Paketler vasıtasıyla (…) uygulamaya dökülen yeni toplumsal cinsiyet ilişkileriyle kadınlar ve kaybeden erkekler daha da nazikleşen çalışma koşullarına alışmaya davet edilirler.

Bir önceki yazıda, AKP dönemi sosyal politika rejiminin kadınlara ne yaptığı, kadınların bu rejimde ve bu rejimle ne yaptıkları sorusunu bu yazının konusu olmaya ertelemiştim. Burada bu sorunun olası yanıtlarına yönelen bir hat çizmeye çalışıyorum. Bunu yaparken AKP’nin on altı yıllık hükümet etme pratiğinin asli unsurlarından birinin paketler etrafında örüldüğünü tekrarlamam gerekiyor. Haliyle böyle bir siyaset keyfî uygulamalar açısından elverişli zemin sunuyor. Bu siyaset halihazırda cinsiyetçi olagelen ulus-devlet alanında yeni bir cinsiyet rejiminin formunu içeriyor. Öyleyse, burada çizmeye çalışacağım okuma hattı, paketlerle işleyen bir siyasal uygulama biçimine, güvenlikçi retoriğin gittikçe daha da etkili olduğu bir sosyal haklar nosyonuna ve bunlarla bağlantılı olarak kurulagelen bir cinsiyet rejimine referansla işliyor.

Önce paketler ve paket politikaları: AKP döneminde özellikle 2005 yılından itibaren politika oluşturma süreçlerinin paketlerle işletildiği söylenebilir. Paketler, belirli politika alanlarında kamuoyu yoklaması açısından işlevseller. Bununla bağlantılı diğer bir işlevleri kamuoyu oluşturma araçlarına dönüşmeleriyle ilgili. Yanı sıra, neoliberal şeyler düzeninin evrilişindeki bütünselliği gözden yitirmemize neden olan, neoliberal zamanlar açısından tanımlayıcı, parçalı siyasete uyumlu bir politika yapma biçimini temsil ederler. Son olarak, 2013’te Gezi Direnişiyle başlayan ve kanımca farklı diretme hamleleriyle, anlarıyla, denemeleriyle parçalı ve kesintili olsa da hâlâ devam etmekte olan toplumsal-siyasal muhalefet karşısında AKP yönetiminin, başkanlık ve bakanlıklar düzeyinde otoriter yüzünü daha da keskinleştiren OHAL kapsamında ve KHK’lerle devam ediyor. Paketlerle KHK’ler arasındaki bağlantı iki eksende kuruluyor. İlk olarak, paket siyasetine özgü parçalılık ve politika önerileriyle uygulamaları arasındaki bağlantının silikliği KHK’lerde netleşiyor. Paketlerle yasaların hazırlanıp yürürlüğe konma aşamaları arasındaki farklılıklar, belirli bir politika alanında tutarlılığı tespit etme çabalarını nafile kılarken, keyfiliğe, anlık değişebilirliklere örnek teşkil ediyorlar. Bu halin, KHK’lerin imlediği istisnai haller ve dolayısıyla umut/vaat edilen geçicilikle kesiştiği şüphe götürmez. Nitekim her bir KHK, paketlerin ardılı olarak işlevselleşegelen torba yasalar gibi maddeler boyunca envai çeşit alanda düzenlemeyi içeren paketlere benzer bir içerik arz ediyor. Neoliberal şeyler düzeninin sembolik düzeyde dayandığı belirsizlik, geçicilik, keyfîlik, otoriter yönetimlerin kurallar dizgesinin bir versiyonu olarak KHK’ler için de geçerli oluyor. Bu aile benzeşmelerine  – tam da Wittgensteincı bir okumayla, paket siyasetiyle KHK’lere dayalı yasa yapım süreçleri arasındaki aile bağlarına – bakarken güvenlikçi retorik ön plana çıkıyor ve neoliberal zamanlara özgü bir şekilde kopukmuşçasına salınan uygulamaları birbirine teğellememizde yardımcı oluyor: Neoliberal sosyal politikalar rejimi genel hatlarıyla güvencesizleştirme üzerinden kurulur ve işler. Bu işleyişe ulus-devletin neoliberal formunda mevcut silahlı kuvvetlerle özdeşleşmesi gerekmeyen kurumlar ve organlarca üstlenilen, fiziksel-bedensel-maddi güvenlik uygulamaları eşlik eder. Burada ön plâna çıkan ortak birim hem pratikte hem de metaforik olarak heteroseksüel ailedir: Aile bir sosyal dayanışma kurumu olarak sosyal güvencesizliğe nafile çare olarak sunulur. Aynı zamanda, esnafta, muhtarda, poliste, jandarmada, sivil hâlin farklı versiyonlarında yüklenen ulusal güvenlik sağlama görevinin gerekçeli zeminidir.

Güvenlikçi retoriğe döndüğümüzde: Neoliberal zamanlara yerleşik güven(ce)sizliklerin sosyal güvenlik için refah devleti tasarımından başka bir düzenlemeyi gerektirdiğini görürüz. Bu yeni düzenleme açıkça riski çağırır; bir yandan da hakları toplumsal bağlamından kopartır; bireysele sıkıştırır. Risk, güvenlik ve toplumsal terimleri bireyselleş(tir)meye referansla yeniden tanımlanırken, millî çıkar meselesi de kılınırlar. Bir önceki yazıda da işaret edilen imkânsızlık nedeniyle asabi vatandaş bu süreçlerde özel/mahrem alanın imlediği şahsiyetçilikle özel alanın imlediği evcimenliğe ve bireyciliğe çağrılıyor.[1] Mahremden doğru bildiğimiz şahsiyetçilikle ağırlıklı olarak serbest piyasayla ilişkilendiregeldiğimiz bireycilik arasındaki rahatsız ilişki tam da bahsi geçen evcimenlikle bağlanır; evcimenliğin içerisinden işletilen ahlâkçılıkla yönetilmeye çalışılır – en azından AKP’nin neoliberal uygulamalarında bunun izini sürebiliriz. AKP’nin ahlâkçı tasarruflarında evcimenlik hiç şaşırtıcı olmadan heteroseksüel ailede kurulur; burada aile salt yeniden üretimin, nesillerin devamının alanı değildir; aslında toplumun en küçük ve çekirdek birimi addedilmesine yakışır bir şekilde toplumsal tahayyülün de tanımlayıcı birimi olur. Öyleyse, neoliberal şeyler düzeninin bir gereği özgürlükten güvenliğe, toplumsallık içerisinde kurulmadan somutlanamayacak hakların bireysel düzlemle kısıtlanması ise bununla bağlantılı bir çelişkisi, ulusal güvenliğin devlet güvenliği kılınması ve bireysel güvenliğin önkoşulu olarak yerleştirilmesidir. Kısaca, aslolan devlet güvenliğidir ve bireysel güvenlikten yeri geldiğinde feragat edilebilir. Kısalığın ötesinde bütünsel olarak bakıldığında AKP hükümetleri süresince güvenlikçi retoriğin – işyeri güvenliğinden (bireysel) sağlık sigortasına ve iç ve dış güvenlik tehditlerine kadar – siyasal alanın şahsiyetçi eksende yeniden kuruluşunda belirleyici olduğu söylenebilir. Güvenlikçi retorikle şahsiyetçi siyasetin neoliberal birlikteliği Türkiye’de 1980’lerle başlar. Gülden Özcan’ın belirttiği gibi toplumun ve siyasetin güvenlikleştirilmesi AKP dönemine özgü değildir. 1980 askerî darbesiyle başlar ve neoliberal şeyler düzeninin Türkiye’de yerleşikleşmesinde azami öneme sahiptir: Millî güvenlik söylemi toplumsal ve siyasal muhalefetin sınırlandırılmasında, karalanmasında ve günümüzdeki yaygın etkisiyle ortadan kaldırılmasında etkili olur.[2] (Özcan, 2014, s. 44-48). Türkiye siyasal tarihinde özellikle 2013 yılından itibaren kaydedilen gelişmelere koşut bir şekilde “vatan haini” ya da “terörist” sıfatının gittikçe genişleyen yelpazede ve gittikçe artan çeşitlilikte politik tutumlarını benimseyenler – esasen toplumsal ve siyasal muhalefetin geneli – için artan düzeyde keyfî bir şekilde kullanılması bu açıdan önemlidir.[3]

Özetle, yaşamın hemen her alanını güvenlik meseleleri üzerinden yeniden kuran bir retorikten bahsediyorum. Bu retoriğin birbirini dışlarmış gibi görünen iki eksende işlediği söylenebilir: Bireysel eksen ve devlet ekseni. Bireysel eksende klasik liberal çerçeveye dayanılırken, devlet ekseninde ulus-devletçi beka önceliğine ve dolayısıyla devletçi-milliyetçi çerçeveye dayanılıyor. Aile bu denklemde bir ara-alan olarak, aracı bir organ; aracı bir birim olarak kuruluyor. Bu ara birimin iki işlevinden bahsetmek mümkün: 1. Asabi bireyin sakinleşeceği, zira güvende olacağını bildiği yer, alan, birim olarak heteroseksüel aile. 2. Toplumsal tahayyülün özdeşleştiği birim olarak heteroseksüel aile. Böylelikle, salt sosyal güvenliğin değil aynı zamanda fiziken, bedenen, madden güvenliğimizin de aile-anlamında-toplum içinde olduğu kabulü genelgeçerleşiyor. Ve dolayısıyla, toplumsal ve/ya da siyasal muhalefet karşısında kurumsal iktidar sahipleri, farklı toplumsal grupları – örneğin esnafı – polisliğe çağırabiliyorlar. Dolayısıyla, söz gelimi sigaraya devlet nezdinde açılan savaşla sağlıklı yaşamak hem bireysel bir sorumluluk hem de devlet nezdinde karşılığı olan bir güvenlik meselesi olarak kodlanabiliyor.[4] Ya da, söz gelimi bireysel emeklilik için devlet teşvikinde olduğu gibi çalışma alanıyla bağlantılı vatandaşlık hakları bireysel düzleme tahvil ediliyor. Yine çalışma alanıyla bağlantılı vatandaşlık haklarının – sosyal hakların – daha sert bir ivmeyle bireysel düzleme tahvili, söz gelimi sağlık sigortasındaki bireysel payın bir nev’i gelir vergisi nosyonuna hizalanmasında izlenebiliyor.[5]

Sosyal politika uygulamalarında güvenlikçi retoriğin dokuduğu, piyasalaştırma ve bireyselleştirme vasıtasıyla güvencesizleştirme yönelimi neoliberal siyasetin kaçınılmaz gereklerindendir. Türkiye’de, bu gereğin uygulamalara yansıması AKP hükümetleri evresinde gerçekleşmiştir. Bu evre aynı zamanda Türkiye’deki patriyarkal yapılanmanın işleyişinde de yeni bir tarzın ortaya çıkışına ev sahipliği yapar.

Bu patriyarka tarzının işaretlediği kadın özneler/nesneler neoliberal sosyal politika rejimlerinin kadınları çağırdıkları ve/ya da zorladıkları öznelik hallerine referansla örneklenebilir. Bu yazıda benimsenen hat itibarıyla söz konusu öznelik halleri, geçici olarak neoliberal-muhafazakâr olarak adlandırılabilecek bir cinsiyet rejimine referansla tanımlanabilir. Paketler vasıtasıyla önerilen politikalar ve paketlerden seçilen maddelerin dâhil edildiği – çoğunlukla torba – yasa yapım süreçleriyle uygulamaya dökülen yeni toplumsal cinsiyet ilişkileriyle kadınlar ve kaybeden erkekler daha da nazikleşen çalışma koşullarına alışmaya davet edilirler. Kadın İstihdamı Paketi (2013), Ailenin ve Dinamik Nüfusun Korunması Paketi (Ocak 2015) ve ardından aynı başlıklı kanun (Nisan 2015), Özel İstihdam Büroları Yönetmeliği (Ekim 2016) bu açıdan önemli örneklerdir.[6] Her düzenleme, esasen, birbirinin içerisinden geçer, birbirine eklemlenir – AKP’nin neoliberal kapitalizmin krizi içerisinden hükümet olmaya devam etme taktikleri arasında yer alırlar. Dolayısıyla, neoliberal cinsiyet rejimlerinin kriz anlarındaki biçemlerini örneklediklerini söylemek mümkündür.

Kadınları aileyle paketlediğinizde… 

AKP döneminde kadınların istihdamı, ailenin korunması, gençlerin istihdamı konularıyla bağlantılı olarak hazırlanan bütün paketler kadınların hane içi emekle ilgili ve emek piyasalarındaki yükümlülükleri arasında dengeyi vurgular. Paketler daha içeriklerine gelmeden, başlıkların bir arada okunmasıyla bile son yılların revaçta nosyonları arasında sayabileceğimiz, “iş-yaşam dengesi”nin aslında “iş-aile dengesi” olduğunu gösterir. Bu dengede, kadınların yaşamları öncelikle hane içinde başlatılır; oraya sabitlenmeseler de, hanenin önceliği sabit kılınır. Torba yasalar kapsamında kanunlaştırılan düzenlemeler arasında heteroseksüel evliliğin teşviki de var. Hükümetin bu yöndeki bir taktiği 27 yaşına gelmeden evlenenlere belirli bir ödeme yapmak. Bu basit vaatte finansla aile, neoliberal ekonomik önceliklerle muhafazakâr öncelikler arasında, hukuk aracılığıyla kurulan denge dikkate değer. Söz gelimi “çeyiz hesabı”yla ilgili yönetmeliğe (Aralık 2015) göre, “Türk Lirası cinsinden, mevduat ya da katılım bankalarının yurt içi şubelerine açılacak … çeyiz hesabı”ndan faydalanabilmek için vatandaşların sistem içinde en az üç yıl kalmaları ve 27 yaşını doldurmadan evlenmeleri gerekiyor. Devlet katkısı sabit olmayıp, birikmiş miktarın en az yüzde 20’si, en fazla 5.000 TL olacak şekilde öngörülüyor.[7] Bu örnek, bankalar, heteroseksüel aile ve devlet arasındaki mutlu ittifakın AKP dönemindeki versiyonunu özetliyor: Bankalar, birikim krizinin ertelenmesine dönük olarak bireysel mevduat ve/ya da tasarruf hesapları vasıtasıyla yeni yatırım havuzları yaratmaya çalışırlar. Heteroseksüel aile, neoliberal-muhafazakâr patriyarka kapsamında ikili bir işleve sahip: Öncelikle, muhafazakâr cinsiyet düzeni açısından sembolik rolü var. Yatırım ve yeniden-üretim açısından ziyadesiyle maddi bir rolü var. Devletin bu denklemdeki rolü, neoliberal ezberdeki salt düzenleyici rolünün ötesine geçilmesi gerektiğini gösteriyor. Neoliberal devletin alanı, yasal düzenlemeler vasıtasıyla etkin düzenleyici rolle sınırlandırıldığı için bu sınır aşımının neredeyse on yıllık kriz döneminin derinleşme aşamasında olduğumuza işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Paketler boyunca izleyebileceğimiz diğer mutlu ittifak devletle (Türk) anneler arasındadır; “doğum yardımı” bu açıdan örnektir ve Erdoğan’ın başbakanken dilediği, talep ettiği, gerekli gördüğü en az üç çocuk doğurmayla bağlantılıdır. 2 Mayıs 2015 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Doğum Yardımı Yönetmeliğine göre: “Bu Yönetmelik kapsamında bulunanlara, canlı doğan ilk çocuğu için 300 TL, ikinci çocuğu için 400 TL, üçüncü ve sonraki çocuğu için 600 TL tutarında bir defaya mahsus olmak üzere doğum yardımı yapılır” (Madde 5/9). Devlet doğum yardımını, Türk vatandaşlığı esası üzerinden onaylar (Madde 5/5). Yardımın aslî kullanıcısı annedir; annenin Türk vatandaşı olmadığı ya da yaşamadığı durumlarda, yardım babaya ya da yasal temsilciye verilir (Madde 9).[8]

Burada örnek gösterdiğim iki mutlu ittifakın, yine, AKP dönemlerini ayırt eden işleyişi doğum yapmakla anneliği ve dolayısıyla heteroseksüel Türk ailesi kurmayı millî vazife olarak tespit eden retorikle netleşir. Buradaki öncelik annelik konumundan doğru kadınların sosyal haklarının tanınmasında değil kadınların sosyal haklarının doğum yapmaya ve anneliğe endekslenmesindedir: “Doğum nedeniyle ücretsiz izinde geçen sürelerin derece, kademe ilerlemesinde değerlendirilmesini sağlayacağız. Erkeklerin askerlikten kazandığı hak gibi kadınlar doğumdan aynı hakka sahip olacaklar.”[9]

Hemen burada, paket siyaseti kapsamında kadınların sosyal haklarıyla doğrudan bağlantılı düzenlemelerde feministlerin emek piyasasında toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik olarak uzun süredir dile getirdikleri taleplerin ipuçlarına rastlandığını söylemek mümkündür. Ancak paket siyaseti bütünsel olarak ele alındığında toplumsal cinsiyet eşitliğinin tesisinden ziyade eşitlik taleplerinin ailecilik vasıtasıyla muhafazakârlığın güçlendirilmesine yönelik olarak manipüle edildikleri açıktır.[10] İlgili paketlerin döneminde başbakan olan Ahmet Davutoğlu’nun (2014-2016) benimsediği retorikte de görülebileceği gibi toplumsal cinsiyet eşitliği, aile paketleri içerisinde yer aldığı müddetçe kabul edilebilir bir taleptir. Bunun anlamı, kadınların güçlenmesinin ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin ailenin korunması ve dinamik nüfusla mümkün olabileceğidir.[11] Kadın hakları örgütlerinin ve/ya da feminist örgütlerin ilgili paketlerin hazırlanması, görüşülmesi ve uygulamaya geçirilmesi sürecinden tedrici bir şekilde dışlanmaları neoliberal-muhafazakâr yönetim pratiklerinde toplumsal olanın vatandaşlık haklarından tasfiyesine dair ipuçları verir. Kısaca, ilgili önlemler evli kadınlara, halihazırda sorunlu bir nosyon olan iş – yaşam dengesi kurmalarında destekleyici fırsatlar olarak sunulur.[12] Oysa, kadınların emek piyasasındaki konumları itibarıyla deneyimledikleri güvencesizlik derinleşirken iş – yaşam dengesindeki “yaşam” parantezi aileyle kapatılır.[13]

Kalıcı aile, geçici istihdam, güvenli yatırım

Paketlere, Özel İstihdam Bürolarıyla birlikte bakmak AKP hükümetlerinin son beş yılında, post-Fordist kapitalizmin yeniden-üretim ve hizmet sektörlerinin iki ayrı özel alanını – emek piyasasını ve heteroseksüel aileyi – bir araya getirme maharetini gözlemlememize yardımcı olur. Özel İstihdam Bürolarının 2003 yılından bu yana sürekli olarak yeniden gündeme geldiğini göz önünde bulundurmakta fayda var. Son beş yıldır yeni olan, Türkiye’de geçici iş ilişkisini, çalışmayı arzulanır bir iş ilişkisine dönüştürüyor olmaları. Neoliberal esneklik önceliğine uygunluğuyla, iş – aile dengesinin kurulması açısından işlevselliğiyle ve esnek güvenceliliğin (flexicurity)[14] somut istihdam zeminini oluşturması, sosyal hakların bireysel alana/olana tahvili açısından elverişliliğiyle Özel İstihdam Büroları ve geçici iş ilişkisi esasen neoliberal iş gücünün topyekûn kadınlaş(tırıl)masına da işaret eder.[15] İlgili paketlere bu eksenden doğru yeniden baktığımızda kadınların çalışma yaşamına katılmalarını esnek koşullar dışında zorlaştıran ve kadınları yeniden-üretim işlevlerine ve aile alanına gittikçe daha fazla iten politikalar kümesini görebiliriz.[16]

Yetersiz bir özetle, serbest piyasanın öncelikleriyle muhafazakâr ahlâk arasındaki ittifakı örnekleyen esnek çalışma koşulları anne kadınların hakları, “…annelik görevlerini yerine getirirken, çocuklarla beraber olma hakkından, yine … çok büyük emeklerle elde ettiği profesyonel mesleğinden feragat etmesini engellemek”[17] açısından elverişli koşullar olarak sunulmaktadır. Öyleyse, kadınların bireysel ve/ya da vatandaşlık haklarından değil, annelikten doğru kotarılan haklarından; söz konusu hakların emek piyasasındaki karşılığının esneklik ve geçicilik kodlarıyla kurulmasından; nihayetinde kadınlar açısından pek de yabancı olmayan alanlar (mahrem alan, özel alan, toplumsal alan, siyasal alan, kamusal alan) boyu kırılganlığın yine alanlar boyu düzenlenmesinden ve bu kez söz konusu kırılganlığın erkekleri de kapsayacak şekilde genelgeçerleştirilmesinden bahsedebiliriz. Denebilir ki, asabi vatandaşın ikilemi şahsiyetçilikle bireycilik arasında sıkışmışlıktan ziyade neoliberal patriyarkanın kendini reddedecek şekilde emek piyasasında herkesi kadınlığa çağırmasıdır. Halihazırda erillik üzerine kurumsallaşmış ve feminist mücadeleye ve müdahalelere rağmen hâlâ eril olan vatandaşlık pratiği göz önüne alındığında bu çağrıyla asabileşmekte şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Bunun anlamı kadınlarla erkeklerin kırılganlıkta eşitlendiği değil neoliberal dönemlere özgü asabi öznenin kadın olduğudur – ailenin toplum, millet, devlet katına çıkması; hanenin emek piyasası kılınmasıdır. Neoliberalliğin sonu da böyle olsa gerek: Kendini reddeden bir toplum, kendini reddeden bir devlet, kendini reddeden bir piyasa düzeni.

 

 

[1] Burada “evcimen” terimini tereddütle ve İngilizcede “domesticity”ye, eski Yunan’da “oikos”a karşılık gelmesini umarak kullanıyorum. Niyetim, bir yandan bahsi geçen ikili hâlin bir ayağının özel olarak tanımlanan hane alanına endekslendiğini, bu alanın ise salt aileyle, organik ve oradan doğru formüle edilen duygusal ve bedensel bağlılıklarla tanımlanmadığını, söz konusu bağlılıkların kamusal alanın kilitlendiği ulusal birliktelik/topyekûnluk haline aktarıldığını vurgulamak. Buradan hareket edildiğinde evcimenliğin salt hane içine ve/ya da aileye kısıtlı olmadığını, aksine ulusal düzlemde haneyi/yuvayı yeniden-ürettiğini söylemek mümkün oluyor. Bu, neoliberal şeyler düzeninde daha da mümkün ve muhtemelen Fordist ve post-Fordist ulus-devletin sosyo-politik mekânından farklı bir ortama ve koşullar bütününe işaret ediyor: Burada, salt sosyal hakların birlikte tanımlanmasından yalıtık bireye referansla tanımlanmasına ve bir sosyal hak olarak sosyal güvencenin bu eksende talep edilmesine değil, söz konusu bireysel güvencenin aradan toplumu kaldıracak, yerine aileyi koyacak şekilde devlete bağlanmasına değinmekte fayda var. Bu hiç kuşkusuz, devletin ve yönetimin, şahsiyetçi değerlere referansla ve aile eksenli olacak şekilde yeniden-inşa edilmesi kapsamında gerçekleşiyor.

[2] Gülden Özcan, “Revisiting National Security Discourse in Turkey with a view to Pacification: From Military Power to Police Power onto Orchestration of Labour Power”, MomentDergi, 2014 1(1), s. 44-48.

[3] A.g.y., s. 37-55.

[4] Simten Coşar ve Gülden Özcan, “Packaging Security under the AKP’s Rule: Social Policies and the Security State”, Work in progress.

[5] Simten Coşar ve Metin Yeğenoğlu, “The Neoliberal Restructuring of Turkey’s Social Security System,” Monthly Review, 60 (11) (April 2009), s. 34-47.

[6] Kadın İstihdamı Teşvik Paketi kapsamındaki öncelikler ve öneriler Ailenin ve Dinamik Nüfusun Korunması Kanununa dâhil edilmelerinin yanı sıra uzantıları İstihdamı, Sanayi Yatırımı ve Üretimi Destekleme Paketinde (Nisan 2015) de izlenebilir.

[7] http://www.milliyet.com.tr/ceyiz-hesabi-27-yas-sinirlamasi/ekonomi/detay/2165655/default.htm

[8] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2015/05/20150523-5.htm

[9] “Davutoğlu’ndan “Çeyiz Hesabı,””  https://m.bianet.org/bianet/siyaset/161392-davutoglu-ndan-ceyiz-hesabi (8 Ocak 2015). Erişim: 20 Eylül 2015.

[10] Gülay Toksöz’e göre ilgili önlemlerle Türkiye’de doğum oranını artırmaktan başka bir şey amaçlanmamaktadır. Bkz. Toksöz, “Yeni Aile Nüfus Yasasının Amacı Doğurganlığı Artırmak”, bianet (6 Şubat 2015) Erişim: 7 Ekim 2017.

[11] “Başbakan Ahmet Davutoğlu Ailenin Korunması ve Dinamik Nüfus Yapısı Programını Açıkladı”, http://www.aile.gov.tr/haberler/basbakan-ahmet-davutoglu-ailenin-ve-dinamik-nufus-yapisinin-korunmasi-programini-acikladi Erişim: 20 Ekim 2015.

[12] İş – yaşam dengesinin popülerliği ölçüsünde işaret ettiği sorunlu kavramsallaştırma ve haliyle uygulamalar bu yazının sınırlarını aşıyor. Burada hemen, iş yapmayı, yaşamanın dışına çıkartmanın salt bir adlandırma hatası ve/ya da tanımlama sürçmesi değil, doğrudan neoliberal bir gerek olduğuna değinip, başka bir yazı için vesile yaratayım.

[13] Necla Akgökçe, “Hükümetin Kadın İstihdamını Artırma Paketleri: Girişimci Olmayan Hayat Yok Gibi”, Petrol-İş Kadın Dergisi (51) (Haziran 2015) https://www.petrol-is.org.tr/kadindergisi/sayi51/istihdam.htm Erişim: 20 Kasım 2017.

[14] Bu terim alternatif olarak güvenceli esneklik terimiyle karşılanıyor. Aslolanın güvence değil esnek koşullar olduğunu, güvencenin esnek kılındığı bir iş ilişkisinden bahsedildiğini netleştirmek için “esnek güvence(lilik)” terimini tercih ediyorum.

[15] Sevda Karaca, Handan Çağlayan’la Söyleşi, “Özel İstihdam Büroları Gerçeği: Kadın İşsizliği Bahane, İşçi Simsarlığı Şahane!” Evrensel (14 Şubat 2016). Erişim: http://www.keig.org/?p=1846 7 Ekim 2017.

Ayrıca bkz. KEİG Platformu, Özel İstihdam Büroları ve Bürolar Aracılığıyla Geçici İş İlişkisi: Kadın İstihdamı İçin Çözüm Mü, Güvencesiz Esneklik İçin Tuzak Mı? (İstanbul: Kayhan Matbaası, Ekim 2015).

[16] Gülay Toksöz, “Yeni Aile Nüfus Yasasının Amacı Doğurganlığı Artırmak”, bianet (6 Şubat 2015) Erişim:  http://www.keig.org/?p=1807 7 Ekim 2015.

[17] Başbakan Ahmet Davutoğlu Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programını Açıkladı. https://www.aile.gov.tr/haberler/basbakan-ahmet-davutoglu-ailenin-ve-dinamik-nufus-yapisinin-korunmasi-programini-acikladi (8 Ocak 2015). Erişim: 10 Haziran 2018.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.