Bugün bakım emeği görünür olmuş gibi duruyor; oysa görünür olan emek değil, emeğin estetikleştirilmiş çıktıları: Temiz mutfaklar, düzenli çocuk odaları, mutlu aile fotoğrafları, sağlıklı tarifler, fit bedenler… Bakımın sonucu sergileniyor; bakımın kendisi ise kadrajın dışında kalıyor.

Sun Bai

Sabah telefonumu elime alıyorum. İlk videoda bir anne, bebeği uyanmadan sporunu bitirmiş. İkinci videoda biri iki yaşındaki çocuğuna chia tohumlu pankek hazırlıyor. Sonraki paylaşımda bir başkası, doğumdan altı ay sonra eski kot pantolonuna yeniden girdiğini anlatıyor. Bir diğeri dışarıdan destek almadan her şeye yetiştiğini gururla anlatıyor. Aralarda kusursuz görünen çocuk odaları, düzenli mutfaklar, pedagojik oyuncaklar, kapsül gardıroplar, renk uyumlu beslenme kutuları…

Telefonu kapattığımda garip bir duygu kalıyor içimde. Bu kadınlara öfkelenmiyorum. Hatta çoğuna hayranlık bile duyuyorum. Ama bir yandan da şu sorudan kurtulamıyorum: Ne zaman çocuk büyütmek, kadınların görünmeyen bakım emeğini örgütlediği bir yaşam deneyimi olmaktan çıkıp sergilenmesi gereken bir performansa dönüştü?

Annelik artık yalnızca yaşanan bir “deneyim” değil; sürekli anlatılan, belgelenen ve dolaşıma sokulan bir performans. İlk bakışta bu görünürlük umut verici gelebilir. Çünkü uzun yıllar boyunca kadınların ev içinde üstlendiği bakım emeği kamusal alanda neredeyse hiç konuşulmadı. Çocuk büyütmek, evi çekip çevirmek, aile bireylerinin fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun devamını sağlayan en temel emeklerden biri olmasına rağmen “doğal kadınlık” kılıfı altında görünmez kılındı.

Bugün ise bakım ilk kez bu kadar çok göz önünde. Fakat belki de tam da bu yüzden başka bir görünmezlik biçimiyle karşı karşıyayız. Çünkü görünür olan bakımın kendisi değil; bakımın kusursuz sonucu.

Ancak burada belirleyici olan yalnızca annelerin neyi paylaştığı değil, dijital platformların neyi görünür kıldığı. Sosyal medya, bakım emeğini olduğu hâliyle görünür kılmıyor; görünür olmaya uygun olan bakım biçimlerini seçiyor. Algoritmalar uzun süren tekrarları, kesintiye uğramış uykuları ya da gün boyu süren koşturmacayı değil; tamamlanmış sonuçları ödüllendiriyor. Bir çocuğa aynı kitabı yirminci kez okumak içerik üretmiyor; düzenli bir çocuk kitaplığı üretiyor. Saatler süren öfke nöbetini sakinlikle karşılamaya çalışmak görünür olmuyor; birkaç saniyelik huzurlu aile görüntüsü görünür oluyor. Böylece platform ekonomisi bakım emeğinin kendisini değil, estetikleştirilebildiği ölçüde temsilini dolaşıma sokuyor.

Ama asıl dikkat çekici olan şu: Estetikleşemeyen ve belki de gerçek haliyle kalan annelik ise sosyal medyada kaçınılmaz bir linç mekanizmasıyla karşı karşıya kalıyor. Çocuğuna paketli gıda veren, ekran süresini uzatmak zorunda kalan, darmadağın bir evde tükenmişliğini saklamayan ya da öfkesini ve yorgunluğunu samimiyetle dile getiren kadınlar “yetersiz”, “bencil” veya “ihmalkâr” ilan edilerek yorum bombardımanıyla anında disipline edilmeye çalışılıyor. Dijital mecralar, kusursuz performans sergileyen anneleri ödüllendirirken; gerçekliğin pürüzlü, estetikten uzak ve yorucu yüzünü gösteren kadınları ahlaki bir linçle cezalandırıyor. Böylece kadınlar sadece kendi iç suçluluk duygularıyla değil, dijital kamunun kolektif yargılayıcı bakışıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Üstelik bu bakış yalnızca neyi eleştireceğini değil, neyi örnek ve arzu edilir bulacağını da durmaksızın yeniden üretiyor. Sosyal medyada dolaşan annelik imgelerine dikkatle bakınca ortak bir hikâye beliriyor: Doğumdan birkaç ay sonra eski bedenine kavuşmuş bir kadın. Ev düzenli, çocuk mutlu, beslenme kusursuz… Anne üretmeye devam ediyor; kariyerinden vazgeçmiyor, kendine zaman ayırıyor, sporunu aksatmıyor. Ve çoğu zaman bu tabloya sessizce eklenen bir alt metin var: “Üstelik bunu büyük ölçüde kendi başıma yaptım.”

Bu cümle yalnızca kişisel bir deneyimi anlatmıyor; bugünün annelik idealini tarif ediyor. Eskiden “iyi anne” olmak yeterliydi. Şimdi ise iyi anne olmanın yanında verimli, üretken, estetik, sağlıklı, bilgili, girişimci ve ilham verici olmak da bekleniyor.

Bu annelik modelinin önemli bir bileşeni de beden. Bir zamanlar annelik, kadın bedenini değiştiren ve iz bırakan doğal bir yaşam deneyimi olarak kabul edilirken; bugün bedenin doğum yapmış olduğunun mümkün olduğunca kısa sürede silinmesi bekleniyor. “Eski bedenine kavuşmak”, “kendini geri kazanmak” ya da “doğumdan eser kalmaması” neredeyse anneliğin başarısını ölçen göstergelere dönüşüyor. Böylece doğumun bedende bıraktığı izler değil, o izlerin ne kadar hızlı ortadan kaldırıldığı dolaşıma giriyor. Kadın bedeni annelikten sonra özgürleşmiyor; yalnızca yeni bir disiplin rejiminin içine yerleşiyor.

Feminist düşünce onlarca yıldır bakım emeğinin görünmezliğini tartışıyor. Silvia Federici, ev içi emeğin kapitalizmin görünmeyen altyapısı olduğunu söyler. Ücret almayan bu emek sayesinde insanlar ertesi gün yeniden çalışabilir, üretim devam eder. Ancak bu emek çoğu zaman “iş” olarak bile tanımlanmaz. Bugün bakım emeği görünür olmuş gibi duruyor; oysa görünür olan emek değil, emeğin estetikleştirilmiş çıktıları: Temiz mutfaklar, düzenli çocuk odaları, mutlu aile fotoğrafları, sağlıklı tarifler, fit bedenler… Bakımın sonucu sergileniyor; bakımın kendisi ise kadrajın dışında kalıyor.

Kimse gece üçte tekrar uyutulmaya çalışılan çocuğu görmüyor. Kimse bir annenin gün boyunca zihninde taşıdığı görünmez yapılacaklar listesini görmüyor. Kimse aynı anda hem çocuk doktorunun randevusunu, hem eksilen bebek bezini, hem akşam yemeğini, hem kreş çantasını, hem de iş toplantısını zihninde organize eden o bitmeyen planlama emeğini görmüyor. Bakım emeği, dijital vitrinlerin arkasında ikinci kez görünmez oluyor.

Tam da bu noktada, bu denklemin en çarpıcı eksiklerinden birini konuşmak gerekiyor: Babalar.

Bir babanın çocuğunun altını değiştirmesi ya da onunla parkta bir saat vakit geçirmesi “harika ve ilgili bir baba” olarak alkışlanması için yeterli iken, anneden kusursuz bir yönetim, derin bir pedagojik uzmanlık ve sonsuz bir sabır bekleniyor. Erkek “yardım eden” veya “eşlik eden” pozisyonunda kaldığı sürece, bakımın asıl zihinsel yükü ve organizasyonel sorumluluğu yine tamamen kadının omuzlarına yıkılıyor. Babalık patriyarka tarafından bir “jest” veya takdir toplayan bir “hobiymiş” gibi algılanırken, annelik ödenmesi gereken zorunlu bir borç olarak kurgulanmaya devam ediyor.

Sharon Hays, otuz yıl önce “yoğun annelik ideolojisi” kavramını ortaya attığında iyi anneliğin artık sonsuz zaman, sonsuz sabır, bilimsel bilgi ve neredeyse sınırsız fedakârlık gerektirdiğini söylüyordu. Bugün bu ideoloji yeni bir evreye geçti: Artık yalnızca yoğun annelik yetmiyor, yoğun anneliğin belgelenmesi de gerekiyor. Çocuğunla kaliteli zaman geçirmek kadar, bunu görünür kılmak da bir zorunluluk gibi sunuluyor. Hangi oyuncağı seçtiğin, hangi pedagogu takip ettiğin, hangi beslenme yöntemini benimsediğin… Hepsi görünürlük ekonomisinin birer parçası hâline geliyor.

Eleanor Davis

Üstelik bu görünürlük yalnızca yeni bir annelik ideali üretmiyor; aynı zamanda yeni bir pazar da yaratıyor. Bugün anneliğin neredeyse her aşaması satın alınabilir çözümlerle çevrili. Uyku danışmanları, ek gıda uzmanları, ebeveyn koçları, Montessori setleri, duyusal oyuncaklar, gelişim uygulamaları, çevrim içi eğitimler… İyi annelik artık yalnızca zaman ve emek değil, aynı zamanda sürekli tüketim de talep ediyor. Kapitalizm yalnızca bakım emeğinden değil, annelerin bakım konusundaki kaygılarından da değer üretiyor. Her yeni endişe, yeni bir ürünün ya da hizmetin pazarlanabileceği yeni bir alan yaratıyor.

Belki de en çarpıcı olanı, dışarıdan yardım almamanın bir başarı ölçütüne dönüşmüş olması. “Tek başıma yaptım” cümlesi neden bu kadar alkışlanıyor? Neden destek almak bir eksiklik gibi hissettiriliyor? Oysa tarih boyunca çocuk büyütmek kolektif bir faaliyetti. Büyükanneler, komşular, kardeşler, mahalleler… Bakım hiçbir zaman tek bir kadının omuzlarında taşınacak bir iş değildi.

Nancy Fraser bunu “bakım krizi” olarak tanımlar. Kapitalizm bakım emeğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyar ama bu emeği paylaşacak kamusal mekanizmaları (ücretsiz kreşler, ebeveyn izinleri vb.) kurmaktan sürekli kaçınır. Sonra da çözümü bireysel başarı hikâyelerinde arar.

Bu noktada bakım krizinin yalnızca kamusal hizmetlerin eksikliğiyle ilgili olmadığını da görmek gerekiyor. Neoliberal düzen, bakımın kolektif olarak örgütlenmesini güçlendirmek yerine onu bireysel çözümlere ve piyasa ilişkilerine havale ediyor. Kreşin yerini özel kreşler, kamusal desteğin yerini danışmanlık hizmetleri, toplumsal dayanışmanın yerini ise kişisel performans alıyor. Böylece bakım, ortak bir toplumsal sorumluluk olmaktan çıkıp her ailenin kendi imkânlarıyla çözmesi gereken özel bir meseleye dönüşüyor.

Ancak bu “tek başıma başardım” miti, arkasında ciddi bir sınıfsal körlük de barındırıyor. Ekranlarda izlediğimiz pürüzsüz annelik performansları, çoğunlukla kadrajın dışında bırakılan başka kadınların emeği sayesinde mümkün oluyor. Bakıcılar, ev işçileri, kreş çalışanları… Neoliberal sistem, ayrıcalıklı kadınların bakım yükünü daha güvencesiz ve düşük ücretli kadınlara devretmesini bir “özgürleşme” gibi sunarken; bakım emeğini sömüren o temel çarkı hiç değiştirmiyor. Böylece bir kadının kusursuz annelik performansı, bir başka kadının görünmeyen, güvencesiz emeği üzerine inşa ediliyor.

Burada influencer anneleri suçlamanın kolaycılığına düşmemek gerekiyor. Çünkü onlar bu düzenin kurucusu değil; aynı düzenin içinde görünür olmaya ve var kalmaya çalışan kadınlar. Yani sorun kadınların birbirini izlemesi değil; izlediğimiz ölçütlerin nereden geldiği. O kriterler; patriyarkanın kadınlardan beklediği sınırsız bakım emeğiyle, neoliberalizmin herkesten beklediği sınırsız performansın kesiştiği yerde üretiliyor. Belki de bu yüzden dijital çağın annesi yalnızca çocuğunu büyütmüyor, aynı zamanda kendi anneliğini durmadan kanıtlamak zorunda hissediyor.

Belki de artık sormamız gereken soru, sosyal medyada gördüğümüz annelerin gerçekten mutlu olup olmadığı değil.

Asıl soru şu: Neden mutlu bir annenin ancak yorulduğunu gizlediğinde inandırıcı bulunduğu? Neden yardım alan annenin değil, her şeyi tek başına üstlenen annenin alkışlandığı? Ve neden bakımın paylaşılması bir hak olmaktan çıkıp, tek başına yüklenilmesi bir başarı hikâyesine dönüşüyor?

Feminist politikanın vaadi hiçbir zaman kadınların “her şeyi tek başına başarabileceğini” söylemek olmadı. Asıl vaat şuydu: Bakım, hayatı mümkün kılan en temel emekse; onun yükü de, sorumluluğu da, görünürlüğü de yalnızca kadınlara ait olmamalı.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.