Kitapta eski kocalar, yeni partnerler, özellikle kadınların hayatında, sanki onların daha derin bir kuyuya düşmesine engel olan bir kabuk gibi. Görünüşte çok önemli ama aslında güçsüz, zayıf, hafifçe tutup çekince çıkan kabuklar. İşin esasına dair çok da bir şey söylemiyorlar.

Epey takıntılı biriyim. Evde, çalışma düzenimde, ilişkilerimde her zaman takıntılarım vardır; beni vesveselendirecek, kafamda kurmama yol açacak milyonlarca minik ayrıntı hayatta hep beni bekler. Beni az tanıyan insanlar bu yüzden zor olduğumu söyler ama bana ve çok güçlü bağlarla bağlandığım yakın çevreme göre zor biri değilim. Sadece kuruntularımın güvenle ve şefkatle rahatlatılması gerekiyor, bunu hissettiğimde dünyanın en munis insanıyım. Hem zaten, hangimizin zor yanları yok ki?

Samanta Schweblin Yedi Boş Ev[1]’de zor insanları anlatıyor, zor temalara giriyor, kolay şeyler peşinde değil. Takıntılar, deliliğin sınırında insanlar, yaşlanan ve yaşlandıkça katılaşanlar, evlerinden çıkanlar, başkalarının evlerine dalanlar, evlerde bir şey arayan ama ne aradığını bilemeyenler, evlatlarını kaybedenler, kafayı ayrıntılarla ve takıntılarla bozanlar, akıl hastalıklarıyla yaşamaya çalışanlar. Yedi Boş Ev’in sert hikayeleri tam da böyle, kitabın arka kapağında yazıldığı gibi “akıl sağlığı pamuk ipliğine bağlı” bir insanlık alemini anlatıyor. Bu alemde, anne ile çocuğu teması çok önemli bir yer tutuyor. Schweblin, kitabın en sevdiğim hikayelerinden biri olan “Hiç Alakası Yok” isimli ilk hikayesinde, başkalarının evlerine giren annesine ebeveynlik yapan genç bir kadının hikayesini anlatmış. “Kendimi bildim bileli evlere bakmak için dışarılarda geziniriz, yakışmayan çiçek ve saksıları bahçelerden alırız. Sulama aletlerinin yerini değiştirir, posta kutularını düzeltir, ağır olduklarından çimlere konmaması gereken süs eşyalarını kaldırırız.” Kızının anlattığına göre annesi, bir defasında tek başına beyaz bir bankı yüklenip komşularının bahçesine taşıyor. Hamakları söküp yabani otları ayıklıyor. Sadece dışarıdan müdahale değil söz konusu olan; anne başkalarının evlerinin içine de girip o evleri kendine göre değerlendiriyor. Evlerin şeklini şemalini, içindeki eşyaları, o eşyaların nasıl yerleştirildiğini dikkatle inceliyor, beğendiklerini ve beğenmediklerini sınıflandırıyor, oda oda geziyor, eşyaları kullanıyor.

Bu hikâye, belki de hayatımın son 6 yılının en temel temasını, yani yeni bir ev kurma, bir türlü ev kuramama, kurduğun evlerde rahat edememe, evin sandığın yerlerin aslında evin olmaması ve tüm bunlar olurken başka evlere bakmayı anlattığı için, beni çok etkiledi. Schweblin kaçtığımız evlerle kurduğumuz evlerin yanına bir de çeşitli takıntılarla içine daldığımız evleri ekliyor. Kıskandığımız evler, değiştirmek istediğimiz evler, arzuladığımız evler. Ev teması, İstanbul’dan ayrıldığımdan beri, eskiden düşündüğümden çok daha zor ve çetrefil geliyor bana artık. İlk sosyalist ve feminist olduğumda, çok büyük bir gururla yükselttiğim “evden kaçmanın güzelliği ve radikalliği”nin bayrağı yerini ancak bir evi olanın o evden kaçabileceği bilgisine bıraktı. Bir de zaten aslında o evleri bulamayanlar, kuramayanlar var; bekar anneler, göçmenler, kağıtsızlar, translar, apartmanların bodrumlarına, hep kötü evlere ya da sadece tanıdık/hemşehri ağlarıyla ev bulmaya mahkûm olanlar. Bu hikâye hem tüm bunları yeniden düşündürdü hem de bekar annelerin büyük bir bağlılıkla sarıp sarmaladıkları ve büyük bir cinnetle bağlandıkları anne-kız ilişkisinin girdaplarına soktu. İlk bakışta belki hiç benzemiyor ama hikâyenin duygusu nedense aklıma Ludmilla Petrushevskaya’nın nefis öykü kitabı Evler, Cinler, Perdeler’i getirdi. Gülümsedim.

Banu Yıldıran Genç geçen sene okumuş Yedi Boş Ev’i ve üzerine nefis bir yazı yazmış.[2] Çok severek okuduğum bu yazıda Banu, herhalde kitabı okuyan kimsenin sözünü etmeden geçemeyeceği ve kitabın en uzun öyküsü olan “Mağaramsı Nefes”in ona düşündürdüklerini anlatıyor. Onun da söylediği gibi, kitabın tamamındaki, ama en çok da gerçekten bu öyküdeki temel mesele yaşlılık. Neden bilmiyorum ama artık yaşlanma demiyoruz, yaş alma diyoruz, yaşlanma kelimesinin içerdiği varsayılan pejoratif tını nedeniyle sanırım ama bana yine de tuhaf geliyor. Hayatta çok fazla genç ölüye sahip olduğumdan belki, ben yaşlanmaktan, yaşlanma şansına sahip olmaktan memnunum. Yaşlanmak kelimesini incitici bulmuyorum, kocamak, ihtiyarlamak gibi kelimeleri kullanarak arada kendimle ve yakın ihtiyar arkadaşlarımla dalga geçmeyi de seviyorum hatta. Fransa’ya taşındıktan sonra fark ettiğim bir şey, Türkiye entelektüel kamusunda diyeyim, yaşlanmak ve yaşlanmanın bin bir türlü tecrübe edilişi hakkında pek de konuşulmadığıydı. Neyse, hikâyeye döneyim, hikâye yaşlı bir kadının, Alzheimer’ı, takıntıları, tahammülsüzlüğü, hastalığıyla ilişkili ve belki de ilişkisiz korkuları üzerine. Müthiş bir hikâye çünkü bizi ana karakterin, o yaşlı ve giderek akıl sağlığını kaybeden kadının kafasına, neredeyse beyninin katmanları arasına yerleştiriyor. Schweblin’in yazdığı pek çok şeyde izine rastladığımız evlat kaybı da bu hikâyenin anlattıklarından biri. Alzheimer, ölüm, yalnızlık, yaşlılık, korkular, takıntılar derken son derece klostrofobik bir ortam yaratıyor ve o ortamdan, bir öykü için epey uzun olmasına rağmen, çıkmak istemiyorsunuz.

Başladığım yere döneyim. Bence insanları “zor insanlar” ve “kolay insanlar” olarak ikiye ayırmak, hayat bilmeyen ve çiğ bir bakışın yapacağı bir şey. Schweblin gibi yazarlar da zaten belki de en çok bunu hatırlatıyor. Hepimizin içinde çok kolay ve çok zor yönler olduğunu, takıntılarımızı, yalnızlıklarımızı, korkularımızı. Benim Schweblin’de en çok sevdiğim şeylerden biri, tüm bu zor ama bence çok gerçek dertlerle o kadar derine girerek uğraşıyor ki ilişkiler çok daha ikincil kalıyor. Tüm dünya bize aksini söylese de ve biz, hadi herkesi töhmet altına sokmadan kişisel konuşayım, en azından ben, kimi zamanlar buna ikna olsam da aslında ilişkiler ikincil. Kendi gerçekliğimiz, en derindeki korkularımız, takıntılarımız, kaçtıklarımız bizi, ilişkilerimizden çok daha fazla, biz yapıyor. Kitapta eski kocalar, yeni partnerler, özellikle kadınların hayatında, sanki onların daha derin bir kuyuya düşmesine engel olan bir kabuk gibi. Görünüşte çok önemli ama aslında güçsüz, zayıf, hafifçe tutup çekince çıkan kabuklar. İşin esasına dair çok da bir şey söylemiyorlar. Sanki o kabuklara, çok daha derin kuyulara düşmekten korktuğumuz için bazen bu kadar sıkı sıkıya tutunuyoruz. Bu da bana, Schweblin’in o karanlık, korkutucu, rahatsız edici, kimi zaman bunaltıcı evreninde belli belirsiz bir umut ışığı olduğunu gösteriyor. Gülümseyerek boş ver diyor sanki, mesele ilişkiler değil, çok daha temel meseleler var. Tuhaf bir biçimde, belki de en çok korktuğum şeyleri hatırlattığı için, beni aynı zamanda rahatlatıyor o yüzden bu öyküler. Gönlüme göre bir evi kuramadıysam ne olmuş yani diyorum, olduğu kadarı da güzel. Takıntılarımı bilerek, onları yüceltmeden ama farkında olarak, onları güvenle ve şefkatle yatıştıran ilişkilerime önem vererek yaşlanmak, belki biraz yalnız yaşlanmak çok da kötü gelmiyor. Schweblin’in anlattığı en kötüsüne, en zoruna daha uzun bir yol var. Hem mesele birbirimizi zorluklarımızla da sarıp sarmalamak değil mi?

[1] Kitabı okuduktan sonra sen de okumalısın diyerek İstanbul’dan bana gönderen, hayatta bana hep çok güzel şeyler katan biricik arkadaşım Ceren Lordoğlu’na sonsuz teşekkür ederim.

[2] https://oggito.com/icerikler/olmak-Istemedigim-yerler/67784

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.