Yıllardır kendimce emek verdiğim feminist mücadele, kendimle olan ilişkimi tekrar tekrar
düşünmemi sağladı. Feminizmle hayata baktığımda -bir anlamda- kürtlüğümle yeniden
karşılaştım.

Bu sene yapılacak feminist gece yürüyüşü benim için diğerlerinden biraz daha farklı. Konu kürtlüğümle ilgili.
Diyarbakır’dan Ankara’ya göç ettiğimizde altı yaşında bir çocuktum. 90’lı yılların ortası olmalı. Türkçeyi daha yeni yeni öğreniyordum. Taşındığımız mahallede hepimizi birleştiren şey yoksulluktu ama bir alt kategoride kürt, türk, roman, karadenizli, göçmen, Ankara pavyon çalışanları falan diye uzayan bir liste var. Bu gruplar arasındaki gerilimler bu yazının konusu değil. Kürt olarak var olduğumuz ortamı kısaca betimlemek istedim sadece. Oraya bizden önce taşınmış uzak-yakın akrabalarımız olduğu için biz de kendimizi orda bulduk. Sanırım on-on beş haneli bir toplamdık ve tüm bu toplam içinde kürtlüğünü politik bir özne olarak yaşayan tek kişi babamdı. Diğerleri böyle şeylere pek dahil olmazdı ama kalabalık şekilde bize geldiklerinde herkesin dikkatli bir şekilde onu dinlediği anlar zihnimde hâlâ canlı.
Ankara Ulus’taki o mahallede beraber yaşadığımız Diyarbakırlılar kendisinde güç bulur bulmaz oradan kaçıp daha orta halli bir semte taşındı. Babam vefat edince ve “başımızda bir erkek kalmayınca” biz de taşınmak zorunda kaldık.
Mesafe olarak çok uzak olmasa da yaşam biçimi olarak oldukça uzak olan yeni semtimizde kürtlüğümüz yavaş yavaş silinmeye başladı. Zararsız ve makul bir kürt olduğuma herkesi ikna edebilmek için okula ilk başladığım andan itibaren hep akıllı, çalışkan, sessiz ve görevlerini eksiksiz yerine getiren bir öğrenci oldum. Benim ve kardeşlerimin isimleri kürtçe olmasa, kürt olduğumuz okul arkadaşlarımızın da aklına gelmezdi sanırım. Babamın 90’ların başında binbir zorlukla kimliklerimize yazdırmayı başardığı isimlerimiz bize akran zorbalığı, küçümsenme, ayrıştırılma olarak bol bol döndü. Böylece kürtlüğümüz içeriden değil ama dışarıdan sabitlenmiş oldu.
Bugün aradan geçen yaklaşık yirmi beş yıldan sonra, dönüp o günlere baktığımda kürtlüğümüzün yavaş yavaş silinişini görebiliyorum. Galiba ilk kırılma anı ailedeki tek politik figür olan babamın kaybıydı. Sonrasında taşındığımız semtteki memur, orta halli, “başkent Ankara vatandaşları” olarak tanımlayabileceğim toplamın içinde yaşamak da üstüne düşeni yaptı. Silinmeye yüz tutmuş makul kürtlüğümüz artık bize sert çatışmalar yaşatmıyordu. Gündelik hayatın olağan parçası haline gelmiş “yumuşak” bir ırkçılıkla yaşamaya devam ettik. Derken patriyarkanın sert duvarlarına çarpmaya başladık ailenin kadınları olarak.
Bugün de dahil olmak üzere içinde yaşadığımız derin yoksulluğu en çok hissedenler ailenin kadınlarıydı sanırım. Göç ve yoksulluk yüzünden okula gidemeyen ve iş yaşamına katılamayan teyzelerim, kuzenlerim hayatlarının büyük kısmını evin içinde geçirdiler. Annem çocuklarıyla tek başına kaldığı için ve zaten öncesinde de politik bir kocanın peşinde yaşadığı için kamusal alana çıkabiliyordu. İş başa düştüğü için yani. Ama ailenin erkeklerinden izin almak söz konusu olamadığı için diğer kadınların tüm gün yaptığı şey evin içinde karşılıksız emek vermekti. Ben o zamanlar cinsiyetim henüz görünür olmadığı için, okuldan kalan zamanlarda dayılarımın yanında çalışıyordum. Dolayısıyla evin içi ve dışı nasıldır karşılaştırma imkanım oldu. Bunları gördükçe de ailemdeki kadınlar için daha da dertlendim. Derken benim de yaşım büyüdüğü ve çocukluktan genç kızlığa geçtiğim için halk pazarı esnaflık kariyerim de yarıda kaldı.
Lise son sınıfa geçmek üzereyken talihsiz bir olay yaşadım. Daha önce de bahsettiğim gibi Diyarbakır’dan tanıdığımız birçok aile ile aynı mahallede yaşıyorduk. Dolayısıyla diğer evlerde de kadınlar ne yaşıyor gözlemleyebiliyordum. Benim payıma düşen de pek farklı olmadı ama nasıl oldu bilinmez ben isyan ettim. Bu küçük çaplı isyanla beraber feminizmle tanıştım desem yeridir. İlk tanışma anından hemen sonra feminist olmadım tabii. Klişe olmasını göze alarak şöyle tanımlayacağım; toprağa tohum ekilmesi gibi bir şeydi. Çok sonradan filizlendi. Uzun yıllar anlamadım, adını koyamadım ama hayata, olan bitene, insanlara daha farklı bir açıdan bakmaya başladım. İstanbul’a gelip üniversite okudum. Her şey çok zor olduğu için tek yapmaya çalıştığım hayatta kalmaktı. Okulun bitişi, işsizlik, esnek ve güvencesiz işler, sürekli şiddet tehdidi derken zaman akmaya devam etti. Otuz yaşıma yaklaştığım zamanlarda ancak cesaret ettim ve feminist mücadeleyle tanıştım.
Feminist olmakla feminist bir politik hayat sürmek birbirinden farklı. Ben politik bir özne olarak feminist mücadelenin içinde var olmayı denedim. İyi ki de öyle yaptım. Hayatın her alanında olduğu gibi burada var olmak da oldukça zor ve emek istiyor. Böyle bir hayatta da hayal kırıklıkları, neşe, keder ve diğer her şey var. Ama galiba benim için en etkileyici tarafı uyanık olmak. Kendime karşı, içinde yaşadığımız sisteme karşı, yeri geldiğinde en yakınlarımıza karşı uyanık olmak. Şeyleri tekrar tekrar düşünmek, görünmeyen taraflarını görmeye çalışmak, başka türlü nasıl olabilirdi diye düşünmek… Buna kürtlüğüm de dahil.
Bu sene feminist gece yürüyüşüne hazırlanırken feminist bir özne olmakla kürt olmak üzerine düşündüm. Diyarbakır’dan Ankara’ya oradan İstanbul’a doğru açılan, genişleyen kişisel hikayemde kürtlüğümle bağım hiç kopmadı ama bu gittikçe silikleşen sessiz bir bağ oldu. Gözüm, kulağım hep açıktı ama politik bir özne olarak kürtlüğüm nereye düşüyordu uzun uzun düşünmedim.
Yıllardır kendimce emek verdiğim feminist mücadele, kendimle olan ilişkimi tekrar tekrar düşünmemi sağladı. Feminizmle hayata baktığımda -bir anlamda- kürtlüğümle yeniden karşılaştım. Feminizm, eyleme gücümü artıran (Spinoza’cı anlamda) neşe veren bir karşılaşma anıdır benim için. Seneler önceki bu karşılaşmanın bende yarattığı değişimle, dönüşümle beraber politik kimliğimin kürt parçasıyla tekrar bağ kuruyorum bugün. Anadilimi (gerçek anlamda) öğrenmeye çalışarak, silikleşen bağları onarmaya başladım. Bunun uzun ve zorlu bir yolculuk olacağının farkındayım.
Sömürgecilik de patriyarka gibi bize sınırları belli ve katı kalıplar biçiyor. Bizi onlara sığdırabilmek için elindeki bütün araçları ve gücü de kullanıyor. Bize kalan seçenekler kısıtlı; ya kendimizi eğip büküp o kalıplara sığmaya çalışırız ya da itiraz ederiz. İlk seçenek risk barındırmıyor gibi görünebilir ama onu seçmek zamanla canlılığını yitirmek, kendinden ve başkalarından kopmak demek. Ben itiraz etmeyi ve politik bir özne olmayı seçiyorum. Evet riskli ve zorlu olduğunu kabul ediyorum ama güvende yaşama yanılgısındansa eşit ve özgür olduğumuz bir hayat için mücadele etmek daha iyi bir fikir değil mi? Bence kesinlikle öyle.
Her sene olduğu gibi geçtiğimiz 8 Mart’tan bugüne, elimden geldiği kadar bu mücadelenin bir parçası olmaya çalıştım. Erkek şiddetine, savaşa ve yoksulluğa karşı feminist isyanı büyüten kadınlar olarak bu seneki feminist gece yürüyüşüne hazırız. Pankartımızın her harfini beraber kestik biçtik, beraber diktik. Orada da yazdığı gibi kurtuluşumuz feminizmde.
Hayatlarımızı, dilimizi, kimliğimizi, arzumuzu, kararlarımızı yok sayan bu düzenden kurtuluşun feminizmle olacağına gönülden inanıyorum. Seneye buna benzer bir yazıyı anadilimde yazmak dileğiyle.








