Medeni Haklarımızdan Vazgeçmiyoruz Kampanya Grubu, iktidarın “aileyi koruma” adı altında kadınların boşanma, nafaka, tazminat, velayet, miras ve soyadı gibi en temel haklarını hedef alan politikalarına karşı kapsamlı bir broşür hazırladı. Broşür, “boşanmaları hızlandıracağız” vaadiyle sunulan ancak gerçekte kadınları yoksulluğa ve şiddete mahkum eden olası düzenlemeler, yoksulluk nafakasına dair gerçekler, aile arabuluculuğu, eşit miras hakkı gibi pek çok başlığı ele alıyor.
MEDENİ HAKLARIMIZDAN VAZGEÇMİYORUZ
Kadınların boşanma, nafaka, miras gibi en temel hakları yıllardır giderek artan bir şekilde hedef alınıyor. Televizyonu her açtığımızda “aileyi nasıl koruruz” söylevleriyle karşılaşıyoruz. İktidar aileyi korumak için yasalar çıkaracağız diyor. Bu yasaların derdi kadın yoksulluğunu bitirmek değil. Kadınların düşük ücretle çalıştırılmasını önlemek değil. Kadın cinayetlerini, erkek şiddetini sonlandırmak değil.
Adalet Bakanı nafaka hakkını kaldırmaktan veya nafakaya süre sınırı getirmekten bahsediyor. Boşanma aşamasında kadınların haklarını koruyan, sosyal yaşamda kadınların eşitlik mücadelesinin teminatı Medeni Kanun’da değişiklikler yapılacağını ilan ediyor. Üstelik bu değişiklikleri kadınlar lehineymiş gibi pazarlıyor. Yeni düzenlemelerle boşanma davaları “hızlandırılacak”, aile arabuluculuğu sistemi getirilecek diyor. Yani önce kadınlar boşanmaktan vazgeçsin diye devlet eliyle sıkıştırılacak. Kararından dönmeyen kadınlar ise boşanabilseler bile nafaka, tazminat, çocuğun velayeti gibi boşanmanın metaneli konuları çözüme ulaşsın diye yıllarca mahkeme kapılarında haklarının peşinde koşmaya devam edecek.
İktidar, hane içinde, evlilikte, kamusal alanda erkekler imtiyazlarını korumaya devam etsin istiyor. Peki bu kadın düşmanı düzenlemelerle bize ne diyor?
- Ev içindeki görünmeyen emeğinizin karşılığını aramayın.
- Boşanırsanız, yıllarca ücretli bir işte çalışmanız engellense bile bunun hesabını sormayın, yoksulluğa düşerseniz de bu sizin sorununuz.
- Aman aile bütünlüğü bozulmasın, evlilikte maruz kaldığınız erkek şiddetini sineye çekin.
- Evlilikte edinilen mallar, çocukla ilişkinin tesisini erkeklerin şantaj olarak kullanması benim için sorun değil.
- Kocadan, babadan, erkeklerden bağımsız hayatlar kuramayın.
- Bu yüzden şiddeti sonlandırabilmemiz, haklarımızı talep edebilmemizin güvencesi haklarımızı hedef alıyor.
Haklarımızı gasp etmeyi hedefleyen bu aile odaklı politikalar, güvencesiz esnek çalışma ile kadınları hem ev içi angarya ve bakım yükünün temel sorumlusu hem de ucuz emek olarak kullanmayı hedefleyen ekonomi programıyla el ele ilerliyor: Kadınların kendi ayakları üzerinde durabilecekleri ekonomik ve sosyal güvenceden mahrum bırakılmaları, aileye bağımlı hale getirilmeleri amaçlanıyor.
2026 yılında hükümet “ailenin korunması ve güçlendirilmesine” yönelik politikalara 21 milyar 804 milyon 400 bin lira ayırıyor, “kadınların güçlendirilmesi” politikalarına düşen ise toplam bütçenin %0,04’ü, yani 7 milyar 997 milyon 891 bin TL. Özetle kadınlara ayrılan bütçe miktarı 67 kalem içerisinde 58. sırada.
Yani bu bütçede ev içindeki bakım yükümüzü hafifletecek, istihdama katılmamızı destekleyecek, insanca yaşayabileceğimiz bir ücret almamızı, emekli olabilmemizi, kamusal hayata eşit bir şekilde dahil olabilmemizi sağlayacak politikalar yok. Kreş yok. Şiddete maruz kaldığımızda destek alabileceğimiz birimlere, sığınaklara, ücretsiz veya düşük ücretli, sağlıklı barınmaya bütçe yok. Yoksullaşmayı ve erkek şiddetini önleyecek bir öngörü yok.
Kadınların refahına, cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına bütçe ayrılmadığı gibi, kadınları cinsiyet eşitsizliğine karşı koruyacak medeni haklarımız da saldırı altında. Bizler bu politikalara sessiz kalmıyoruz, haklarımızdan vazgeçmiyoruz.
Nafaka ve tazminat hakkı kadınların yoksullaşmasını önlemeyi amaçlar
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş göreve gelir gelmez yaptığı ilk açıklamasında kadınların nafaka hakkını hedefe koymuş, gasp edeceklerini ilan etmişti. Devletin nafakalara dair açıkladığı ne bir veri, ne bir araştırma var. Devletin tek dayanağı “nafaka mağduru babalar” gibi kadınlara düşman grupların yaydığı yalan yanlış bilgiler.
Peki nafaka hakkı nedir?
Yoksulluk nafakası boşandıktan sonra yoksulluğa düşen kadınların yaşamlarını yeniden kurabilmesinin unsurlarından biri. İştirak nafakası ise, çocuğun bakımının, eğitim, sağlık ve diğer temel ihtiyaçlarının karşılanması için babanın sorumluluğunun devam etmesini sağlayan bir hak.
Peki bu hak neden olmalı?
Kadınlar olarak hane içerisinde tüm işleri yaparken, ya çalışamıyor ya da “eve ek gelir” olarak görülerek düşük ücretli işlerde çalıştırılıyoruz. Evlilik içerisindeki güvencesizliğimiz boşanma aşamasında katlanıyor. Üstelik kadınların çalışmasını zorlaştıran, güvencesiz ve düşük ücretli işlerde tutan politikalar sürüyor; kadınlarda genel tanımlı işsizlik erkeklerden çok daha fazla ve giderek artıyor. Yani kadınlar gittikçe daha güvencesiz esnek işlerde çalışıyorlar ya da işgücünden tamamen çekildiler. 2025’in ilk 6 ayında ev işleri sebebiyle işgücüne girmeyen kadın sayısı 5.5 milyondu. Ücret eşitsizlikleri, belli bir yaştan sonra kadınların iş bulmasının daha da zorlaştırılması düşünülünce nafaka kadınlar açısından yalnızca bir gelir değil, yeniden şiddet sarmalına sürüklenmeden yaşamını sürdürebilmenin en temel güvencelerinden biri haline geliyor.
Nafakaya dair gerçekleri hatırlayalım. Kadın düşmanı “nafaka mağduru” gruplar tarafından; nafakanın süresiz olduğu, ödenmesinin güç olduğu, nafaka tutarlarının yüksek olduğu, 1 gün evli kalıp ömür boyu nafaka ödendiği ifade ediliyor. Halbuki nafaka, nafaka alan kişinin evlenmesi halinde kendiliğinden ortadan kalkar. Nafaka alan kişinin evlenmeden fiilen evli gibi yaşaması, yoksulluğun ortadan kalkması ya da nafaka ödeyen kişinin ödeme gücünün bulunmaması halinde de mahkeme kararıyla kalkar.
Üstelik mahkemelerin hükmettiği nafaka miktarları da kadınların boşanma sonrası yoksullaşmasını önleyemeyecek kadar düşük. Kadın Dayanışma Vakfı’nın araştırmasına göre 2024 yılında mahkemelerin hükmettiği yoksulluk nafakası ortalama 1.179,40 TL, eş için tedbir nafakası ortalama 1.150,00 TL, çocuk için iştirak nafakası ortalama 1.422,59 TL. Bu komik tutarlar, yargının erkeklerle el birliğiyle kadınların özgür ve bağımsız bir hayat kurma çabalarını yok saydığını gösteriyor. Bu kadar yaygara koparılan nafaka için dava dosyaları incelendiğinde yoksulluk nafakası miktarları odağa alındığında tutarların yüzde 36’sının en fazla aylık 500 TL, yüzde 69’unun en fazla aylık 1000 TL olduğu görülüyor. Nafaka mağduru “babalar”ın vermek istemedikleri nafaka, ağırlıklı olarak da çocuklar için talep ediliyor. Dosyaların yüzde 96’sında kadınlar aslında çocuk için iştirak nafakası talep ediyor. Nafaka çocuk için istense de çok cüzi miktarlarda olsa da erkekler hükmedilen nafakaları ödememek için bin takla atıyor.
Nafaka hakkımızdan vazgeçmiyoruz, boşanmaların ardından kadınların güvenceli bir yaşamı kurmasının olanaklarının artırılmasını da talep ediyoruz. Kadınların sömürülen ev içi emeğinin, bakım emeğinin, pek çoğunda maruz kalınan şiddetin bedeli olarak ölçülemeyecek olsa da yeni bir hayata başlarken ihtiyaç duyulan bir meblağ olarak erkeklerin ödemesi gereken nafaka ve tazminat hakkımıza sahip çıkıyoruz. Bu hakkın korunması ve kadınların istihdama eşit işe eşit ücret alabilecekleri şekilde katılımı için politikalar talep ediyoruz.
Boşanmaları hızlandıracağız derken hakları ortadan kaldıracak!
“Boşanma davalarını hızlandıracağız” söylemi, ilk bakışta kadınların taleplerine kulak veriliyormuş izlenimi yaratıyor. Ancak uygulamada bu durum, davaların bölünmesine ve sürecin parçalara ayrılmasına yol açacak. Böylece nafaka, velayet, mal paylaşımı gibi kadınlar açısından son derece önemli ve hayati konular erteleniyor ve ikinci plana atılıyor. Üstelik evliliğin bütününe ve bu süreçte kadının maruz kaldığı eşitsizliklere, şiddete veya ekonomik zorluklara bakılmaksızın verilen kararlar çoğu zaman kadınların aleyhine sonuçlanabilir.
Bugün pek çok kadın, boşanma sürecinde yıllarca süren davalar nedeniyle yoksulluk ve şiddet arasında sıkışıp kalıyor. Bu koşullarda “boşanma davalarının bölünerek hızlandırılması” vaadi, aslında kadınların yaşadığı sorunları çözmek yerine, onların haklarını daha da kısıtlayan bir düzenleme demek. Resmi olarak boşanmış olsa bile, yıllarca sürecek nafaka, tazminat ya da mal paylaşımı davaları, kadınların boşandıkları erkekler tarafından daha uzun süre baskı altında tutulması ve yeniden şiddete maruz kalma riskinin artması anlamına geliyor.
Boşanma davalarında “kusur ilkesi”nin kaldırılması ne demek?
Ayrıca davaları ayırmakla birlikte boşanma davalarında “kusur” ilkesinin kaldırılması planlanıyor. Medeni Kanun’a göre kusur maddi ve manevi tazminatı ve hatta boşanmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini belirleyen en önemli unsur. Boşanma davalarında evlilik içerisinde hangi tarafın daha kusurlu olduğu belirleniyor. Tazminata hükmedilebilmesi için bir tarafın daha az kusurlu olması gerekiyor. Eşit kusur durumunda dahi tazminata hükmedilmiyor. Hatta kadınların kusurlu bulunduğu durumlarda nafaka hakkından da faydalanması mümkün olmuyor.
Boşanma aşamasında erkeklerin ortaya konulan kusurları genelde fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel şiddet ve aldatma olurken kadınlara atfedilen kusurların pek çok kez ev içi emeğe, cinsiyetçi rollere dair olduğu görülüyor. Neticede kadınlar, kusurlu olduğunu ispatladıkları erkeklerden tazminat ve/veya nafaka alıyor. Ancak bakanın meclise geleceğinden bahsettiği yasal düzenlemede kusura dayalı boşanma sistemi ortadan kalkacağından kadınların nafaka ve tazminat taleplerinin mevcut kanuni dayanağı da ortadan kalkacak.
İktidarın bugüne kadarki çalışmalarından edindiğimiz izlenim, nafakanın yerine devletin karşılayacağı bir tür sosyal yardımın geçmesinin planlandığı. Boşanma davasına dayalı tazminatın ise tümden kaldırılması düşünülüyor. Önerilen ise genel hükümlere göre tazminat davası açılması ya da uğranılan zararlara yönelik tazminat taleplerinin yalnızca ev içi şiddetin “etkili bir şekilde kanıtlandığı” davalarla sınırlandırılması. Ancak boşanma davaları için tazminat hukukunun ayrıca düzenlenmiş olması birden çok sebeple önemli.
-Öncelikle genel hükümlere göre belirlenen tazminat boşanma davalarında belirlenen tazminattan çok daha düşük bir tutar oluyor. Çünkü evlilik, kadınların hayatının tümünü etkileyen, emeğini, ekonomik yatırımını, iş yaşamını/kariyerini, vaktini neye ayıracağını gibi sayısız durumu belirleyen bir ilişki olarak yaşanıyor. Dolayısıyla bu ilişki içerisinde yaşanan tazminata konu davranışların sonuçları da aynı boyutta oluyor. Evliliğin bitimindeki tazminat düzenlemesinin, herhangi iki kişi arasındaki tazminat gerektirir davranışla (misal bir erkeğin diğerine hakaret etmesi gibi) aynı hukuka tabii olması da benzer tazminat tutarlarına hükmedilmesi de adil değil.
-Diğer yandan boşanma davalarında tazminatın şiddetin “etkili bir şekilde kanıtlanması” şartına bağlanması, sanki tazminatlar delilsiz biçimde veriliyormuş gibi bir algı yaratarak gerçeği çarpıtıyor. Oysa mevcut hukuk sisteminde tazminata zaten ispatla hükmediliyor. “Etkili kanıt” vurgusunun öne çıkarılması, kamuoyunu yanıltma çabası olarak ve özellikle psikolojik, ekonomik veya dijital şiddet gibi fiziksel olmayan erkek şiddeti biçimlerini ve ev içi emek sömürüsünü görünmez kılarak erkek şiddetini meşrulaştıran bir işlev görüyor.
Boşanmalarda arabuluculuk istemiyoruz
Boşanmalara arabuluculuk getirmelerine pek çok gerekçe ifade ediliyor: boşanmaları hızlandırma iddiası, “çocuklar boşanma sürecinde örseleniyor” iddiası… Ancak Adalet Bakanı, aile arabuluculuğu dedikleri sistemin boşanma davasından vazgeçirmeye çalışacak bir müzakere masası olacağını itiraf etmişti. Boşanmaların aslında küçük sorunlardan, tartışmalardan, kızgınlıklardan kaynaklandığını söyleyerek, kadınların ev içinde yaşadığı ayrımcılık ve şiddeti görmezden gelmişti. Oysa bakan bu açıklamayı yaptığı gün, iki kadın evli oldukları erkekler tarafından öldürüldü.
Boşanmalarda arabuluculuk istemiyoruz çünkü…
-Aile arabuluculuğu, kadınların nafaka, tazminat, mal bölüşümü, velayet gibi haklarından vazgeçirilmeye çalışılacağı bir masa. Çünkü arabulucu masasında taraflar eşit değil. Kadınlar zaten hızla boşanabilmek için boşanmak istediği erkeklerin şantajına uğruyor, çocuğunun velayetiyle tehdit ediliyor, nafakadan vazgeçiyor.
-Boşanmalarda arabuluculuk kadınların şiddete mahkum edilmesidir, bir can güvenliği sorunudur. Kadınlar en çok evli oldukları erkekler ve boşanmak istedikleri erkekler tarafından öldürülüyorlar. 2024 kadına yönelik şiddet araştırmasına göre boşanan kadınların yüzde 62,1’i psikolojik, yüzde 42,5’i ekonomik, yüzde 41,5’i ise fiziksel şiddete maruz kalıyor.
-“Şiddet varsa arabuluculuk olmayacak” denilse de, kadınlar boşanma kararı alırken fizikselin yanı sıra psikolojik ve ekonomik pek çok farklı şiddet türüne maruz kalıyor. Boşanmaların yalnızca fiziksel şiddetten değil, diğer şiddet biçimlerinden de kaynaklandığı bilinen bir gerçekken, aile arabuluculuğu sürecinde fiziksel şiddet dışındaki şiddet türlerinin göz ardı edileceği açıkça görülüyor. Arabuluculuk sürecinde boşanmak istediği erkekle yüz yüze görüşmek zorunda kalacak kadınların şiddeti rahatlıkla ifade edemeyeceği de aşikar. Şimdi bile kadınlar boşanma davaları sürerken ellerinde uzaklaştırma kararlarıyla katlediliyorlar, kadınları şiddetten koruyacak mekanizmalar etkin çalıştırılmıyor.
Bakan boşanma davalarına arabuluculuk getirme planlarını, bunun boşanmaların hızlanması yönünden adeta mucizevi bir formülmüş gibi anlatıyor. Halbuki mevcut yasal düzenlemeler içerisinde taraflar boşanmanın sonuçları yönünden uzlaştıkları bir protokolle zaten hızlıca anlaşmalı boşanabiliyor. Avukatların düzenlediği ve mahkeme denetiminden geçen anlaşmalı boşanma protokolleri ile nafaka, tazminat, velayet konuları düzenlenebiliyor. Kaldı ki İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Kanun, şiddet içeren ilişkilerde arabuluculuğu açıkça yasaklamaktadır. Dolayısıyla bakanın önerdiği formül, boşanmayı hızlandırma açısından herhangi bir yenilik getirmemekle birlikte; erkeklerin işini kolaylaştırmayı amaçlıyor. Kadın istihdamının düşük, mal varlığı ve gelirlerinin sınırlı, kadın yoksulluğunun giderek arttığı koşullarda kadınları ise nafaka ve tazminat haklarından vazgeçirmeyi amaçlıyor.
Sorunun çözümü için yeni aile mahkemelerinin kurulması, duruşmaların daha sık yapılması, tanıkların tek oturumda dinlenmesi gibi uygulamalarla, kanunda değişiklik yapılmaksızın adımlar atılabilir. Kadınların hakları güvence altına alınmadan sürecin hızlandırılması ise kadınlar açısından ciddi hak kayıplarına neden olacak, boşanmayı kolaylaştırmak yerine daha da güçleştirecektir.
Eşit miras hakkımızdan vazgeçmiyoruz çünkü…
Hem fiili arabuluculuk uygulamaları hem de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ağustos ayında 90 bin camiden okunan hutbesi ile Medeni Kanun’la güvence altına alınan kadınların eşit miras hakkına saldırılıyor. Diyanetin hutbesi Anayasa’nın eşitlik ilkesini ve Medeni Kanun’un kadın ve erkek mirasçılar için getirdiği eşit paylaşım hükümlerini yok saydı. Kocaya, babaya, erkek kardeşe “gidin kadınların emeklerine el koyun, mallarını gasp edin, karşı geldiklerinde onlara şiddet uygulamaktan çekinmeyin” çağrısı da yaparak suç işliyor. Bu tutum, kadınların anayasal ve yasal haklarına doğrudan saldırı anlamına geliyor.
Eşit miras hakkı, kadınların ekonomik bağımsızlığının temellerinden biri. Kadınların mirastan mahrum bırakılması, onları erkeklere bağımlı hale getirir, şiddet ve yoksulluk riskinin önünü açar. Eşit miras hakkının olmadığı bir ülkede resmiyette bile cinsiyet eşitliğinden söz edilemez.
Soyadı dayatmasını kabul etmiyoruz!
Kadınların evlenince eşleri olan erkeklerin soyadını alması düzenlemesi hem cinsiyetçi bir kural hem de bu değişiklikler nedeniyle banka hesaplarından nüfuz cüzdanına, diplomaya, tapudan sağlık işlemlerine kadar pek çok alanda değişiklik yapma külfeti yüklemesi sebebiyle kadınların hayatını zorlaştıran bir düzenlemeydi. Bu sebeple, Medeni Kanun’da yer alan “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır” düzenlemesi (187. Maddesi), Anayasa Mahkemesi kararıyla cinsiyet eşitliğine aykırı bulunarak iptal edildi. İptal kararının ardından yasal düzenleme için verilen süre geçmesine rağmen karara uyumlu bir şekilde kadınların kendi soyadlarını kullanmasını sağlayacak bir düzenleme yapılmadı. İktidarın “aileyi ve çocukları koruma” gerekçesiyle kadınları kocalarının soyadlarını kullanmaya zorlayan düzenlemesi ise meclisten geçmedi.
Şu anda kadınların evlendiklerinde kocalarının soyadlarını almasını gerektiren bir hukuki düzenleme yok. Ancak kadınlar nüfus müdürlüklerinde yalnızca kendi soyadlarını kullanmak istediklerini beyan ettiklerinde başvuruları reddediliyor. Medeni Kanun’un Soyadı maddesinin kadın-erkek eşitliğine uygun şekilde düzenlemesini, kendi soyadımızı seçebilmek istiyoruz.
Ne yapacağız?
Yakın tarihimizden biliyoruz ki bu saldırılar püskürtülemez, karşı gelinemez değil. Çocuk istismarının evlilikle affından boşanmalarda arabuluculuğa, nafaka hakkının gaspına pek çok aile odaklı hukuki düzenleme kadınların ısrarlı ve istikrarlı mücadelesi ile engellendi. Şimdi de kadınların kazanılmış haklarına yapılan bu saldırılara karşı yan yana durmak, mücadele etmek bir zorunluluk. On yıllar süren mücadelemizle elde ettiğimiz kazanımlarımızdan, anayasal ve yasal haklarımızdan, eşit, özgür ve şiddetten uzak yaşama ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz.
Bu broşürü bir yanındaki kadın ile paylaşarak, tartışarak başlayabilirsin…
Medeni Haklarımızdan Vazgeçmiyoruz Kampanya Grubu








