya gerçekten hazır olup olmadığımız. Mesele yeni bilgiler üretmek değil, zaten üretilmiş olan bilgiyi ciddiye almayı öğrenmek.

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.