Motor kaslarımın önemini bir kez daha anlayınca onlarla işbirliğine giriştim iyice, dikmeye başladım. Rengarenk kumaşlar, iplikler, ortaya çıkan hediyeler, eski ve yeniyi ayırt edilemez hâle getiren dönüşümler. Yarım kalsa da güzel olanlar, tam olup bir şeye benzemeyenler ama ihtimalleri çoğaltmaya hep devam edenler.

Motor kaslar. Kaslarım. Varoluşun en vefalı formlarından biri oldukları kimin aklına gelirdi? Her gün yeterince tekrar hem su hem yiyecek hem de hava işlevi görüyor ve o harcadığınız küçük zamanlar, hatırı sayılır bir beceri olarak geri dönebiliyor. Mesela iki akor arasında daha kolay geçiş yapma, mesela vites değiştirme becerisi.
Ben gerekenin aksine, uzun yıllar onları üretken alanlarda esnetmek, güçlendirmek ve dikkatlice eğitmek yerine; fütursuzca sigara içtiğim, çoğunlukla uzun, upuzun sohbetlerde, bacağımı heyecanla sallamak ya da bardağımı hareket ettirmek üzere kullandığım, biraz yazıp çoğunlukla dağınık dikkatimi toplamaya çalışarak masa başında saatlerce kısıtladığım için bir noktada isyankâr seslerini de duymaya başladım. Yani bu kadar vefakâr, cefakâr, sadık varoluş formlarını bile küstürmeyi başardım. Oysa biraz tempolu koşsaydım (hadi en azından günde 30 dk yürüseydim bari), sabah kahvaltımı atlamasaydım hiç, suyuma organik limonlar sıksaydım…O her şeye yetişen, her daim ışıldayan, kendinin ve çevresindekilerin bakım sorumluluğunu tek başına sırtlayan kusursuz kadın imajına uyabilseydim.
Ama “ben” sadece ben değildim ki. Kaslarım da yalnızca benim kontrolümde değildi. Sigara içmeyi mesela, ben -hür irademle- seçmedim, resmen buna mecbur kaldım. Sigaraya başlamam ve devam ettirmem bazı toplumsal güçlerin planının bir parçası olarak tıkır tıkır işledi. Yani benim kendime dair şüphelerim, özgüvensizliğim, cesaretsizliğim falan sigaranın çok işine geldi. Kendimi başkalarıyla kıyaslayarak hep mağlup çıkmayı becerdiğim o zihinsel savaşlara bayılıyordu sigara. Parasızlığım, borçlarım, “ya yanlış bir şey yapıp da bu işi geri dönülmez biçimde batırırsam” korkularımdan ona gün doğuyordu. Sabahları aç karınla içilen kahve, o ve günün ilk mobbingi sessizce buluşuyordu. Bir kadın çalışan olarak her krizi tatlılıkla çözmem, her işe görünmez bir emekle kendimi adamam beklendikçe omuz kaslarım daha da sertleşiyordu. Bu -kişisel- meseleler, sınıfın alt tabakalarına sis gibi yayılan bir geleceksizlik kaygısıyla birleşince ben sigaranın sağladığı kısa dopamin ataklarını ve uzun nefes aralıklarını yıllarca çantamda taşımak durumunda kaldım işte.
Peki başka… Mesela içimdeki (önemli) bir kas, hastalanmaya meyilli varlığıyla çocukluğumdan beri başıma iş çıkarıp duruyordu. Orada da suç benim diye düşünüyordum hemen, minicik bir varoluş ayazında hemen öksürmeye başlayan genlerimde. Kaygı nefesimi tıkıyordu, görüşümü bulanıklaştırıyordu, gerçekti, gözle görülüyordu ama yine de inkar edilebiliyordu. “Çocuk dediğin unutur, geçer, uzatmayın”. Ben de iç kası susturmaya başladım böylece. Makbul bir kız çocuğu olmanın altın kuralıydı itaat etmek. “Sus, dur, tuhaf tuhaf şeyler yapma herkesin içinde. Ne kasılıp duruyorsun olur olmadık yerlerde. Otur, şükret!” Ben büyüdükçe o tedirginleşti, sessizleşti, benden hızlı yaşlandı. Çoğu zaman öylece hareketsiz duruyordu (bu daha güvenli diyordu sorunca). En sonunda para kazanmayı ve hatta bir miktar artırmayı (vaay!) başarınca gittiğim terapi biraz da fizik tedaviye benziyordu işte bu yüzden.
Fizik tedaviye kötü denemezdi. İç kasımın ayağa kalkmasına izin veriyordum o kısıtlı zamanlarda (bazen). Konuşabilirsin şimdi diyordum ona (ama çok ileri gidemezdi, hem istemiyordu da zaten). Anlattığı şeylerden bazıları beni utandırıyordu. Beni suçluyor gibi hissediyordum, ben de kendimi suçluyordum çoğu şey için ve bir kısır döngüde kalıyorduk. Sadece bazen, küçük anlarda güvenle titreşiyorduk ve bazı şeyleri fark edebiliyorduk o zaman. Mesela, eski ve dayanıksız binalarda oturup depremden korkmak bizim tuhaflığımız değildi. Ya da alanında duayen kallavi hocaları, genç bir kadın olarak yaptıklarının yapacaklarının teminatı olduğuna ikna etmeye çalışmak insanın (iç kasın) ödünü patlatabilirdi. Erkeklerin dünyasının içinde kendime yer açmaya çalışırken her gün biraz daha gerilmesinin sebebi de, kamusal alandaki rüştümü ispatlamak için durmadan harcamam gereken o çabaydı işte. Küçükken kıyaslanmaya alışmış biri, bu alışkanlığı sonsuzca sürdürebilirdi, hatta bu yüzden acı da çekmesi bile bunu değiştiremezdi. Başarının eril köşelerine çarpıp durabilirdi ve böylece daha az hareket etmeye başlayıp, daha çok oturabilirdi (bildiğiniz gibi bu kaslara hiç de iyi gelmez).
Bir süre sonra terapi ücreti maaşımın önüne geçti (satın alma gücünün azalması gibi teknik bir mesele ile kamusal olmayan sağlık hizmetlerinin hüzünlü bir karışımıdır bu). İç kası hareketlendirmek için bazı bildiğim yollara başvurdum ben de. Aşk bazen bu işe yarıyormuş gibi hissettirirdi. Fakat bazı temel sorunlar da vardı. Çoğu zaman karşılıklı olarak hiçbir kas uyumlanamıyordu, ya birbirimizi değiştirmeye çalışıyorduk, ya özensizdik ya da tümden acımasız. Duyguları takip etme, anlama, dönüştürme gibi, bir ilişki için hayati olan işlerin sadece ve kolayca bana (bir kadına) kalması da hiç yardımcı olmuyordu. En hafif tabiriyle hayal kırıklığıydı bu denemeler. Bu duygularla ne yapacağımı bilemediğimi anlayınca, sigarayı parmakların arasına alıp ateşlemeye alışkın motor kaslarım “uf yine mi” diyerek devam ettiler bildikleri sıkıcı göreve.
Kaslarım senelerdir aynı şeyleri yapmaktan iyice bıkmışlardı artık, küskünlükleri sürüyordu belli ki ama çaresiz kalınca yine de onlara sordum: “Şu benim iç kasın fizik tedavisi için bir reçete yazsanız?” Vefalı olduklarını söylemiştim; diretmediler, yazdılar. Bir: Dostluklar. İşe yaradı. Ataerkinin gri ve acımasız aynalarına inat, beni zannettiğimden daha güzel gösteren rengarenk aynalar oldu dostlarım. Paniklediğimde sakinleştirdiler. Yanıldığımda gülüp geçebildiler. Bazı günler sessizce dinlediler, mecbur olmasalar da desteklediler. “Saçmaladın” yerine “olur öyle” dediler (sonra dilime takıldı mı bu benim: “olur öyle, olur öyle”). Bazı günlerse, “inadına isyan, inadına özgürlük” diye tempolu davetlerle ayağa kaldırmaya çalıştılar (hadi canım oturmaya mı geldik). Bunların hepsi iyi geldi bana. Bilirsiniz ki özgürce hareket etmek tüm kasların talep ettiği bir şeydir.
Dostluklar (devam). Hayvanlardan yana bahtım açıktı. Karşılaşmalarımız genelde yüzümü güldürdü. Bazı anlarda gördüğüm en güvenilir yüzler oldular, farklı bir türle hakiki bir ilişki geliştirebildiğimi fark ettirdiler, düzenli gurur anları yaşadım (ne güzel dostun var ya, helal olsun kız sana). Buradaki en büyük sorun, insanların onlara sürekli zarar verdiği gerçeğini iyice dayanılmaz bulmam oldu. İnsan, diğer tüm canlılardan daha üstün olduğuna tamamen inandı artık. Türdaşlarımın gittikçe artan şiddeti iç kasımı felçlerle sarstı. Neyse ki oyuncu kulakları ve dikkatli patileri ile onu istikrarlı biçimde çözebilenler de vardı yakınımda.
Motor kaslarımın önemini bir kez daha anlayınca onlarla işbirliğine giriştim iyice, dikmeye başladım. Rengarenk kumaşlar, iplikler, ortaya çıkan hediyeler, eski ve yeniyi ayırt edilemez hâle getiren dönüşümler. Yarım kalsa da güzel olanlar, tam olup bir şeye benzemeyenler ama ihtimalleri çoğaltmaya hep devam edenler. Ellerime dikkatle baktığım (bana mı ait bunlar) ve onları mahçup bir gururla izlediğim anlar ve “bunu gerçekten yapıyor musunuz siz şimdi” kıpırdanmaları. Diktim. Ama sabırla evcilleşmek için değil; parçaları kendi istediğim gibi bir araya getirmek, kadınlara biçilen o eski ödevi bir oyun alanına dönüştürmek için. Ve bir enstrümanı kendi meşrebimce, mükemmel olmak gerekmeden çalmanın verdiği cesaret eklendi buna (tabii o cesareti verenleri de anmak gerekir). Hayatın katı rutinlerine karşı, sırf canım istedi diye, kendi ritmimle var olabilmenin o ince başkaldırısı.
Tüm bunlarla iç içe geçen kelimeler bir de. Okumayı söktüğüm andan itibaren bazen başımı döndüren, bazen kafamı karıştıran ama en çok heyecanlandıran, iç kasımın utangaçlığına aldırmadan onu dansa kaldırıp duran yoldaşlarım. Bir araya geldiğimizde, sakinleştirici de oldular, devrimci de. Hüzün de yaşattılar, coşkulu sevinçler de. Sigara içmemin sebebi de oldular (bazen söylediklerini anlamak kolay değildi), onun yasını tutarken beni oyalayan şey de. İşe gitmek, düzgün görünmek, kriz çıkarmamak, üretken olmaktan ibaret bir sağlığın işine gelmeyecek sorulara teşvik ettiler beni. Onlara -büyük ölçüde- güveniyorum artık.
İşte bu güven yüzünden…Artık kaslarımızın terbiyesini değil de, özgürlüğünü konuşacağımız bir blog[1] kurmaya sizi davet ediyorum kız kardeşlerim! Bu yazıyla sizi kendi mütevazı sağlık ayaklanmalarınızı anlatmaya çağırıyorum. Burada o, bedenimizi -neredeyse- bizden iyi bilen sağlıklı yaşam önerileri, tekdüze nefesler, mutlaka organik olması gereken ama çevremizde hiç de kolay bulunamayan sebzeler, şipşak ilaçlar, takviyeler, iç bayıcı, atlayınca bizi pişmanlık sarmalına sürükleyen rutinler, normaller, istatistikler, ölçüler hiç ama hiç mecburi değil. Burada, kaslarımıza, “sorun sende değil, seni senden (ç)alan toplumda!” demek var. “Hadi oturup durma, utanma, korkma, şimdiye kadar taşıdıkların için teşekkür ederim, elimizdeki imkânlar neydi bizim, hatırlayalım ve anlatmayı deneyelim” demek var. Hadi deneyelim.
Ekrandaki imleç titreşiyordu. Kız kardeşlerime söyleyeceklerim belki bitmiş değildi ama bu hâliyle bile denemeye değerdi. “Yayınla” tuşuna bastım.
[1] “Mütevazı Sağlık Ayaklanmaları” isimli blog fikri bu deneme-öykü’nün kurgusu içinde ortaya çıktı. Yani henüz hayata geçmedi ama “E hadi!” diyenler olursa canlanabilir de. Neden olmasın?








