Gündelik yaşam içinde her yöne doğru genişleyen merkezsiz ya da çoklu merkezli feminist gruplar patriyarkal bir kültürü, etkisini belki uzun vadede görebileceğimiz ve hiçbir zaman tam olarak ölçemeyeceğimiz bir biçimde dönüştürüyorlar.

Cléa Lala

Türkiye’de feminist hareket 2010’lardan itibaren kendi tarihsel izleği açısından oldukça kritik bir dönemin içinden geçiyor. 2000’lerin başında örgütlenmek isteyen kadınlar için ciddi çekim merkezi olmuş, feminist politikayı belirleme kapasitesi yüksek Sosyalist Feminist Kolektif ve Amargi gibi bağımsız feminist örgütlerin kapandıklarına tanık olduk. Bu kapanışları daha sonra İstanbul Feminist Kolektif’in kapanışı takip etti.

Öte yandan, feminist çizgide akademik çalışmalar, kadın edebiyatının, feminist temalı çağdaş sanat eserlerinin, feminist araştırma inceleme ve teori kitaplarının, çevirilerin, yüksek takipçisi olan feminist internet sitelerinin sayısı her yıl giderek artıyor, cinsiyet eşitlikçi dil sosyal medyada ve çeşitli sol platformlarda her geçen gün daha fazla benimseniyor, feminist gece yürüyüşleri ve 25 Kasım yürüyüşü ciddi polis engellerine rağmen ısrarla devam ediyor. Bu paradokstan yola çıkarak, doktora tezimde, Türkiye’de feminizme olan ilgi her geçen gün artarken bildik anlamda örgütlü feminist hareketin gerileyişinin feminist politika ve öznellik biçimlerinde nasıl bir dönüşüme işaret ettiği sorusundan yola çıktım. Bu soruya yanıt bulabileceğim bir dizi yan soru takip etti. Bilinen politika formlarından farklı olarak feminist pratiklerin yeni görünümlerinin ortaya çıkışından söz edilebilir mi? Bu yeni feminist pratikler hangi alanlarda, nasıl ortaya çıkmakta ve önceki formlardan nasıl farklılaşmaktadırlar? Bu farklılaşma Türkiye’de emek ve çalışma rejimindeki yapısal dönüşümler ve değişen öznellik biçimleri ile nasıl ilişkilendirilebilir? Feminist harekette yaşanan bu dönüşüm feminist politikanın dünyadaki güncel seyri ile birlikte hangi benzerlikler ve farklılıklar ekseninde tartışılabilir? Son olarak, sıklıkla bireyselleşme ve kurumsuzlaşma ile özdeşleştirilen günümüz politik/ekonomik atmosferinde kadınların feminist gece yürüyüşlerinde kolektif bir beden olarak açığa çıkması ne anlama geliyor? Bu sorular etrafında günümüz Türkiye’sinde feminist politikanın belirmekte olan yeni formlarını ve değişen feminist öznellik biçimlerini inceledim.

Bu kısa yazıda tüm sorulara yanıt vermem, teorik kavramları, ampirik verileri ve araştırma bulgularını tüm yönleriyle özetlemem olanaklı değil. Bu sebeple, Türkiye’de feminist hareket açısından kritik olduğunu düşündüğüm bazı temel bulgulara değinmekle yetineceğim. Tezimi en başından beri salt akademik kaygılarla yapılmış bir çalışma olarak değil, aktivist varoluşumun devamı olarak gördüğüm için bu bulguları feminist mecralarda paylaşmayı politik olarak çok anlamlı buluyorum.

Araştırma yöntemine dair birkaç not

Yukarıda sorduğum sorulara yanıt bulmak için yola çıktığımda uzun bir süre zihnimi meşgul eden çok temel bir yöntemsel zorlukla karşı karşıya kaldım. Feminist gece yürüyüşlerinde belli bir zaman ve mekânda, bir patlama olarak açığa çıkan fakat sonrasında algı eşiğimizden kaçan çokluğun izini sürmeye çalışıyordum. Kadınların çekildikleri alanlarda feminist politikayı nasıl icra ettikleri ve feminizm ile nasıl ilişkilendikleri sorusunu soruyordum en temelde. Peki, görünmez ve algılanamaz olanın izi nasıl sürülebilirdi? Bağımsız feminist örgütlerin kapandığı bir ortamda kimin kapısını çalarak araştırmaya başlayabilirdim? Elbette geçmiş politik deneyimlerimden gelen bir sosyalliğim vardı ancak sosyal ve politik ilişki ağlarımla sınırlı bir araştırmanın ötesine geçip kadınların feminist oluş pratiklerini kendi gündelik hayat deneyimleri içerisinde açığa çıkarmak niyetindeydim.

İpin ucu: Feminist gece yürüyüşü

8 Mart feminist gece yürüyüşünün, ipin ucunu yakalayabilmek için iyi bir başlangıç olacağına karar verdim. Feminist gece yürüyüşü farklı politik, sınıfsal, kültürel, demografik kesimlerden kadınları kapsaması açısından oldukça heterojen bir toplam olma özelliğine sahip. Aynı zamanda, hareket içerisinde uzun döneme yayılmış örgütlü deneyime sahip kadınları kapsadığı gibi, bildik anlamda örgütlü bir deneyimin içinde hiç yer almamış feministleri ve kendisini henüz feminist demese de feminist bir oluşun içinde olan özneleri aynı anda içeriyor. Bu yönüyle feminist gece yürüyüşü tüm çeşitliliği ile yeni feminist öznellik biçimlerine erişebileceğim bir kadraj, hareket noktası olma özelliği taşıyor.

Üniversitenin de sağladığı maddi destek ile bir anket ekibi oluşturdum. Yürüyüş sırasında anket yapmam hem katılımcıların yürüyüşünü kesintiye uğratacağından hem de ortam gürültüsünün anket yapmayı zorlaştıracağını düşündüğümden Taksim’in çeşitli bölgelerinde yürüyüşün başlamasını beklemek üzere kümelenen ve yürüyüş sonrasında dağılmak üzere olan kesimlerle anket yapmayı planlamıştım. Anket sorularını hazırlamış, bütün çıktılarımı almış, anketi yapacak arkadaşlarımla kurduğumuz WhatsApp grubunda olası polis saldırısında nasıl hareket edeceğimizden tutun diğer bütün ayrıntıları uzun uzun yazışmıştık. Ancak yürüyüş günü (8 Mart, 2020) Taksim’e çıkan bütün yolların kapatıldığı haberini alınca saha araştırması yapma koşullarımın ortadan kalktığını düşündüğüm için anketi yapmamaya karar verdim. Yaşadığım üzüntüyü tarif edemem. O ağlamaklı halle çıkıp Taksim’e gittim. Araştırma imkânım elimden alınmış olsa da aktivist olarak elbette orada olmalıydım. Taksim’e gittiğimde ise kendi imkânlarıyla yürüyüş başlangıç noktasına ulaşmanın yollarını bularak çeşitli kafelerde eylem komitesinin yeni yürüyüş güzergâhını duyurmasını bekleyen feministlerle dolup taştığını gördüm. Her ihtimale karşı yanıma aldığım anketleri yakın çevredeki kafelerdeki kadınlara dağıttım. Bir süre sonra eylem komitesi Twitter’dan yürüyüşün Sıraselviler Caddesi’nde yapılacağını duyurdu. Anket ekibinden bir arkadaşımla Karaköy’de sonlanan yürüyüşün dağılmaya başladığı sırada geri kalan anketleri henüz alandan ayrılmamış veya civar kafelerde oturan kadınlarla yaptık. Ancak elde ettiğim anket sayısı araştırma için yeterli olacağını düşündüğüm kişi sayısının çok altında kalmıştı. Hükümetin keyfi ve öngörülemez kararlarının kural haline geldiği bir iklimde saha araştırması yapmanın zorluğuna dair yöntemsel tartışmalar ve aktivist kimliğimin bu sürece nasıl etki ettiğine dair sorular bir yana, sınırlı sayıda anketle hareketin demografik profilini çıkarmaya ve belli başlı politik eğilimlerini tespit etmeye yetmeyeceğinin farkındaydım. Bu yüzden yürüyüşten birkaç ay sonra bir online anket hazırlamaya karar verdim. Bu anketi dahil olduğum bütün WhatsApp, sosyal medya ve mail gruplarında, üniversitelerin kadın araştırma bölümleri ve toplumsal cinsiyet ve LGBTİ+ kulüpleri ile paylaştım. Anketimi paylaştığım kişi ve gruplardan kendi sosyal medya sayfalarında ve dahil oldukları gruplarda paylaşmalarını rica ettim. Böylece anketimin doğrudan erişim imkânım olmayan kesimlere doğru kartopu şeklinde yayılmasını sağladım. Bu yolla 420’si online 80’i yüz yüze olmak üzere toplamda 500 kişi ile 60 soruluk oldukça kapsamlı bir anket yapmış oldum.

Oldukça heterojen bir hareketi kapsayabilmek açısından olabildiğince fazla sayıda kişi ile anket yapmayı en başından itibaren çok önemsedim. Ancak, anketin feminist hareketin kaba bir haritasını çıkarmak açısından öneminin farkında olmakla birlikte derinlemesine bilgiye erişim açısından yetersiz kalacağının, bu açığın ancak niteliksel araştırma yöntemi ile telafi edileceğinin de farkındaydım. Bu yüzden anketin sonuna “Bu çalışmanın bir sonraki aşaması olan derinlemesine mülakata da katılmak ister misiniz? sorusunu ekledim. Hem bu soruya olumlu dönüş yapanlarla hem de kendi kişisel çabalarımla eriştiğim toplam 70 kadınla derinlemesine mülakat yaptım. Ayrıca 2019 ve 2020 yıllarında Yoğurtçu Kadın Forumu, Feminist Mekan’da Cuma Buluşmaları gibi feminist etkinliklerde, Gece Yürüyüşü hazırlık toplantılarında, Kampüs Cadıları Balıkesir Yaz Kampı’nda ve bir dizi feminist WhatsApp grubunda katılımcı gözlemci olarak bulundum. Ayrıca 80’lerden günümüze kadar yayınlanmış önde gelen feminist dergilerden Kaktüs, Feminist, Pazartesi, Amargi, Feminist Politika, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergilerinin içerik taramasını yaptım. Böylece karma araştırma yöntemi (mixed method) kullanarak araştırma yaptığım sahayı bütün heterojenliği ile kapsamaya çalıştım.

Araştırma bulguları

Günümüz feminist hareketinin yaş dağılımı ağırlıklı olarak 17-24 arasındaki öğrencilerden ve 25-35 yaşları arasındaki genç çalışan kesimlerden oluşuyor. Dolayısıyla feminist hareket yaş profilinin 20 yaşın altına doğru çekilmeye başladığı ve böylece giderek daha fazla genç kuşaktan kadınların ağırlık kazanmaya başladığı bir harekete dönüşüyor. Hareketin genç bir hareket olmasının dışında vurgulamak istediğim asıl nokta ise bu kesimin güvencesizliğin ve esnek çalışmanın bir norm haline geldiği, bireyselleşmenin öznelliğin kurucu niteliği olmaya başladığı, bilişsel emeğe olan ihtiyacın giderek arttığı bir dönemde emek piyasasına giriyor olmaları. Bu ortam gençlerin hayatta kalma ve gelecek kurma yükünü kendi omuzlarında hissettiği, dolayısıyla oldukça kaygılı, savunmasız ve kırılgan bir genç öznelliğin belirmeye başladığı bir dönemece işaret ediyor. Bu kırılganlık gençlerin emek piyasasında tercih edilebilen aktörler haline gelebilmek için kendi kapasitelerini sürekli arttırmak ve kendilerine sürekli yatırım yapmak zorunda kaldıkları bir öznelliğin şekillenmesine neden oluyor. Çalışma imkânı bulabilmiş gençler ise farklı türden bir zorluğu deneyimliyorlar. Bir yandan işlerinden olmamak adına sürekli kendi kapasitelerini arttırmak zorunda kalıyor, diğer yandan çalışma yaşamının gündelik hayatlarını giderek daha fazla kolonize etmeye başladığı bir sürece maruz kalıyorlar. İş ve iş-dışı yaşam arasındaki ayrımın giderek bulanıklaştığı, gündelik pratiklerimizin giderek daha fazla değer yaratma sürecinin parçası haline geldiği, kendine yatırım yapmamanın emek piyasası dışına itilme anlamına geldiği bir emek rejiminde genç kesimlerin evlerinden çıkıp yoğun emek ve zaman gerektiren feminist toplantılara, etkinliklere katılabilmeleri oldukça güçleşiyor ve sürdürülebilir bir form olmaktan çıkmaya başlıyor. Boş zaman mefhumunun henüz ortadan kalkmadığı, politikaya ayrılacak zamanın daha fazla olduğu, erken emekliliğin avantajını deneyimleyebilmiş ilk kuşak ve ikinci kuşak feministlere kıyasla günümüz genç kuşağı feminist politika ile ilişki kurmak açısından farklı bir deneyimin içinden geçiyorlar. Bu deneyimin nasıl farklılaştığını yazının ilerleyen kısmında ele alacağım.

Feminist hareketin sınıf bileşimi değişiyor

Çalışmanın bir diğer bulgusu ise hareketi oluşturan aktörlerin ve ailelerinin sosyo-ekonomik koşullarına ilişkin yanıtları oldu. Hem derinlemesine mülakatlar hem de anket sonuçları hareketin ağırlıklı olarak alt ve alt-orta gelir durumundan kadınlardan oluştuğunu gösteriyor. İlk ve ikinci kuşak feministler iyi okullarda eğitim alabilmiş, sınıfsal ve kültürel sermayesi oldukça yüksek kadınlardan oluşuyorken günümüzde hareketin sınıf profilinin alt kesimlere doğru genişlediğini görüyoruz. Bunun bir nedeni Türkiye’de orta sınıfların geçmişte sahip oldukları ekonomik avantajlarını kaybedip yoksullaşmaya başlaması ise diğer nedeni feminizmin tabana doğru yayılmaya başlaması ile ilgili.

Hareketin sınıf kompozisyonunun alt sınıflara doğru genişlemesi, etnik kompozisyonunun Kürtleri de içerecek şekilde çeşitlenmesini sağlıyor. Özellikle 90’larda İstanbul’un periferine göç etmiş yoksul Kürt ailelerinden gelen genç kadınların politik öznelliğinin 2000’li yıllardan itibaren şekillenişinde, Kürt hareketine bağlılıklarının yanı sıra artık feminist harekete bağlılıkları da belirleyici oluyor. Hatta bazıları Kürt Hareketi’ne olan derin politik aidiyetlerine rağmen hareket içerisindeki kadın bedeni ve cinselliğine yönelik yerleşik ahlaki değerlerin aktif angajmanlarına engel teşkil ettiğini ifade etti. Hem bu kadınların feminist hareket içerisinde bulunmaları hem de özellikle 2010 sonrasında oluşturulan platformlarda yoğun politik bir aradalıklar Kürt kadın hareketinden kadınlarla feministler arasındaki ilişkilerin dönüşüp, yeni formlar kazanmasına etki etmekte. Bu ilişkiler tarihsel olarak devam eden politik gerilimleri içerdiği gibi yoğun temasların ve karşılaşmaların getirdiği olumlu etkileşimleri de içermekte. Aynı durum Müslüman kadınlar ve seküler feministler arası etkileşimler için de geçerli. Ancak tezimde kamusal görünürlüğü olan politik platformlardan ziyade özel olarak gündelik hayat politikasına odaklandığım için bu konunun detaylarına girmeyeceğim.

Türkiye’de feminizmin bir taban hareketi olmaya başlamasının çoklu nedenleri var. En başında elbette önceki kuşak feministlerin uzun döneme yayılan ısrarlı mücadeleleri geliyor. Ancak burada başka bir etkene daha değinmek istiyorum: 2000 sonrası dönemde üniversite sayısındaki radikal artış. Şöyle ki, son yirmi yılda üniversite sayısındaki ciddi artış hükümetin kalkınma projesinin bir göstergesi olmasının yanı sıra esasında sermayenin ihtiyaç duyduğu bilişsel emeğe yönelik bir hamleydi. Üniversiteleşme ile beraber hem sermayenin emek arzı karşılanacak hem gençlerin iş piyasasına girme yaşları ertelenerek genç işsizlik oranları düşük gösterilecekti. Tüm bunlar gerçekleşirken öte yandan üniversiteleşme kadınlara feminizmle karşılaşabildikleri muazzam imkânlar sunmaya başladı. Üniversitelerdeki öğrenci kulüpleri, cinsel şiddeti ele alan birimlerin varlığı, kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet çalışmaları bölümleri, feminist akademisyenlerin artan sayısı, bu akademisyenlerin açtığı feminizm ve toplumsal cinsiyet eşitliği temelli dersler üniversiteleri feminist öznelliği üreten mekânlar haline getirdi. Böylece, üniversiteleşmenin alt sınıflar için bir zorunluluk haline gelmesi ile birlikte sermayenin ve devletin öngörmediği feminist hareket lehine birtakım sonuçları oldu.

Bütün bu dinamiklerin yanı sıra feminist hareketin genişlemesini bazı sosyolojik ve kültürel dönüşümlerle de bir arada düşünmek gerekiyor. Kentleşme, iki veya tek çocuklu aile formasyonunun yaygınlaşması, otoriter ebeveynlik pratiklerinin dönüşmesi ve hane içinde kız çocuklarına verilen değerin giderek artması bu sosyolojik ve kültürel dönüşümlerin başında geliyor. Daha eşitlikçi kültürel değerlerle yetişen kız çocukları, tam da feminist hareketin arzu ettiği gibi, öz değerini ve özerkliğini kazanabiliyor, yaşam tercihlerine, bedensel sınırlarına yönelik doğrudan ya da dolaylı müdahalelere karşı farkındalığı çok daha yüksek ve özgürlük istencinin çok daha baskın olduğu yetişkinler olma potansiyeli taşıyorlar. Bu kültürel dönüşümlerin henüz çok başında olduğumuzu, yakın gelecekte bu eşitlikçi kültürün yansımalarını çok daha fazla hissedeceğimizi düşünüyorum. Eşitlikçi değerle büyümeyen, hatta şiddetin değişen biçimlerine maruz kalan gençler ise yaşadıkları deneyimin adını koyabilecekleri, şiddet döngüsünden çıkmanın yollarını daha kolay keşfedecekleri bir feminist karşılaşmalar ekolojisine doğuyorlar.

Merkezi örgütlerden merkezsiz ağsallığa…

Bildik anlamda örgütlülüğün form değiştirmesinin bir nedeni emek ve çalışma rejimindeki yapısal dönüşümler, sosyolojik ve kültürel birtakım değişimler ve tüm bunların yarattığı öznellik biçimleri ise diğer nedeninin bizzat Türkiye’de feminist örgütlerin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan sebepler olduğunu söyleyebilirim. Öncelikle şunu belirterek başlamak istiyorum. Hem anket hem de derinlemesine mülakata katılan görüşmecilerimin tamamına yakını feminist örgütlülüğün oldukça önemli olduğunu düşünüyor. Buna rağmen bildik anlamda örgütlenme pratiklerine mesafeli olduklarını belirtiyorlar. Bu mesafenin sebebi bağımsız feminist örgütlerde yer almış ve bu örgütlerde hiç yer almamış kadın+’lar için farklılaşıyor. Bağımsız feminist örgütlerde yer almış görüşmecilerimin anlatılarında tekrar eden temaları şu şekilde sıralayabilirim: idealize politik beklentiler ve bu beklentileri yerine getiremeyenlere yönelik yargılayıcı tutum ve davranışlar; çoğulcu ve demokratik karar alma mekanizmalarının işletilmesi konusunda yaşanan sıkıntılar; örgütlü pratiğin belli sınıfsal ve entelektüel ayrıcalıklara sahip kadınların ritimlerine göre şekillenmesi; bilgi, deneyim, yaş, sınıfsal ve kültürel sermayenin neden olduğu hiyerarşiler; feminizm dışı politik eğilimlerin ve bunların neden olduğu yerleşik kabullerin yarattığı gerilim. Feminist örgütlerin iç dünyasındaki bu sorunlar akademik literatür için yeni olsa da örgütlerin kendisi için oldukça tanıdık sorunlar.

Benim esas önemli bulduğum nokta ise feminist örgütlerde hiç yer almamış genç kadınların örgütlenmelerine engel olacak bir politik kültür ve bu kültürün neden olduğu olumsuz duygulanımlar. Bu duygulanımların en başında eksiklik ve yetersizlik duygusu geliyor. Gençler örgütlü bir aradalığın yüksek teorik ve politik kapasite, deneyim ve cesaret gerektirdiğini düşünüyorlar. Çoğu bu kapasiteden yoksun olduğunu düşündüğü için geri durmayı tercih ediyor. İlginç olan ise, bu yetersizlik duygusunu dile getirenlerin kadın araştırmalarında yüksek lisans ve doktora yapan, editörlük, çevirmenlik gibi kültür dünyasına dair meslekler icra eden, feminist gece yürüyüşlerine katılan ve bulundukları alanları feminist bir anlayışla dönüştüren kadınlar olması. Buna rağmen kendilerini eksik ve yetersiz hissetmelerinin Türkiye’de tarihsel olarak feminist politikanın icra edilme biçimi ve politik kültürden kaynaklı bir dizi dinamikle ilgili olduğunu söyleyebilirim. Örgütlerin kapandığı 2010 sonrası dönemde politikleşmeye başlayan ve dolayısıyla önceki dönemin feminist örgütleriyle karşılaşmamış gençler için durum değişiyor. Dijitalleşmenin de etkisiyle Feminizm tabana doğru yayılıp merkezsizleştikçe kadınların ve LGBTİ+’ların feminist politikayla ilişkilenme biçimleri değişmekle kalmıyor aynı zamanda ilişkilenmelerini engelleyecek (negatif) duygu durumları ortadan kalkmaya başlıyor.

20. İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü

Peki yeni genç özneler feminist politika ile nasıl ilişkileniyorlar, feminist politika kendisini nerelerde, hangi formlarda ortaya koyuyor?

Bu tezde feminist hareketin dar bir aktivist çevrenin sınırlarının ötesine geçip, merkezsiz bir taban hareketi şeklinde gündelik hayatın içinde yayılmaya başladığını savundum. Gündelik hayatta “moleküler” feminist bir devrim yaşandığını iddia ediyorum: Sessiz, uzun süreli fakat her tarafa yayılan bir devrim… Kadınlar bedenleri ile kurdukları ilişkilerde, aileleri ile olan ilişkilerinde, işyerlerinde, okullarda, ebeveynlik pratiklerinde ve gündelik hayatlarının diğer bütün alanlarında feminist bir oluşun içinden geçiyorlar.

Bununla beraber, özellikle geçmişte sol/sosyalist örgütlerde bulunmuş orta yaş üstü feministlerin bu oluş biçimini olumlamayıp, feminizmin bireyselleşmesi ile eş değer tuttuklarını gözlemledim. Bunda yine tarihsel olarak politikanın apriori kategoriler, tanımlar ve püriten varsayımlar, kamusal görünürlük üzerinden şekillenmiş olmasının etkisi olduğunu belirtmek isterim.

Derinlemesine mülakatlarda genç kuşakların feminizmle ilişkilenme biçimlerini anlamaya çalışırken ilk bakışta adına bireysellik denilebilecek söylemlerle çokça karşılaştım. Ancak mülakatı derinleştirip çok daha kapsamlı sorular yönelttiğimde aslında bireysellik ile anlatılmak istenen tekil/özerk var oluşlarını koruma arzusu ile ilişkili. Gençler, tekil var oluş biçimlerine alan açılmadığı bir aradalık formlarına mesafe almak istiyorlar. Daha da önemlisi, en bireysel söylemlerin bile mülakatın bir noktasında “biz” diline dönüştüğünü, görüşmecinin bir noktada kendisini kolektif feminist bedenin parçası olarak tarif etmeye başladığını gözlemledim. Dolayısıyla gençlerin feminist politika ile ilişkilenmeleri bir çırpıda bireysellik ile tarif edilemeyecek derecede çok katmanlı. Daha da önemlisi, bu kadınlar kendilerini sadece hayali bir kolektifin parçası olarak tahayyül etmiyor aynı zamanda bildik anlamda adına örgüt diyemeyeceğimiz küçük veya orta ölçekli ağların parçası oluyorlar. Öncelikle, hepsinin istisnasız olarak sadece kadınlardan oluşan ve orada özel hayatı, feminizmi konuştukları yakın arkadaşlardan oluşan WhatsApp grupları var. Bu yakın arkadaş gruplarından oluşan WhatsApp grupları dışında çoğunun aynı zamanda orta ölçekli ya da çok daha geniş grupların parçası olduklarını gördüm. Bu gruplar, yatay ve hiyerarşik olmayan bir şekilde birbirine bağlı olmaları anlamında “rizom” özelliği gösteriyorlar. Tek bir feminist kökten (belirli merkezler, örgütler, platformlar) türemeksizin, her grubun kendisi tek başına özerk bir merkez haline geliyor. Böylece merkezin olmadığı ya da çoklu merkezlerin olduğu bir feminist hareket belirmeye başlıyor. Gündelik yaşam içinde her yöne doğru genişleyen bu merkezsiz ya da çoklu merkezli gruplar patriyarkal bir kültürü, etkisini belki uzun vadede görebileceğimiz ve hiçbir zaman tam olarak ölçemeyeceğimiz bir biçimde dönüştürüyorlar. Bu gruplar, bu dönüştürücü gücü belli bir siyasi merkezden değil, kendi aralarındaki sonu gelmeyen, düzensiz, çizgisel olmayan etkileşimlerden alıyor. Bu gruplar başlangıçta her ne kadar spesifik bir tema etrafında bir araya gelseler de bir süre sonra grup içi etkileşim çok daha geniş bir bağlama taşınıp bir tür bilinç yükseltme grubu gibi işleyen, özel alanın politikasının konuşulmaya başlandığı ve patriyarkal ve neoliberal güçsüzleştirmelere yönelik bir dayanışma ve bakım etiği geliştirdikleri bir forma evriliyor. Kesintisiz olarak deneyimlerin paylaşıldığı, feminist jinekolog, feminist avukat, feminist psikolog, feminist ev arkadaşı arayanların, iş arayanların birbirlerine danıştıkları, ülke gündeminin konuşulduğu, sosyal medya ve sokak protestoları için organize oldukları ve böylece feminist bir güçlenmenin her formunun deneyimlendiği mecralar olarak iş görüyorlar. Dolayısıyla kitlesel eylemlerin arkasında bu gruplar aracılığıyla gündelik hayata yayılmış küçük, sessiz, algılanamaz etkileşimlerin ve karşılaşmaların yattığını söyleyebilirim. Tezimde, algı eşiğine çıkarılması oldukça güç bu sessiz etkileşimlerin izini sürmeye çalıştım. Politik ajandamız çoğunlukla hükümet söylemleri ve düzenlemeleri ve bunlara karşı mücadele eden kadın platformları etrafında şekillenirken, gündelik hayata gömülü bu sessiz, görünmez pratiklerin yıkıcı ve dönüştürücü potansiyelinin ihmal edildiğini düşünüyorum. Kadınların kolektif bir aradalıkları sadece kendi aralarında oluşturdukları farklı büyüklükteki gruplarla sınırlı kalmıyor. Dijital dünyanın sağladığı imkân sayesinde aynı zamanda küresel düzeyde gerçekleşen protestoların da bir parçası olabiliyorlar. Dolayısıyla feminist hareket söz konusu olduğunda bireysel olan ile kolektif olan arasındaki ikiliğin ortadan kalktığı, bireysel olan ile kolektif olan arasında sürekli çeşitlenerek çoğalan kesintisiz bir akışın söz konusu olduğu yeni bir ilişkilenme formu beliriyor.

Türkiye’de SFK ve Amargi gibi bağımsız feminist örgütlerin eş zamanlı kapanmasının tesadüfi değil, feminist harekette paradigmatik bir dönüşüme işaret ettiğini düşünüyorum. Bildik anlamda feminist örgütlü formun yazı boyunca bahsini ettiğim ekonomik ve toplumsal hayattaki yapısal dönüşümler, küresel ölçekli dijitalleşmeyle gelen dönüşümler ve bu dönüşümlerin yarattığı öznellik ve karşı-öznellik biçimlerine karşılık gelebilecek bir form olmaktan çıkmaya başladığını söyleyebilirim. Bu açıdan belli türden politik öznelere seslenmek üzere oluşturulmuş; belirli bir politik ajanda etrafında bir araya gelen; benzer sosyal profillere sahip kadınlardan oluşan merkezi örgütlenme formunun sona erdiğini, artık etkili ve dönüştürücü olma niteliğini yitirdiğini öne sürüyorum. Bundan sonraki dönemde feminist politika yapma biçimlerinin çerçevesinin kesin bir şekilde tespit edilmesi mümkün olmasa da açığa çıkacak yeni politik formların mevcut ağsal olarak birbirine bağlanmış çokluğun içinden gelişen farklı politik deneylerle şekillenmekte olduğunu söyleyebilirim. Açığa çıkan bu yeni deneyimlerin bir apolitiktik ya da örgütsüzlük biçimi değil, belirmekte olan yeni bir feminist mücadeleler dizisinin değişken formlarının icat edildiği aktif bir yaratım sürecinin ifadesi olduğunu düşünüyorum.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × 5 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.