Birgit Sauer, Viyana Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü. Birgit Sauer’ın başlıca araştırmaları, yönetişim ve toplumsal cinsiyet, devlet kuramı ve siyaset ve duygular alanlarını kapsıyor. Daha fazla bilgi için Birgit Sauer’ın sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Şu an dünyada gözlemlemekte olduğumuz gelişmelerin mahiyetine ilişkin bir soruyla başlamak istiyorum. Devleti/devlet olma durumunu (statehood), iktidar ilişkilerinin yoğunlaştığı bir alan olarak tarif ediyorsun. Buna dayanarak ve de sağcı hükümetlerin sayıca giderek artıyor olmalarından yola çıkarak, maskülinizmin,[1] ırkçılığın ve sınıfçılığın kurumsal bir restorasyondan geçtiğini söylemek mümkün olabilir mi?

Dünyadaki tüm bölgeler konusunda uzman olmamakla birlikte şu an dünya genelinde maskülinist bir geri tepmeye (masculinist backlash) tanıklık ettiğimize tamamen katılıyorum. ABD ya da Avrupa’ya baktığımızda, yeni bir hegemonya için verilen mücadeleleri görüyoruz. Bu yeni bir devlet uzlaşısı anlamına geliyor; demokrasinin, eşitlik ve entegrasyonu düzenleyen demokratik kamu politikalarının neye benzemesi gerektiğiyle ilgili bir uzlaşı. Bu süregelen mücadelede yer alan ve farklı eşitsizlik yapılarını ifşa eden kadın grupları, göçmen grupları ve sendikalar var. Ancak bu grupların—kadın hareketinin, ırkçılık karşıtı grupların ve hatta sendikaların—zayıf olduklarını söyleyebiliriz. Diğer taraftan ise sağcı gruplar büyüyor. Bu gruplar sadece siyasi partiler olarak değil, toplumun genelinde örgütlenmiş haldeler. Toplumların üretim ve kendilerini yeniden üretme yollarını bir gecede dönüştürme gücüne sahip olmadıklarından, yeni bir hegemonya örgütlüyorlar. Bu gruplar, eşitlik ve kadın-erkek eşitliği konusunda yeni bir toplumsal mutabakat üretmeye yoğunlaşmış durumdalar. Refah devleti uzlaşısına, göçmen ve mültecilerin entegrasyonu alanındaki politikalara ve devletlerin mültecileri nasıl karşılamaları gerektiği konusundaki mutabakata meydan okuyorlar. Bu sağcı güçlerin büyümekte olduğunu ve göç konusuna, fakat aynı zamanda toplumsal cinsiyet ve cinsel çeşitlilik (sexual diversity) konularına el attıklarını görmek mümkün. Bu grupların aynı zamanda deregülasyon ve liberalleşme—mesela çalışma saatleri konusunda—yanlısı neoliberal aktörler olduğunu da unutmamak lazım.

Bununla bağlantılı olarak, Avusturya “mülteci krizi” bağlamında göçmen karşıtı bir ajanda izleyen ve Müslüman karşıtı ırkçılığı körükleyen, aynı zamanda da refah devletini zayıflatıcı hamlelerde bulunan sağcı bir hükümet tarafından yönetilmekte. Bunun, kadınlar ve özellikle de göçmen kadınlar için ne gibi sosyopolitik, ekonomik, kültürel sonuçlar doğurmasını bekliyorsun? Biliyorum, üzerine iki saat ders anlatabileceğin kadar geniş bir soru.

(Gülüyor)

Bu grupların veya biz kadınların mevcut hükümet altında en çok neden korkmamız gerektiğini düşünüyorsun?

Doğrudan kadınları etkileyen politika değişikleri oldu. Fakir kişiler için öngörülen Mindestsicherung[2] mevcut hükümet tarafından kesintiye uğratıldı. Bu doğrudan fakir kadınları, göçmen kadınları ve bekar kadınları etkileyecek bir değişiklik. Uzun vadede, hükümet eşit ücret için siyasi yatırımlar yapma konusunda yetersiz kaldı, toplumsal cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği konusuna ilgi göstermedi. Bu konudaki ilgisizliklerinin sonuçlarını yaşlı emeklilerde görmeye başlıyoruz. Fakir kadınların sayıca artmasını bekleyebiliriz. Hükümetin kadın projelerine ayrılan bütçeyi kesmesinin de kadınlar açısından doğrudan sonuçları olmuştur. Bu, kadınlara yönelik danışma servislerini kötü yönde etkiledi. Tanıklık etmekte olduklarımız gerçekten kötü gelişmeler. Birçok göçmen kadın aynı zamanda fakir ve bu gibi kesintilerden bire bir etkilenecekler. Buna ilaveten, bir önceki hükümet tarafından yürürlüğe sokulan tesettür karşıtı bir yasa var. Şimdiki hükümet ise anaokullarında başörtüsünü yasaklamak istiyor. Bu tür yasaklar, örtünmeden dışarı çıkamayacak Müslüman kız çocukları ve kadınları olumsuz yönde etkileyecek. Bu durumdan diğer göçmen kadınlar da olumsuz yönde etkileniyor; çünkü hükümet dini ve etnik açıdan, farklı olan kişilerin kamusal alanda görünür olmalarını istemediği konusunda açık ve net. Bu söylem ve politikaların ilk sonuçlarını göçmen kadınlara karşı artan şiddet vakalarında görüyoruz. Bunun göçmen kadınları tehlikeye atmak anlamına geldiğini düşünüyorum.

Müslüman karşıtı ırkçı söylemler güden Avrupa’daki sağcı hükümetlerden farklı olarak, Türkiye’nin sağcı AKP’si İslamcı kökenli muhafazakar-milliyetçi erkekler tarafından yönetiliyor. Bu kişiler, özünde neoliberal olan aile merkezli, feminizm karşıtı politikalarını İslami söylemlerle meşrulaştırmaya çalışıyor. Feminist, LGBT ve diğer seküler hareketler yıllar içerisinde devlet eliyle güçlendirilen İslam’ın toplum üzerindeki etkisinin artması konusundaki endişelerini dile getirdiler. Bundan yola çıkarak, Avrupa’daki muhafazakar-sağcı hareketler bağlamında Katolik Kilisesi’nin rolünü nasıl değerlendirirsin?

Toplumsal cinsiyet ve LGBT hakları bağlamında Kilise’nin rolü ilginç bir nokta. Toplumsal cinsiyetin sembolik bir yapıştırıcı olarak kullanıldığı toplumsal cinsiyet karşıtı bir hareket (anti-gender movement) mevcut. Bu hareketin aktörleri mesela sağcı Katolikler ya da ABD’de Evanjelistler olabilir. Sağcı Müslümanlar da benzer şekilde mevcut. Toplumsal cinsiyet karşıtı harekete katılan birçok toplumsal grup var. Toplumsal cinsiyet karşıtı bu hareket, kendini 1995 yılında Pekin’de düzenlenen Birleşmiş Milletler Dünya Kadın Konferansı’nda gösterdi.

Yani uzun bir tarihi var diyebiliriz.

Bu toplumsal cinsiyet karşıtı hareketin uzunca bir tarihi var—her ne kadar uzun süre bir hareket olarak anlaşılmamış olsa da. Pekin’de ulus devletler üreme hakları da dahil olmak üzere bir dizi kadın hakları konusunda, mesela kürtaj gibi, mutabakata vardılar. O zamanlar gender mainstreaming[3] üzerinde de mutabakata varıldı. Birleşmiş Milletler’in parçası[4] olan Vatikan, Pekin Platformu’na karşı tutum sergiledi. Katolik Kilisesi nüfuzlu bir küresel hareket ve kurum. Sonraki 15 yıl boyunca Kilise toplumsal cinsiyet karşıtlığını körükledi ve diğer hareketlerin buraya katılmasını sağladı. Böylece bu hareket büyüyüp serpilmeye başladı. Bu durumda Katolik Kilisesi’nin toplumsal cinsiyet eşitliği ve LGBT karşıtlığını teşvik etmede önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Katolik Kilisesi, kadınların üreme haklarına tamamen karşı. Şimdiki Papa Francis her ne kadar eşcinsellik konusunda daha ılımlı gibi görünse de toplumsal cinsiyete karşı.

O zaman sağcı hareketlerin tırmanışının Kilise tarafından da teşvik edilen toplumsal cinsiyet karşıtı hareketi cesaretlendirdiğini mi düşünüyorsun? Sence siyasi koşullar toplumsal cinsiyet karşıtlığı fikrini teşvik etmek için uygun mu?

Tam olarak ne zaman olduğunu söylemek zor, fakat yeni milenyuma girerken farklı grupların bu harekete katıldığını görüyoruz. Mesela Avusturya’daki sağcıların Katolik Kilisesi’yle bir bağı yok; fakat bu gruplar eşitlik, refah politikaları, göç ve toplumsal cinsiyet karşıtlığının yeni hegemonik projenin inşasında önemli olabileceğini derhal idrak ettiler. Böylece toplumsal cinsiyet karşıtı harekete dahil oldular.

Yani seküler bir yerden geliyor olmalarına rağmen toplumsal cinsiyet karşıtı harekette kendileri için de bir fırsat gördüler. Anlıyorum, çok ilginç. Bu demek oluyor ki, bu hareket hibrid (melez) bir koalisyon.

Evet gerçekten hibrid bir koalisyon.

Yine de Türkiye’de kurumsallaşmış dinin—İslam’ın demografik ve politik olarak baskın olan versiyonu Sunni İslam’ın—siyasi tartışmalarda Avrupa’ya kıyasla daha önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum. Küresel Kuzey’in küresel Güney’e kıyasla politik gündemi belirlemedeki asimetrik gücünü düşünecek olursak, kurumsallaşmış dine karşı mücadele veren Güneyli kadınların tarihin gerisinde kaldığı izleniminden kaçınmak çok önemli olsa gerek. Dünyanın farklı yerlerinden kadınlar olarak, mücadelelerimizin birbiriyle ilintisiz olduğu izleniminden kaçınmak ve güçlerimizi birleştirmek için gündemlerimizi daha iyi nasıl koordine edebiliriz sence?

Öncelikle, toplumsal cinsiyet ve LGBT hakları karşıtı birden çok grup var. Bir ülkede bu daha çok seküler, sağcı bir hegemonik blok olabilir; başka bir ülkede bu toplumsal cinsiyet karşıtı hegemonik blok Katolik Kilisesi ya da daha genel anlamda dini gruplar olabilir. Ancak bunların kadınlar açısından etkileri birbirine benzer. Maskülinist güçler ortadan kalkmış değiller. 18. ve 19. yüzyılın erkek egemen devleti, 20. yüzyılda Avrupa’da kısmen demaskülinizasyona uğratıldı. Bu sefer de kadınlar başka erkek egemen güçlere karşı mücadelelerini birleştirdi. Bugün, Batılı kadınlar Güneyli kadınların aksine baskıdan azade olduklarına inanıyorlar. “Eğer dindarsanız, aydınlanma çağının gerisinde olduğunuzdan. Siz baskı altındasınız; oysa bir özgürüz,” diye düşünüyorlar. Fakat aslında bu “özgürlük”, metodları değişmiş yeni baskı biçimlerine işaret ediyor. Batı ülkelerinde kendi menfaat ve hakları için mücadele eden maskülinist bloklar hâlâ mevcut. Türkiye gibi Güneyli ülkelerde bu blok öncelikle devlet değil de, devlet ve İslami güçlerin kombinasyonu olabilir. Fakat yine de bu bloklar yapısal olarak birbirlerine benzerler. Bu bizim erkekliğe karşı ortak bir mücadelemiz olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir.

Macaristan’daki son gelişmeler[5] toplumsal cinsiyet araştırmalarının meşruiyeti ve toplumsal yararlılığına şüpheyle yaklaşıldığını ve bu alanın saldırı altında olduğunu gösteriyor. Bu atmosferin yakın zamanda değişeceğine dair bir işaret de yok; yani bu tür saldırıların artmasını bekleyebiliriz. Avusturya’daki üniversitelerde bildiğin ya da bizzat tecrübe ettiğin buna benzer saldırılar mevcut mu? Sence toplumların en başta neden toplumsal cinsiyet araştırmalarına ihtiyacı var?

Bildiğim kadarıyla Avusturya’da bu tür saldırılar yok. Viyana Üniversitesi’ndeki toplumsal cinsiyet araştırmaları ağından meslektaşlarım da buna benzer bir olay bildirmediler. Her ne kadar Heinz-Christian Strache[6] ve diğer FPÖ temsilcileri bu Genderwahn[7] ile mücadele edeceklerini söylemiş olsalar da… Bugüne kadar bu konuda bir adım atmadılar; çünkü öyle sanıyorum ki üniversitelere aşina değiller ve üniversitelere dokunmaya cesaret edemiyorlar. Yani bu noktada Avusturya üniversitelerinde toplumsal cinsiyet araştırmalarını yasaklamak gibi bir çaba yok. Orta Avrupa Üniversitesi,[8] gelecekte Viyana’ya taşınıyor; çünkü Viktor Orbán[9] üniversitenin Budapeşte’de kalması için gerekli sözleşmeleri imzalamayacak. Tabii ki Macaristan’daki tüm toplumsal cinsiyet araştırmacıları Viyana’ya taşınamaz. Viyanalı akademisyenler olarak Macaristan’dan meslektaşlarımız için bir güvenlik ağı örgütlemeyi düşünüyoruz.

Bu “güvenlik ağı” neye benzeyecek? Yani şu an süreç devam etmekte; ama bize bir fikir vermesi açısından soruyorum.

Şu an süreç devam ediyor. Türkiye’den, Suriye’den ve diğer pek çok ülkeden akademisyeni de içeren Risk Altındaki Akademisyenler (Scholars at Risk) inisiyatifi var mesela. Macaristan’da işinden olan toplumsal cinsiyet araştırmacılarını kendi üniversitelerimize ziyaretçi profesör olarak çağırmayı düşündük. Ana fikir bu. Onları Viyana’ya çağırarak araştırmalarının önemli olduğunu ve uluslararası kıymet gördüğünü göstermek istiyoruz. Bunun Macaristan’a ne kadar yardımı olur emin değilim; çünkü hükümet uluslararası tanınmaya ilgi duymuyor. Yani bu daha çok sembolik bir şey olur. Aynı zamanda bu akademisyenlerle araştırma konsorsiyumları oluşturabiliriz. FWF[10] Almanya, Slovenya ve başka ülkelerle ortak araştırma programları için imkan sunuyor. Kurum içinde lobi faaliyeti yürütürsek bu tür bir konsorsiyum Macaristan ile de oluşturulabilir. Böylece birlikte araştırma yapmış oluruz ve Macar meslektaşlarımız araştırmaları için fonlanmış olurlar. Toplumsal cinsiyet araştırması neden önemli: Çünkü hâlâ kadınların ayrımcılığa uğradığı ataerkil toplumlarda yaşıyoruz. Tabii ki ayrımcılığın türleri toplumlar arasında farklılık gösteriyor. Bu ayrımcı yapıların farkına varmak ve onlara karşı bir şeyler yapabilmek için araştırmalara ihtiyacımız var. Ayrıca toplumsal cinsiyet ilişkileri toplumun tamamı için önem arz ediyor. Toplumsal cinsiyet araştırmaları tabii öncelikle kadınlar ve sosyal statüleri hakkında; ama aynı zamanda tüm toplum ve toplum içindeki eşit[siz]likler hakkında da. Özellikle bugünlerde toplumsal cinsiyet araştırmasına daha çok ihtiyacımız var.

Tamam, çok teşekkürler. Son bir soru: Sana rehberlik eden feminist bir motton var mı? (gülüyor) Yoksa bunca bilgeliği bir cümleye sığdırmak çok şey istemek mi olur?

Hayır hayır. Sanırım o kitabın[11] başlığı: Mücadele devam ediyor. Feminist mücadele hep devam etmeli.

[1] Maskülinizm, basitçe erkeǧe atfedilen özellikleri tarif eden bir kelime. Kavram olarak, sosyal bilimlerde erkeǧe atfedilen özelliklerin norm olarak kurulduǧu hiyerarşik toplumsal (cinsiyet) ilişkilerini ifade etmek için kullanılıyor.

[2] Devlet tarafından garanti edilen minimum gelir.

[3] Toplumsal cinsiyet perspektifini anaakımlaştırmak üzere uygulanan politikalar.

[4] Vatikan, BM’de daimi gözlemci statüsüne sahip.

[5] Geçtiğimiz Ekim ayında yayınlanan bir hükümet kararnamesiyle Macaristan’daki toplumsal cinsiyet çalışmaları bölümü olan iki üniversitenin fonları ve akreditasyonları kesildi; bir anlamda ülkede toplumsal cinsiyet çalışmaları yasaklanmış oldu.

[6] Avusturya Başbakan Yardımcısı ve aşırı sağcı FPÖ partisi genel başkanı.

[7] “Toplumsal cinsiyet çılgınlığı”, muhafazakar ve saǧcı siyasi aktörler tarafından toplumsal cinsiyet eşitliǧi çabalarını küçük düşürmek ve itibarsızlaştırmak üzere kullanılan bir tamlama.

[8] Central European University, Budapeşte, Macaristan.

[9] Macaristan Başbakanı ve milliyetçi-muhafazakar Fidesz Partisi genel başkanı.

[10] Avusturya Bilimsel Araştırma Fonlama Ajansı.

[11] Birgit Sauer’in 60. doğumgünü vesilesiyle meslektaşları ve arkadaşlarının kaleme aldığı derleme Dauerkämpfe: Feministische Zeitdiagnosen und Strategien başlıklı kitap Campus Yayınevi’nden 2017 yılında yayınlandı. Kitaba Türkiyeli feministler de katkı sundu.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.