Son dönemde -feministlerin de takip ettiği- hayatını savunan kadınların dosyalarında yasadaki tanımların tam aksine yani “saldırının devam ettiği” açık olan dosyalarda bile patriarkal yargı hukuka aykırı bir biçimde meşru müdafaayı uygulamayıp bunun yerine haksız tahrik uygulayarak ağır cezalar veriyor. İstisnasız hepsinde alınmış koruma kararları, darp raporları, kapısı çalınmış sığınaklar, açılmış boşanma davaları bulunan yani ortada apaçık duran sistematik erkek şiddeti yok sayılarak ya da meşru müdafaa için yeterli görülmeyerek suç anını ayırıp kadınları cezalandırıyor.

Son dönemde hayatlarını savunan, ölmemek için öldüren kadınların dosyalarında, özellikle istinaf ve Yargıtay’ın “beraat ve ceza verilmesine yer olmadığına” dair kararları bozduğunu ya da bu kadınlara verilen kimi zaman müebbet hapis cezasına kadar varan -Nevin Yıldırım dosyasında olduğu gibi-hapis cezalarını da onadığını görüyoruz. Yargıtay’ın son yıllardaki bu eğilimi yerel mahkemelerdeki kararları da etkiyerek gün geçtikçe daha çok kadının hukuken meşru müdafaa sayılması gereken eyleminin cezalandırıldığını görmek mümkün. Ölmemek için öldürmek zorunda kalan kadınlara meşru müdafaa yerine haksız tahrik maddesi ile indirim uygulanarak ortalama 15 yıl hapis cezası bir bir veriliyor ya da beraat etse bile istinaf ve Yargıtay tarafından kararlar bozuluyor. Bu noktada neden meşru müdafaanın uygulanmadığı bunun yerine haksız tahrik maddesinin uygulandığı noktasında tartışma yürütmeye ve buradan da politik söz kurmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve kadın cinayeti dosyalarında “erkeklere yönelik cezasızlık politikasının” bir diğer yüzünü de meşru müdafaa halinde hayatını savunan kadınlara verilen ağır cezalar oluşturuyor.

Türk Ceza Kanunu’na göre devam eden ya da tekrarı kesin olan saldırı karşısında kişinin kendini veya bir başkasını korumak için verdiği karşılık meşru müdafaa olarak tanımlanır. Meşru müdafaanın kabulü için saldırının “korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması” yani yaşam hakkına, vücut bütünlüğüne, cinsel dokunulmazlığa vs. yönelik saldırı olması gerekli. Yasaya göre meşru müdafaanın kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulların birlikte gerçekleşmesi gerekiyor. Saldırıya ilişkin koşullar dediğimiz kısımda somut bir saldırının varlığı gerekiyor ise de, başlayacağı muhakkak olan ve başladığı takdirde savunmayı olanaksız kılacak veya güç hâle getirecek bir saldırıyı başlamış, keza bitmiş olmasına rağmen tekrarından korkulan bir saldırıyı da henüz sona ermemiş saymak gerektiği belirtilmiş. Saldırının haksız olması, korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelik olması ve saldırı ile savunmanın eş zamanlı olması da koşullar arasında. Savunmaya ilişkin koşullar dediğimiz kısımda ise savunmanın zorunlu olması, saldırı ile savunma arasında oran bulunması şart. Yasanın “sınırın aşılmasını” düzenleyen maddesinde ise “meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez” denilmek suretiyle cezasızlığı öngörüyor. Bu durumda; kişinin, maruz kaldığı saldırı nedeniyle içerisine düştüğü şaşkınlık, korku ve telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru müdafaada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilmiş.

Haksız tahrik ise Türk Ceza Kanunu’nda “haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında” suç işleyen kimsenin ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenmiş. Haksız tahrik ile meşru müdafaa kavramları arasındaki ilişki TCK’nın öngördüğü sistemde şu şekilde açıklanabilir; mesela, saldırganın elindeki silahı atıp olay yerinden uzaklaştığı sırada failin koşarak saldırganı yaralaması durumunda ortada devam eden bir saldırı söz konusu olmadığı için meşru müdafaanın söz konusu olamayacağı, bu durumda ancak haksız tahrik hükümlerinin uygulanacağı çünkü failin kendisini korumak için değil, sona ermiş olan saldırıdan duyduğu hiddet veya şiddetli elemin etkisiyle hareket ettiği kabul edilir.

Son dönemde -feministlerin de takip ettiği- hayatını savunan kadınların dosyalarında yasadaki tanımların tam aksine yani “saldırının devam ettiği” açık olan dosyalarda bile patriarkal yargı hukuka aykırı bir biçimde meşru müdafaayı uygulamayıp bunun yerine haksız tahrik uygulayarak ağır cezalar veriyor. Örneğin yakın zamanda Çilem Doğan’nın Yargıtay 1. Ceza Dairesi tarafından onanan 15 yıl hapis cezası, Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “saldırı ve savunmanın eş zamanlı” olmadığı gerekçesiyle verildi. Mahkeme başkanının Çilem’in eyleminin meşru müdafaa sayılması ve ceza verilmemesi gerektiği yönünde muhalefet şerhi olmasına rağmen oy çokluğu ile alınan kararda Çilem’e yönelik sistematik şiddet kabul edilse de bu yalnızca haksız tahrik olarak değerlendirildi ve iyi hâl indirimi ile birlikte sonuçta Çilem 15 yıl hapis cezası aldı. Mahkeme dosyada mevcut 9 koruma kararına rağmen olay günü şiddet olmadığını iddia ederek meşru müdafaayı kabul etmedi. Oysa gördüğü sistematik şiddet sebebi ile her seferinde ölümle burun buruna gelen Çilem’i olay günü kocası saçlarından tutulup sürüklemiş, Çilem aldığı darbelerin etkisi ile yatağın üstüne doğru düşmüş ve bu esnada tabancayı eline alıp rastgele ateş etmeye başlamıştı. Yasa maddesinde sayılan koşulların aslında bire bir uyduğunu bir değil süregelen bir çok saldırının olduğu ve bu saldırının geçmişteki davranışları ile birlikte değerlendirildiğinde ölümle sonuçlanacağının nerede ise kesin olduğu apaçık ortada iken Çilem’e meşru müdafaa değil haksız tahrik uygulandı.

Yasemin Çakal dosyasında ise Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi meşru müdafaayı kabul ederek “ceza verilmesine yer olmadığı” ve “tahliye” kararı vermesine rağmen istinaf aşamasında bu karar kaldırıldı, Yasemin hakkında yine haksız tahrik ve iyi hâl indirimi uygulanarak 15 yıl hapis cezası verildi ve dosya şu anda Yargıtay’da. Oysa yıllarca sistematik şiddet uygulayan eski kocası Yasemin’i kemerle boğmaya çalışıp çocuğunu dirseğiyle sıkıştırdığı esnada yani saldırı devam ederken Yasemin can havliyle masadaki bıçağı alıp savurarak kendini ve çocuğunu korumuştu.

Meşru müdafaaya örnek olarak gösterilebilecek Name Öztürk davasında da Kartal Adliyesi 4. Ağır Ceza Mahkemesi 12 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Oysa Name de evliliği boyunca kendisine şiddet uygulayan, tecavüz eden ve boşandıktan sonra da tecavüz etmeye devam eden eski kocasının kendisine silah doğrultarak öldürmekle tehdit ettiği anda kendisini korumak için öldürmek zorunda kalmıştı. İstinaf aşamasında Name’ye haksız tahrik ve iyi hâl indirimi uygulanarak 10 yıl hapis cezası verildi ve dosya şu anda Yargıtay’da.

Kendisine sistematik şiddet uygulayan kocasının saldırısından kurtulmaya çalışırken öldürmek zorunda kalan Hülya Halaçkay’a Bakırköy 20’nci Ağır Ceza Mahkemesi yine meşru müdafaayı kabul etmeyerek eylemin haksız tahrikin etkisi altında gerçekleştiği belirtilerek iyi hâl indirimi ile birlikte 15 yıl hapis cezası verdi. İstinaf aşamasında onanan karar halen Yargıtay’da.

İskenderun 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından haksız tahrik ve iyi hâl indirimi uygulanarak 15 yıl hapis cezası verilen Havva Zor da kendisine sistematik şiddet uygulayan ve kızına ise cinsel istismarda bulunan kocasını, kendisini ve kızını korumak için öldürmek zorunda kalmıştı. İstinaf mahkemesi tarafından onanan bu karar da şu anda Yargıtay’da.

Çilem’in kararının onanması; şu anda Yargıtay’da olan Yasemin’in, Hülya’nın, Name’nin, Havva’nın ve daha bir çok hayatını savunan kadının dosyaları açısından kaygı verici ve ne yazık ki çıkacak sonucu kestirmek çok zor değil.

Yukarıdaki tüm kararlarda hukuken saldırı ve savunmanın eş zamanlı olduğu açık olsa da meşru müdafaa doğrultusunda cezasızlığa karar vermek patriarkal yargının içine sinmiyor. Çünkü saldırıdan kastettiği ölme noktasına gelecek kadar şiddete maruz kalınması. Fakat süreç kadınlar açısından bu şekilde ilerlemiyor kadınlar o noktada çoğunlukla ölüyor. İstisnasız hepsinde alınmış koruma kararları, darp raporları, kapısı çalınmış sığınaklar, açılmış boşanma davaları bulunan yani ortada apaçık duran sistematik erkek şiddeti patriarkal yargı için meşru müdafaayı uygulamaya yetmiyor. Sistematik şiddet yok sayılarak ya da meşru müdafaa için yeterli görülmeyerek suç anını ayırıp kadınları cezalandırıyor. Sistematik şiddet sadece bir haksız tahrik indirimi olarak uygulanıyor. Kadınların ölümle burun buruna geldiği anları yok sayıp maruz kaldıkları şiddetin yarattığı öfke ile hareket ettiklerini varsayarak haksız tahrik uygulamasının sebebi ise erkek şiddetinin cezasızlığı politikası. Kadınlar şiddete hayatları boyunca bir defaya mahsus maruz kalmıyor. Şiddet sistematik olduğunda, şiddete karşı, ölmemek, kendini korumak için öldürmek zorunda kaldığında meşru müdafaa oluyor. Örneğin bir kadın sokakta tacize uğrasa, tacizci uzaklaştığı hâlde kadın arkasından gidip tacizciyi öldürse burada haksız tahrik uygulanmalı deriz. Ancak, böyle bir durumda da erkek yargı, haksız tahrik uygulaması gereken yerde de o indirimi kadınlara uygulamıyor. Meşru müdafaa hâlinde de haksız tahrik indirimi kullanıyor. Hep adaletin daha azı yani kadınlar için.

“Erkek adalet” sisteminde “beyaz tayt giymişti”, “yabancı birine saat sormuştu” gibi hukuken hiçbir geçerliliği olmayan beyanları bile haksız tahrik unsuru sayarak erkeklere ödül gibi verilen indirimli 15 yıl hapis cezası ile sistematik şiddete maruz kalan ve eğer herhangi bir şey yapmazsa öleceğinden emin olan, öldürmekten başka çare bulamayan kadınların eyleminin aynılaştırılması bu cezasızlık politikasının bir sonucu.

Oysa erkeklerin fail olduğu “kadın cinayetleri” ile kadınların ölmemek için öldürmek zorunda kaldıkları cinayetlerin ortak noktası var: sistematik erkek şiddeti sonrası ölmek ya da öldürülmek. Fakat yargı erkek şiddetini sorgulamaya açmadığı gibi erkek şiddetini görmezden gelerek kadınları cezalandırıyor. Her biri erkek şiddeti dosyası olan bu dosyalarda yargının tartıştığı uzun yıllara yayılan sistematik şiddet, baskı, tecavüz, tehdit değil hayatta kalanın hayatta kalmak için hukuken doğru koşulları bir araya getirip getirmediği oluyor. Karakola gitme, polis çağırma, bağırarak yardım isteme gibi erkek şiddetine karşı önlem olarak belirlenen birtakım aşamalar hayatını savunan kadının karşısına atlamaması gerekli adımlar olarak dikiliyor.

Erkek şiddetinin cezasızlığı politikası ile yargı, erkeklere hayır diyen, hayatlarına sahip çıkan, direnen kadınları cezalandırarak kadınlara “içinde bulunduğunuz şiddet sarmalına katlanmak zorundasınız” diyor ve erkek failleri de cesaretlendiriyor. Cinsiyetçi bakış açısını kadınlar aleyhine her fırsatta kullanarak kadın düşmanlığını devam ettiriyor. Kadınların erkek şiddetine karşı çaresiz bırakıldığı erkek egemen sistemde, kendini kurtarmak için yaptığı her savunma bir meşru müdafaadır ve bu tavrın hukuktaki karşılığı cezasızlık olmalıdır.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.