Türkiye’deki Feminist Gece Yürüyüşü geleneğinin 23. yılında, deneyimlediğimiz ilk 8 Mart’tan bahsetmek istiyoruz.

New York’ta Triangle Gömlek Fabrikası’nı 1911 yılında bir 25 Mart günü alevler sardı ve 129 kadın yanarak hayatını kaybetti. Yaklaşık 40 bin kadın, daha iyi çalışma koşulları talep etmek için greve gitti ve polisle karşı karşıya geldi. Polis, içinde 129 kadın işçinin bulunduğu fabrikanın kapısını kilitledi ve önüne barikatlar kurdu. Bu yangının kıvılcımları, dünyanın dört bir yanındaki kadınların büyük bir dayanışmayla sahiplendiği daha büyük bir direnişi ateşledi.

1921’de Komünist Enternasyonal, 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü olarak ilan etti; 1977’de Birleşmiş Milletler de bunu resmileştirdi. Türkiye’de ise 2003 yılında Taksim’de ilk Feminist Gece Yürüyüşü düzenlendi. Başlangıçta yaklaşık 100 feminist kadının ABD’nin Irak işgalini protesto etmek için bir araya gelmesiyle başlayan bu gelenek yılların geçmesiyle binlerce kadının farklı konular için seslerini duyurabildikleri ve diğer kadınlarla dayanışma gösterdikleri bir alana dönüştü.

Binlerce kadının bir araya gelerek kolektif bir direniş göstermesi devam eden sürekliliğin ve bir arada kalmanın gücünü bugün bize hatırlatmaya devam ediyor. Ayrıca, sadece kadın haklarını değil, aynı zamanda toplumda çeşitli nedenlerden dolayı günlük hayatta dezavantajlı konuma getirilen kesimlerin haklarını içermesiyle oldukça kapsayıcı.

Bu geleneğin Türkiye’deki 23. yılında, deneyimlediğimiz ilk 8 Mart’tan bahsetmek istiyoruz.

8 Mart’a katılmaya heyecanla karar vermiştik ama daha önce herhangi bir protestoya katılmadığımız için bizi neyin beklediğini bilmediğimizden bazı endişelerimiz vardı. 8 Mart’tan bir gün önce İstanbul Valiliği; Taksim, İstiklal Caddesi ve Sıraselviler Caddesi’ndeki tüm etkinlikleri yasakladı. Günün sabahında ulaşım iptallerine dair haberleri gördük. Çocukluğumuzdan beri internette veya televizyonda gördüğümüz Feminist Gece Yürüyüşü haberlerinde benzer durumlar hep yaşandığı için bu bizi şaşırtmadı. Sıraselviler’e gitmek için yola çıktığımızda, polisin bölgeye barikatlar kurup ablukaya aldığı haberlerini okudukça birbirimize bakıp “Oraya varabilecek miyiz?” diye düşündük. Bu yüzden, alana ulaşma şansımızın olması için elimizden geldiğince hızlı hareket etmeye çalıştık.

Yürüyüşe katılacak olan diğer arkadaşlarımızla hangi yolların güvenli olduğu, nerelerden kaçınmamız gerektiği konusunda haberleştik. Ulaşım iptalleri 14.00’te başladı, bu yüzden bazı insanlar erkenden gidip çevredeki kafelerde bekledi. Ama bizim için bu mümkün değildi, bu yüzden birimiz gerilse de farklı yollar bulmaya çalıştık. Açık yolları öğrenebilmek için FGY’nin Instagram hesabından onlarla iletişime geçip güncel durumdan haberdar olabilmek için dışarıya kapalı bir haberleşme kanalına alındık.

Saat 17.00 civarı Beşiktaş’a vardık. Sanki zaman peşimizden koşuyordu ve geçen her saniyeyle Sıraselviler’e ulaşma ihtimalimiz azalıyor gibiydi. Etrafımızdaki insanlar Taksim’e Kabataş’tan ulaşmanın güvenli bir seçenek olduğunu söylediler, biz de o yolu kullanmaya karar verdik. Büyük bir heyecan ve yorgunlukla meşhur Beşiktaş-Taksim yolunu tırmanmaya başladık. Ne kadar yorgun olsak da alana olabildiğince erken varmak için birbirimizi motive etmeye çalışıyorduk; bu, bizimle polis barikatları arasında bir savaş gibiydi.

Taksim’e vardığımızda polis tarafından insanların toplanmasını engelleme amaçlı kurulan ve uzunluğu Diyarbakır Surları’yla yarışabileceğine inandığımız bir bariyer kurulmuş olduğunu gördük. Bariyerleri ilk gördüğümüzde “koruma” adı altında yapılan bu gereksiz önleme karşı birimiz öfkelenmiş, birimizse alana ulaşamayacağımız düşüncesiyle endişelenmeye başlamıştı.

Taksim’e yaklaştıkça gözlerimiz aynı amaçla orada olan diğer kadınları aramaya başladı. Elinde mor renkli katlanmış bir poster tutan birisiyle karşılaşınca biraz rahatladık. Onunla oraya nasıl ulaşabileceğimizi konuşmaya başladık. Onun da ilk 8 Mart’ıydı ve benzer korkuları paylaşıyorduk, gördüğümüz diğer mor pankartlı ve kıyafetli kadınlara katıldık ve onlar bize yol gösterdiler. Bir kadın, polislerden biriyle konuşup başka bir polisin bizi içeri alacağını söylediğini belirtti ve sonunda barikatlardan ilkini geçebildik. Açıkçası üç dört farklı barikattan daha geçmek zorunda kalacağımızı tahmin etmemiştik.

Tanıştığımız kadınlarla sohbet etmeye başladığımızda uzun yıllardır feminist gece yürüyüşlerinin bir parçası olduklarını, biber gazına maruz kalmaktan gözaltına alınmaya kadar alanda çeşitli zorluklar yaşadıklarını öğrendik. Bize hiç biber gazına maruz kalıp kalmadığımızı sordular ve kalmadığımızı söyleyince şaşırdılar. Onların bu cevaba şaşırması bizi ayrıca şaşırtmıştı çünkü bunun yürüyüşlerde bu denli normal bir tecrübe olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktu.

Polisin etrafında yürürken bazı kadınlar pankartlarını saklayıp saklamamaları gerektiğini tartışıyordu. Bir kızın pankartını gizlemesine yardım ettik ama gerek olmadığını gördük çünkü polis pankartları ancak bir sonraki barikatta kontrol ediyordu. Daha önce hiç tanımadığımız insanlarla şakalaşıyor ve gülüyorduk. Yürümeye devam ederken içlerinden birisi yüzümüze sürmek için mor sim isteyip istemediğimizi sordu ve tabii ki bir saniye bile düşünmeden kabul ettik. Simi yüzümüze sürdüğümüzde içimizde sadece biz ve diğer kadınların arasındaki o bağı hissetmemizin huzuru vardı. Alandaki her kadın kendi sıradışı makyajıyla “orada” olmayı kendince temsil ediyor ve herkesin bu konudaki ciddiyet ve özenini sadece sloganlarıyla değil, giyimleri ve makyajlarıyla da öne çıkarıyordu.

Başta iki kişiydik, sonra üç, ardından yedi ve sonunda Başkurt Sokak’a vardığımızda yaklaşık 100 kişiydik. Oraya vardığımızda kalabalıktan güç alarak çantamdan sakladığım mor atkımı çıkardım. O gün pankart hazırlayamamıştık ama en azından bunu yapabileceğimi düşündüm. Mor renginin bu direniş için “kadınların güçlenmesi”, “özgürlük” ve “bağımsızlık” gibi geçmişten gelen sembolik anlamları olduğundan mor rengi hem pankartlarda hem de insanların giyim ve makyajlarında çoğunluktaydı. Seneye bu yürüyüşe katıldığımızda kendimizi diğerleriyle daha iyi bağ kurmuş hissedebilmek için makyajımızı oldukça sıradışı yapacağımıza ve o günün ruhuna uygun giyineceğimize dair kendimize söz verdiğimizi hatırlıyoruz.

Polis, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Başkurt Sokak’tan Sıraselviler’e çıkan merdivenlerin başında barikat kurmuştu. Boğazımız ağrıyana kadar “Aç! Aç!” diye hep bir ağızdan slogan atmaya başladık. Yine gergindim, Sıraselviler’e ulaşamayacağızdan korkuyordum. Yürüyüş mesafesi sadece dört dakikaydı ama oraya varmamız yarım saat kadar sürdü.

Polis çantalarımızı ve insanların posterlerini aradıktan sonra o barikatı geçebildik. Birkaç barikatı daha geçtikten sonra, nihayet Sıraselviler’e ulaşıp oradaki diğer insanlarla birleşebildik. Çok kalabalıktı, alandaki diğer kadınlarla dirsek dirseğeydik.

Daha doğrusu, alanda sadece kadınlar yoktu. Kalabalık, LGBTQ+ları, çocukları da içeriyordu. Polisler dışında alanda tek tük cisgender erkekler de vardı. Ayrıca, yürüyüşe katılanlar arasında yaşça büyük kadınlar da vardı; kimileri alanda düdükleriyle kimileri de evlerinin pencerelerinden katılıyordu. Bazı insanlarsa alkışlayarak, sloganlar atarak veya enstrümanlarıyla evlerinden destek oluyorlardı. Bazı esnaf da izleyip destekte bulunuyordu. Bütün bu detaylar harika ve büyüleyici bir atmosferin oluşmasına katkı sağlıyordu.

Kalabalığa katıldık ve yürüyüşün başlamasını beklemeye başladık. Normalde kalabalıklardan korksak da kendimizi bu alanda güvensiz hissetmedik. O büyük kalabalıkta birbirimizi kaybetmemek için tüm gece el ele yürüdük.

Kalabalığa girer girmez, birçok farklı renkte, mesajda ve dilde çok sayıda posterle karşılaştık. Çoğu; kadınların temel mücadeleleri, toplumsal cinsiyet eşitliği, LGBTQ+ hakları, politik direniş ve sosyal adaletle ilgiliydi. Ama aynı zamanda arkasında mesaj barındıran esprili pankartlar da vardı. Pankartlar çoğunlukla Türkçeydi ama Kürtçe, Arapça ve İngilizce olanlar da vardı.

Pankartların yanı sıra, diğer ana önemli olay sloganlardı. Pankartlarını gururla kaldıran kalabalık aynı anda sloganlar atıyordu. “Asla yalnız yürümeyeceksin”, “Jin, Jiyan, Azadî”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”, “Dolapta zıkkımın kökü, sokakta isyan var”, “Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz”, “Katil devlet gidecek, biz kalacağız”, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “Yaşasın kadın dayanışması!”

Yürürken çok yorulduğumuzdan Çağdaş Börek adında bir yere girip yiyecek-içecek almaya ve tuvaleti kullanmaya karar verdik. Çalışanlarla konuştuğumuz sırada her sene 8 Mart’ta bir sürü insanın dinlenmek için buraya geldiğini öğrendik. Tuvalet için uzun bir sıra olduğundan, Nisa sırayı beklerken ben de terasta oturarak telefonumu şarj edip biraz enerjimi topladım. Sonrasındaysa börek ve çay sipariş edip yürüyüşümüze devam ettik.

Kalabalığın içinde yürürken ve bir yandan da bu sloganları haykırırken üzerinde “feminist isyan” yazan sarı büyük kumaş pankartı taşıyan diğer kadınlara katıldık. Megafonla sloganları başlatan bir kadın vardı, biz de hep bir ağızdan tekrarlıyorduk. Ayrıca, erkek şiddeti sonucu kaybettiğimiz kadınları ve çocukları da andık; isimlerini yüksek sesle, saygı ve hüzünle haykırdık.

Pankartı beraber dalgalandırıyor, sloganlara eşlik ediyor ve bu günün önemini beraber hatırlayarak yürüyorduk. Kısacası “biz” olma hissini iliklerimize kadar hissediyorduk. Kız kardeşliği ve feminist bağı sonuna kadar hissettiğimiz bir geceydi.

Sondaysa hep beraber Ajda Pekkan’dan “Sana Ne Kime Ne?” şarkısını söyledik ve geceyi noktaladık. Bu şarkı benim favori Türkçe şarkılarımdan biri olduğundan diğer kadınlarla beraber söylemek heyecan vericiydi.

Ardından kapanış konuşmasıyla yürüyüşün bittiği, alanı terk edebileceğimiz duyuruldu. Biz sorunsuz bir şekilde ayrıldık ama polis yaklaşık 200 kişilik bir grubu ablukaya aldı ve ablukadaki 112 kişi hiçbir açıklama yapılmadan gözaltına alındı.

Durağa doğru yürürken yaşlı bir adamla karşılaştık ve polisin biber gazı sıkıp sıkmadığını sordu. Sıkmadığını söylediğimizde “Biber gazı yemeden tadı çıkmaz ki” deyip güldü. Bu soruyla ikinci kez karşılaştığımızdan bir sonraki sefere biber gazını yemeden dönmeyeceğimize dair birbirimize söz verdik.

Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, kadınların önüne kurulan barikatlar hâlâ aynı. O meşhur şiirden bir dizeyi anmadan edemiyoruz: “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti. Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti.” Tarih boyunca, patriyarkal sistem ve mekanizmaları farklı yerlerde ve farklı bağlamlarda kadınların varlıklarını ve seslerini bastırmaya çalıştı ancak kadınların dayanışması, direnişi ve isyanı da bir o kadar güçlü, hatta bir gün öncesinden daha da güçlü olmaya devam ediyor.

Bu bizim ilk 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’müzdü ama son olmayacak. İlk kez “Asla yalnız yürümeyeceksin” sözünün anlamını kalbimizin en derininde hissettik. Kadınlar birlikte kaldığı, birlikte direndiği ve birlikte mücadele ettiği sürece, hiçbir barikat bizi yıldıramaz.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.