Manipülatif bir şiddetin dört hali: Bir deneyimden alıntılar

1
6006

O gün, ona “Neden iki yıl beklediniz?” diye sormuştum. Nezaketle cevaplasa da yıllar sonra kendi deneyimimle anlayabilmiştim nedenini.

Henüz bir lisans öğrencisi iken Ankara-İstanbul arasında Anadolu Ekpresi’nin restoranında benden neredeyse 20 yaş büyük bir kadın, masadaki boş sandalyeyi işaret edip oturmak için izin istemişti. O zamanlar trenlerin restoranları belki de bir daha hiç karşılaşmayacağımız bu tanışmalar nedeniyle başka bir evren gibi gelirdi bana. Sanki herkes yükünü vagonların birinde valizlerinin yanına bırakıp öyle tarihsiz ve yüksüz girerdi içeri: Kirpikler mi yoksa sözcükler mi daha ağırlaşırdı ilerleyen saatlerde bilemezdim ama sanki herkesin vakıf olduğu ve uyduğu bir hukuk dolaşırdı ortalıkta: Masa ve muhabbet hukuku. Kadın oturur oturmaz, kendine bir votka söyleyip “Bir şey ister misin?” der gibi gülümsemişti bana. Elimdeki bira bardağını ona doğru kaldırıp tok gülümsemesini karşılayarak teşekkür etmiştim. Birbirimize nereye, neden gittiğimiz, ne yapmakta olduğumuz gibi külçe ağırlığındaki hayat sorularını sorup geçtikten sonra varacağımız istasyona kadar sohbet etmiştik. Kadın, o sabah partnerine uzun bir veda mektubu yazıp çıkmıştı evden. “Geri dönmemek üzere!” diyordu. Bu yolculuğa çıkmak için iki yıl beklediğini söylemişti. Öncesi, manipülatif bir şiddete, korkutmaya, sindirmeye dayalı bir ilişkiye, gözlerinin önünde vuku bulan, kelimenin en yaygın anlamıyla, bir aldatma hikayesinin eşlik etmesiydi.

Bir süredir bu hikâyenin tüm pusuyla aklımda, tıpkı bir alacaklı gibi peşimde olması tesadüf değil. Bu satırları yazdığım günlerde, gelecek günlerini bavuluna sıkıştırıp yola çıkan o kadınla hemen hemen aynı yaşta ve benzer bir hikâyedeyim. O gün, ona “Neden iki yıl beklediniz?” diye sormuştum. Nezaketle cevaplasa da yıllar sonra kendi deneyimimle anlayabilmiştim nedenini.

Paylaşılan deneyimlerden ve kadınların hikayelerinden öğrendiklerimden aldığım cesaretle ancak yapabiliyorum. Zarifçe ve eksiksiz döşenmiş bir gündelik şiddeti tanımak, müdahil olmak hakikaten uzun zaman alıyormuş. Hele de tüm bu incelikli şiddet dünyayı insandan, kadından, doğadan yana değiştirme iddiasında olan, kadınlara erkekliklere karşı kendilerini savunma kılavuzları, broşürleri dağıtan, her türlü tacize, şiddete alert görünen birilerinden geliyorsa! Hele de ‘aşk’ ile temellendirilmişse! Bu şiddeti anlamanız zaman alır! Anladığınıza ikna olmanız ondan daha da çok zaman alır! Müdahil olmaya kalktığınızda posanız çoktan çıkmış olduğundan ancak profesyonel bir destekle yapabilirsiniz bunu. Cephanesi bol bir savaşta tüm yaraları almış, sizden eser kalmamıştır çünkü. Terapistim ilk gittiğim günkü halimi ağır kanamalı bir hastaya benzettiğini söylemişti çok sonra. Aldığım nefesi geri bırakırken çıkardığım istemsiz iç çekişlerin sesini masanın diğer tarafından duyarmış.

Velhasıl uzun metrajlı bir şiddetin neye tekabül ettiğini anlamam, eğriyi doğruyu ayırmam, birbirine dolaşmış onca duyguyu ayıklamam, kendimle arama mesafe koymam ve tekrar ayağa kalkmam, yürümem, tuttuğum nefesi bırakmam zaman aldı. Tüm bunlara, bir de ülkedeki alt-üst oluşlar, dışlanmalar, kovulmalar ve beni sınır ötesinde yakalayıp çocuğumla arama giren KHK’lar eşlik etti. Kadınlar olmasa elbet sağ çıkamazdım buradan…

En sonki tehdidi ile biten zorunlu iletişimimden bu yana iki buçuk, ilişkiyi tam olarak sonlandırdığımdan beri de üç yıldan fazla oldu. Kendi kusurlarını hatta kelimenin en hukuki anlamıyla, manipülasyonla, suçlarını bastırmak için yabancı bir ülkede, ilişkimizin bitmesinin üzerinden onca zaman geçmişken beni korkutmaya, sindirmeye çalışması, üstelik bunu kendisinin özür dilemesi gereken zorunlu bir görüşmede, yine suçunu bastırmak için yapmış olması bunca yıl uğradığım şiddetin geldiği son noktaydı.

Kendi yaptıklarını kamufle etmek için başvurduğu hileler, yalanlar ve stratejilerden korkmuyorum artık. Tüm bunlara doğrudan şahit olan ortak-yakın çevreye hiçbir şey anlatmama gerek kalmadı. Yalanları, tuzakları, hileleri, karalamaları buralardan çok uzaktakiler, ne olduğunu yalnızca onun tarafından bilenler, zerre kadar ne yaşandığından haberi olmayanlar nezdinde belki bir yer bulabilir. Buna şaşırmam da: Dost canlısı görünümüne, dayanışma metinleri yazıp örgütlemekte ilk sırada koşan retoriğine kim karşı koyabilir. Nihayetinde ben de bu retoriğe kapılmamış mıydım? İçeride uyguladığı şiddete bakmadan benim de içinde olduğum kişilerin hakkı-hukuku adına sosyal medyadan yetkililere açık mektup yazan birinden bahsediyorum. Yine de az buçuk hukukum olmuş olanlardan, en azından yaşadığım şehre yaptıkları ziyaretlerin birinde, onca yolu, sınırı aşıp gelmişken bir hâl hatır sormalarını beklerdim. Hiç değilse KHK’li, kadın, yalnız anne olan bir meslektaşları olarak beklerdim bunu.

İsimsiz ve kimsesiz yazıyorum bu yüzden. Aldığım nefesin beni tutuklaştırmasına müsaade edemem artık. Kendimi güvende hissedecek koşullarda değilim. Biliyorum ki daha fazla zarar göreceğim. Topluiğne ucuna kılıçla karşılık veren birinden bahsediyorum. Kamuoyu önünde nezaket ve diplomasi, arkasında ise her an saldırıya hazır birinden. Sonrasında hep yaptığı üzere demir yumruk gibi önüne bakıp hayatına devam edebilecek çünkü. Yeşil kırlarda kitap okurken, meyhanelerde kadeh kaldırırken çektiği selfileri paylaşmaktan, politik pozisyonunu gösterime sokmaktan imtina etmeyecek.

Tekrar ayağa kalkıp insan içine çıkabilmişken, kendimi yeniden üretmişken buradan geri düşmek istemiyorum. Şiddetin bu türü karşısında hem fail hem de mağdur için bir kurtuluş mümkün mü? diye de sormak istiyorum. Fail erkek, her şeyi halının altına süpürüp, yoluna gürleye gürleye devam ederken kadının payına yılları alan bir iyileşme/me süreci düşüyor. Fail erkek vakit kaybetmeden ‘kutsal aile’ birliğinde kendini emniyete alırken, terapistin yolunu tutan çoğunlukla kadınlar oluyor.

Kutsal-aile tüm delillerin üzerine por-çöz döküp kiri pası temizler mi?

Altı şiddet artığı dolu bir halı üzerinde ne kadar süre kesintisiz yürünebilir?

Bir arkadaşım, “AKP’den demokrasi beklemişsin” diye kısaca özetlemişti durumu. AKP’ye şaşırmadık elbet. Fakat dosta, yoldaşa, sevgiliye şaşırılır. Diliniz kurur, nutkunuz tutulur, tahayyülünüz toslar, kendinizden bildiğinizden şüpheye düşersiniz. Göğsünüze kayalar çarpar, kalıcı hasar alırsınız. Aldığınız hasar size kalır. Uykuda zehirlenmiş, arkadan vurulmuş da şans eseri ölmediğiniz için görmek zorunda kalmışsınızdır faili çünkü. Adına ne derseniz; sistematik itham, hakaret, tehdit, aldatma, yalan, korkutma ya da manipülatif şiddet…! Sizler de biliyorsunuz ki sorumluları mağdurlardan da kamuoyundan da en azından bir özürle yükümlüdürler!

***

Göğe-çıkma, sersemleme, yere-çakılma ve ayılma diye dört aşamada tariflemek istiyorum bu süreci/deneyimi; hafifletilmiş, filtrelenmiş bir alıntı olarak. Benzer deneyimler yaşayanların yalnız olmadıklarını, kurtuluşun mümkün olduğunu paylaşabilmek için!

Göğe-çıkma: Aşk’a aşık, kırılgan ve de duygusal olarak toysanız en ideal adaysınızdır. Yaşam enerjiniz, olduğunuz yeri güzelleştiren zenginliğinizle, kendini sizinle tamamlamak ve bütünlemek ister. Her davranışıyla; oturması, kalkması, konuşması, fikirleri, giyimi ile incedir, kibardır, zarafet doludur başlangıçta. Çiçeklerden, renklerden, kedilerden, şiirden ve inceliklerden konuşur. Huzur, sakinlik, dinginlik için gelmiştir size. Sanki hiç âşık olmamış gibi hipnoz olur, onun huzursuzluğuna çare olacağınızı sanırsınız. Nihayetinde ‘Huzur’ adını takmıştır size. Sevgililik adına bu isme nail olmaya çalışırsınız! Bunu öyle incelikli, hesaplı yapar ki hem bu masalsılığa şaşırır hem de bulutların üzerinde koşuya çıkmaktan kendinizi alamazsınız. Nihayetinde o ‘yüce aşk’ gelip kapınızı bir kez daha çalmıştır. Sunduğu sayısız görüntü, ani sürprizler, tam isabet iltifat ve sohbetlerle başınız öyle hızla döner ki görüş gücünüzü kaybedip yere çakılmak an meselesidir.

Ansızın ortadan kaybolur. Sizi kendisine kilitledikten sonra nasıl olur birden kafası karışır. Düşünmekte, sorgulamaktadır. Esasında, sizin tarafınızdan ikna edilmeyi beklemektedir ki sorumluluk sizde kalsın. Telefonlara ve mesajlara kısa ve kaçamak cevaplar verir. Karşılaştığınızda dünyanın bütün yükü/işi üzerindeymiş gibidir. Uzaklaştığınız an hipnoz edici başka bir hamle ile çıkar karşınıza. Ancak vakit bulabildiğine ikna olursunuz. Ertesi gün uçak uçuracakmışcasına meşguldür hep çünkü. Bu yüzdendir o kaçamak, kısa cevaplar. Öyle üzülürsünüz ki, varlığınızı varlığına armağan edip, “Ne yapsam da yükünü hafifletsem” diye düşünmeye başlar, kadın-anne olarak onunkinden onlarca kat fazla olan yükünüzü ve sorumluluklarınızı bir bir ötelemeye başlarsınız. Onu samimi, yoğun ve içten buluyorsunuzdur çünkü.

Gün geçtikçe önemli olanın, kendini sergilemek ve kendisi için sevmek olduğuna dair emareler fark etseniz de öylesine uyuşmuşsunuzdur ki, içinde olduğunuz durumu tam olarak algılayamıyorsunuzdur. Hali hazırda masanın dört bir köşesi onunla ilgili bitmek tükenmek bilmeyen mevzularla öylesine kalabalıklaşmıştır ki, siz ve hayatınız kıyısından, ucundan yer tutmaya çalışsa da pat diye aşağıyı boylarsanız. Öylesine seslidir ki masa, kendi sesinize sağır olursunuz. “Hele şu mevzu da bir çözülsün, bu da bir geçsin,” diye diye her durumdaki öncelikli sorunları ve huzursuzlukları ile tüm evreniniz işgal altına girer. Bir türlü sonu gelmez bu kalabalığın ve gürültünün. Size ve hayatınıza hiç sıra gelmez.

Gündelik hayatını, kendinizi adayarak, gücünüzün sınırlarını da zorlayarak kolaylaştırmaya çalışır, sonsuz huzursuzluklarını ve şikayetlerini dinler, çözüm bulmaya çalışırsınız. Ola ki bir an onun belirlediği sınırı geçip onca huzursuzluk ve şikâyete, “Hep boş tarafından bakıyorsun, biraz da dolu tarafından bak istersen” gibi bir cümle kurmaya görün; neye uğradığınızı şaşırır, ansızın hiçbir şeyden anlamayan, onca kitabı boşuna okumuş, onca filmi boşuna izlemiş biri oluverirsiniz. Bu tarz durumlar öyle sıklıkla yaşanır, faturası öyle yüklü olur ki, artık her cümleyi on kere düşünerek, olası tepkilerini hesaba katarak, ne demek istediğinizi en az bir paragrafla açıklayarak konuşmaya başlarsınız. Bu sefer de hep açıklama yaptığınız için zayıf, güvensiz biri olmuşsunuzdur. Açıklama yapmanız sorundur bu sefer de. Gün gelir, saçınız düz iken kıvırcık, kıvırcık iken de düz olduğu için kusurlusunuzdur. Yüreğiniz bir tepinme yeridir artık…!

Sersemleme: Yumuşak ve sert, sıcak ve soğuk duygu iniş çıkışları arasında gidip gelirsiniz. Sert rüzgârlarıyla sizi alır, oradan oraya savurup mecalsiz bırakır, sersemletir. Taleplerinin yapılabilirliğine bakmadan, o daha dile getirmeden istediği yönde davranmanızı bekler. Ola ki düşünememiş olun, büyük bir insanlık suçu işlemişçesine onca sitemle baş başa kalırsınız. Örneğin, sanki karşı dairede oturuyorsunuz da ondan başka da hiçbir meşguliyetiniz olamazmış gibi yanına gitmediğiniz için öyle bir sitem eder ki bir tren, iki uçak transferiyle üstelik hiç ama hiç de güvenli olmayan bir biçimde akşama yanında olursunuz. Yine yetmez…!

Diğer yandan sizin de kendi masanız yüzüne bakamadığınız, ötelediğiniz meselelerle çoktan dolup taşmıştır. Veresiye veren bir bakkal gibi elde avuçta olanı, gücünüzü, dermanınızı, yüreğinizi, zamanınızı tüketmişsinizdir. Aşırı, aralıksız tıklanmaktan donan bir bilgisayar ekranı gibi tekrar çalışabilmek için bir süre kapanmanız gerekmektedir. Durmak, kendinizi yeniden üretmek, kendi dağınıklığınızı toparlamak, çocuğunuz gibi acil sorunlarınızla ilgilenmek, masayı eski haline getirmek ve biraz dinlenmek için, biraz durmasını, değilse de mesafe istersiniz. Öylesine bir nesne gibi sadece durmaya ya da bilgisayar belleği gibi verilere ve girdilere, gürültüye ve şiddete, ona, kendinizi kapatmaya ihtiyacınız vardır.

Bunun için el vermek yerine, eski döngünün raydan çıkmış olması karşısında panikler, tahayyül ötesi kurgular ve şüphelerle kontrolün, takibin ve şiddetin dozunu arttırır. Güya her şeyi tamir edecektir, ama yine bir dakika kendine ara verip neye ihtiyacınız olduğunu göremez. Ansızın sakinleşir, yumuşar tüm bu yıkıntı için uzun özürler diler, olağanüstü jestler yapar. Tam ikna olacakken aniden başka bir şiddet vuku bulur ve ortalıkta ne var ne yok dağılır. Sizi tekrar ikna etmek için bir gün göklere çıkarır, beklentisi istediği ölçüde karşılanmayınca da ertesi gün yere çarpar. Örneğin, size tekrar sosyal medya arkadaşlığı gönderir. Tereddüt edip anında kabul etmediğiniz için, istediği olmadığında kapı pencere tekmeleyen bir çocuk gibi, büyük bir itham savurarak geri çeker arkadaşlığını. Tereddüdünüzün nedeni bu mevzudaki başka bir şiddettir oysa, bunu da hiç anlamaz! Varsa yoksa kendidir. Çok öncesinde, sudan bir bahane ile, sizi sosyal medya arkadaşlığından atmıştır. Kamuoyu önünde ve sosyal medyada bir ilişkiniz olup olmadığı hakkında herkesin kafası bulanıktır. Duruma göre ilişkiniz vardır, duruma göre de yoktur. Olağanüstü koşullarda; kendinizi, güvenliğinizi de tehlikeye atıp yanında olmuşsunuzdur ama sosyal medya ve kamuoyu önünde reçel kavanozları hakketmiştir teşekkürü. Sizin emareniz bile yoktur hikâyenin bir köşesinde. Cebindeki tüm parayı o sırada yoldan geçen bir çiçekçiden aldığı tek bir güle verip, eş-dost masasında, herkesin gözü önünde evlenme teklif edip, “Yarın bana taşın, artık ayrılmayalım, ne olur” iknalarının üzerinden iki gün geçmeden, başka hesaplar devreye girdiği için, “Bunu biraz daha düşünelim istersen” ile başlayan, her gün dozu artan bir şiddete maruz kalmışsınızdır ama yine de hakkınız yoktur tereddüt etmeye.

Bir sitem size bin ahh’la geri döner. Güçlükle, enine boyuna düşünülerek yapılmış, haklı bir sitemin sonunda ve her durumda masadan suçlu ve kusurlu kalkan siz olursunuz. Ani saldırılar ve ithamlar karşısında dilinizi yutmamak, kelimenin tam anlamıyla sersemleyip yere düşmemek için taştan yapılmış olmanız, ya da tüm bu şiddet sonunda taşlaşmış olmanız gerekir. Bu, bu şekilde siz tükenene kadar devam eder. Posanız çıkana, artık kullanılmayacak hale gelene kadar sürer. O, kendisi ve imajı ile meşguldür sadece. Sizi ancak kendisi için görür ve sever. Sizin kendinizle, hayatınızla ilgili ne hissettiğinizden ne yaşadığınızdan habersizdir. Sizi göremez de duyamaz da sevemez de. Anlatmak için ister başınızdan aşağı benzin dökün ister gökyüzüne uzanıp yıldız toplayın, yine de temas kuramayacaktır sizinle ve ne yaşadığınızla. Olanlar karşısında siz yutkunamazken o iştahla önündeki yemeği yemeğe devam edecektir. İstekleri, şikâyetleri, tatminsizliği, huzursuzluğu, gel-gitleri, şiddeti öyle bir artar ki her gün bedeninizden, ruhunuzdan bir parçayı toprağa verirsiniz. Sıcaktan-soğuğa, çiçekten-kurşuna, gökten-yere bir gider bir gelirsiniz, iki zıt duygu arasındaki ani iniş çıkışlarıyla, bu iniş çıkışlarda sarf ettiği hakaret, itham, hilelerle dengeniz bozulur, sisteminiz çöker, sersemleyip düşer, hastalanır, tükenirsiniz…!

Yere-çakılma: Her gün dozu ve şiddeti artan eleştiri, itham gün gelir sizi yeteneklerinizden, bilginizden tüm var olma hallerinizden kuşkuya düşürür: Tüm benliğiniz, yakın çevreniz, mesleğiniz bundan nasibini alır. Bir arkadaşım bu ilişki boyunca “Ya gökte ya mezarda, ama en çok da mezarda oldun” demişti.

Onun bu hallerini fark edip tanımlayan yakın dostlarınız, bitip tükenmeyen eleştirilerin konusu olmaya başlar. Her gün size onlarla ilgili akla gelmedik ithamlarda bulunur. İtiraz ettiğinizde ya siz de aynı ithamlardan payınızı alırsınız ya da onun dışında herkese iyi arkadaşlık etmekle suçlanırsınız. Arkadaşlarınızla onsuz görüştüğünüzde de neler konuştuğunuzu bilmek, kontrol etmek ister. Bir yandan “En yakın arkadaşın tabii ki dertleşeceksin” der, öte yandan ilişkinizdeki sorunları kamusallaştırmış olmakla suçlar. Bu da başka bir insanlık suçudur: Arkadaşınızla partnerinizin dedikodusunu yapıyorsunuzdur. “Özel olan politiktir ama yine de bu hiç kabul edilemez”. Onun özel hayatıdır söz konusu olan. Huyuna gitmeyip onu pohpohlamayan her kadın arkadaşınız bir şekilde kusurludur. Erkek arkadaşlarınız ise kesinlikle size kur yapıyordur. Durum böyleyken onlarla görüşmek buna izin vermek anlamına gelmektedir. İçlerinden biriyle sosyal medyada aynı anda online olmak gibi olağan tesadüfiliklerin hepsini birden bu gibi kurgularının bir parçası yapıp, tahayyül ötesi ithamlarla sizi her gün kelimenin tam anlamıyla yere serer. İşin garip tarafı, ithamlarının konusu kadın ve erkek dostlarınız/arkadaşlarınızla karşılaştığında sizden daha fazla muhabbet edip, dost canlısı görünmesidir. Siz “Aman yanlış anlamasın yine” diye bir köşeye çekilip, kısık sesli bir iletişime geçmişken; O, bir bakmışsınız kadeh tokuşturup selfi çekiyordur.

Ola ki nazikçe ve de yine kısılmış bir sesle fikrine itiraz edin ya da yaptığı bir şeyi eleştirin; orantısız, beklenmedik tepkilerin muhatabı oluverirsiniz ansızın. Örneğin aileden üyelerin olduğu samimi bir masada, alıngan olup olmadığı üzerine konuşulurken, onca saat her dediğinizi ölçe biçe konuşmuş olsanız da velev ki tebessümle ve de çekingen bir sesle bazen alıngan olabildiğine dair fikrinizi belirtin: Onu, insanların önünde (ailesi) rezil etmişsinizdir. Oysa daha iki dakika önce ortak bir etkinlikle ilgili; “Kadınların ismi önce yazılmalı, neden seninki yazılmış” sorusunu, cevaplamak zorunda kalmasın diye, “Fikir ondan çıktı” deyip geçiştirmişsinizdir. Bir zaman sonra onunla aynı ortama girdiğinizde, onun konuştuğu konular hakkında (uzmanlık alanınız dahi olsa) konuşmamaya özellikle dikkat eder olursunuz. Kendi uzmanlık alanınızla ilgili konularda da sözü ona bırakırsınız artık. Yeter ki bir yerden bir gerginlik fırtlamasın, evet kelimenin en açık anlamıyla fırtlamasın! İnsanlar sizi sohbete çekmeye çalıştıklarında konuyu örneğin; müziğe, bitkilere, kitaplara çekseniz de nafile. Bu sefer de konuları ustalıklı bir biçimde onun ilgisinin dışına kaçırmış olmakla suçlanırsınız. Kendinizi göstermek istiyorsunuzdur. Dahil olamadığı durumda dinlemez, ilgilenmez ya telefonu ya da fuları ile oynar, kalkar, oturur, oflar, poflar, bir şekilde huzursuz edip sizi pes ettirir. Sohbet bir an önce bitsin diye kısa cümleler kurup bir bahaneyle masadan kalkmayı gözlersiniz. Aynı statüde iki meslektaş olarak yine aynı statüde başka bir meslektaşla ayrı ayrı işler yapıyorken dahi; kendisininkini profesyonel bir iş olarak, sizinkini de size sunulan bir imkân olarak tanımlayacaktır.

Diğer yandan sürekli geçmiş-gelecek partnerlerin hayaleti dolaşır etrafta. Başkalarının ona olan ilgisi, daveti sürekli gündeme getirilir. Tuvalete, banyoya giderken telefonunu yanına almalar, evde unuttuğunda nefes nefese geri dönmeler, telefonu elindeyken gelen sinyale kazara baktığınızda hemen kapatmalar vs. gibi halleriyle sizi tedirgin ve sürekli tetikte tutar. Bir gün bir bakmışsınız geçmiş partnerlerden kalma hediyeler kullanıma açılmış. Bir bakmışsınız bir dolmakalem, bir fular, bir defter her gün bile isteye gözünüze sokuluyor. Tüm bunlar ola ki siz bir şeye tepki gösterip, haklı olarak, uzaklaştığınızda daha da şiddetlenir. Bir yandan, a planı olarak, sizi tekrar ikna etmek istiyordur, diğer yandan, b planı olarak, başka hazırlıklar çoktan başlamıştır: Başkalarıyla açıktan ve de bulanık flört halleri başta gelen araçlardır. Durumu bir türlü kavrayamazsınız; bir yandan daha dün bir sepet dolusu çiçekle sizden özür dileyip, size halen çok âşık olduğunu söylemiştir, diğer yandan başkalarından gelen romantik davetlere de asla ‘hayır’ dememektedir. Sorduğunuzda psikopat ve hasta olursunuz. Sürekli inkarla zekânızı ve sezginizi hafife alır. Reddedemeyeceği biçimde açığa çıktığında, diyelim ki o vakitlerde dargındınız, ilişki kriz içindeydi, cevabı: “O zaman ilişkimiz var mıydı yok muydu belli bile değildi ki” deyip üste çıkar. Aldatırken dahi kurbandır. Durduk yere neden aldatsındı? Onun da sorumlusu sizsinizdir. Can havliyle köşenize çekilmiş, onu yalnız bırakmışsınızdır. “Bu denli görüştüğünüzü bilmiyordum, ilişki nereden çıktı ki” diye şaşıracak olsanız: “Sen görüş, arkadaşlığını bitirme demiştin, senin sözünü tuttum böyle oldu” diyebilir hiç utanıp sıkılmadan.

Yine de gitmenize izin vermez. Bir yandan kamuoyu önünde ilişkiniz yokmuş gibi uzak durup bağımsız davranmaya başlar, diğer yandan başkalarının size olan ilgisi nedeniyle sizi despotça kontrol eder. Ola ki a planı tutmadı, bir köşede pasif bir halde onu seven olarak durmanız gerekmektedir. “Aşk beklemeyi bilmeyi gerektirirdi!” Sanki hasta ya da tutsak da onu bekleyeceğim. Ondan koptuğunuzu fark ettiğinde sizi tekrar ele geçirmek için türlü türlü hamleyi yapıp, sizi yörüngesinde tutmaya çalışır.

Ayılma: Kendine defalarca sormuş olsanız da gerçeği söylemek yerine inkâr ve saldırıyı seçer. Ona göre gitmek istemenizin, kendinize çekilmenizin nedeni kesinlikle başka birisinin varlığıdır. Bunun böyle olmadığından emin olsa da başka nedenlerle de gidilebileceğini bilmediği için kafası karışır anlayamaz. Zira kendisi ancak bir başkasının varlığını garantilediğinde gidebilmektedir. Sizi hasta olmakla suçlarken savuşturduğu aldatmaların gerçekliği ortaya saçıldığında, saldırının yoğunluğu ve şiddeti daha da artar. Yalanları ortaya çıkmıştır, zaman ve hayat sizi haklı çıkarmıştır. Onca zaman ayağınıza dolanıp düşmenize neden olan şeylerin hepsi gerçektir.

Bundan sonrası düşman ilan edilmenizdir. Sizi artık ikna edemediği, kandıramadığı için panikler, öfkelenir ve düşman ilan eder. Aşırı kurgu ile olmadık kişilerle geçirir isminizi. Gözü döner, kontrolü kaybeder, bir ordu sözel şiddet kuşanır. Örtük şantaj, tehdit, itham, aşağılama ve hakareti en uç boyutlara vardırır. Bir sabah telefonunuzda her biri upuzun 120 mesajla uyanırsınız. Sizi siz yapan, benliğinize ait her şey; hayatı kurma biçiminiz, ilgileriniz, mesleğiniz, sevdikleriniz, değer verdiğiniz kim ve ne varsa üzerinde tepinir. Mahreminiz bu saldırıdan hiçbir şekilde sağ çıkamaz. “Terapide size gazı fazla vermişlerdir” örneğin. Kimsinizdir, kendinizi ne sanıyorsunuzdur, neyinize güveniyorsunuzdur ki ayrılmaya teşebbüs edesiniz. Her şeyinizi, adınızı, varlığınızı ona borçlusunuzdur. Onunla doğmuş, elinizde ne varsa o bahşetmiştir size. İsimlerinizi Google’larsanız görürsünüzdür kim daha çok tanınıyordur.

Hile yapan, hukuku çiğneyen kendidir ama kamuoyuna tam tersi bir hikâye sunup, ince manevralarla ustalıklı hamlelerle gerçeği tersyüz etmeye çalışır. Huzursuzluğu ve korkusu arttıkça tehdit, itham ve saldırıları yoğunlaşır. Sizi itham ettiği şeyleri bizzat o dakikada an be an kendisi yapmaktadır oysa. Örneğin, ayrısınızdır ve bir etkinlikte birlikte gittiğiniz kişilerle izinsiz fotoğraflarınızı çekip sosyal medyada yayımlar. Bu, daha önce ortaya attığı, fotodakilerden biriyle ilişkiniz olduğu için ondan ayrıldığınız yalanına kanıt olacaktır çünkü. Yüz yüze gelip bunu yapmaktaki amacını, bunun hesabını sorduğunuzda, bunun bir suç olduğunu dile getirdiğinizde, cümleleriniz içinden manipüle edebileceği bir tanesini seçip, başka bir yöne evirtip, sizi tehdit ederek yanınızdan aniden uzaklaşacak, yazılı mesajlarla hakikati saptırıp, usta devlet savcılarından beter, size suç ürettirmeye çalışacak, hakkınızı ararken, yine şaşmaz bir biçimde, sizi suçlu çıkaracaktır…

“Bu cümleyi kurdun değil mi?…”

“Kurduğunu itiraf ediyorsun yani…”

“Bu çok iyi oldu. Tamam, polise de böyle anlatırsın…!”

Polis!!!!!

***

“Gözlerinin ışığı söndü” demişti bir arkadaşım. “Ruhun içinden sökülüp alınmış gibi” demişti bir diğeri. “O, masadayken yoksun, yokken varsın” diye eklemişti yeni tanıdığım biri. Her durumda; kalsanız da gitseniz de tükenmiş olan siz olacaksınız. Size âşık olup sizde değerli bulduğu bütün zenginliği ve derinliği yok edecek. Siz terapi odalarında aylarınızı, yıllarınızı geçirirken o, ‘temiz bir sayfa’ açıp, cinayet delillerini halının altına süpürüp üstünde başkalarıyla kapınızın önünde gürültülü bir dansa koyulacaktır. Hiçbir durumda ne sorumluluk alacak ne de yas tutabilecektir. Aksine, birbirlerinin ne yaşadıkları hakkında hiçbir fikre sahip olmayan kadınları karşı karşıya getirip onların yükünü de birbirlerine yıkacaktır. Bu yükten kurtulmanın tek yolu yanındaki olmamaktır. Bugün yanında olmayıp bu yükten kurtulmuş olduğum için dahi özgür ve güçlü hissediyorum.

Bu sürecin bir kısmı çöpünden dil kursuna, okuluna, dersine, alışverişine her gün kendimi yerden kazıdığım, çocuğuma ve kendime yetecek bir gündelik hayatı kotarmaya çalıştığım, hazırlıksız bir biçimde evimden çok uzakta ve her şeyine yabancı olduğum bir ülkede geçti. Yine kelimenin tam anlamıyla insanın insana yapmayacağı, hiçbir ortak hukukun kaldıramayacağı ihlaller silsilesi eklendi buna. Günlerce tek yapabildiğim kurstan çıkar çıkmaz eve koşup çay demlemek, masaya oturup saatlerce hiçbir şey yapmadan oturmaktı çocuğum kreşten gelene kadar. KHK’lılık, yabancı bir ülke, üstüne ihanetler ve en mahrem sınırların ihlali…

Tek yapabildiğim yine kelimenin tam anlamıyla çocuğuma yemek yapabilmek için hayatta kalabilmekti. Gün geçtikçe çayın rengini, kokusunu tekrar hatırlayıp daha iyi hissetmeye başladığımda bir mucize ile karşılaşır gibi oldum. Sanki yıllarca komada kalmıştım da şimdi ufak ufak hayat belirtileri gösteriyordum. Her gün pansumana gider gibi yakın kadın arkadaşlarımla konuştum. Profesyonel destek bir yana asıl onların varlığı güç verdi. Daha çok sevdim, sahiplendim onları. Dilini, kurallarını, bürokrasisini bilmediğim bu ülkede, çocuğum heceleyerek, başka bir dilde okumayı öğrenirken ben de tekrardan, başka bir hayatı heceledim. O günler geçip gitti kirpiklerimi çürüterek. Bugün ikimiz de okuyup yazabiliyoruz artık; bilmediğimiz hayatlarda, dillerde…

1 yorum

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.