Mikrokredilerin yoksulluğu azalttığına, STK faaliyetlerinin sosyal sorunları çözdüğüne dair hiçbir veri olmamasına rağmen yayılmaya devam ediyorlar. Burada güçlenen kadınlar değil para oluyor.

Enformel ekonomi devlet tarafından denetlenmeyen, vergilendirilmeyen, sosyal güvenlik gibi haklar olmaksızın yapılan ekonomi faaliyetleridir. Bunu metaların, hizmetlerin ve mübadelelerin bu kurallar dışında yapıldığı bir sosyal alan olarak düşünebiliriz.[i] Bu aynı zamanda cinsiyetli bir alan. Örneğin DİSK’in son verilerine göre genel kayıt dışı çalışma oranı yüzde 32,5 iken kadınlarda yüzde 41’dir. Ve genel olarak kayıtlı ücretli istihdam da giderek geriliyor.[ii] Neoliberalizmin saldırıları nedeniyle ücretli formel çalışmanın kendisinin başlı başına bir sömürü alanı haline geldiği gerçeğini bir yana bırakarak, enformel ekonomide kadınların rolünden bahsetmek istiyorum. Bunun için enformel ekonominin kadın emeği üzerinden genişlemesine hizmet eden iki mekanizma örneğini veriyorum.

Mikrokrediler, mikro işler, borçlu kadınlar

Bunlardan biri Bangladeşli iktisatçı Muhammed Yunus’un yoksul köylü kadınların acıklı hikâyelerini pazarlayarak tüm dünyaya yaydığı mikrokredi programları. Bu programların varsayımı şu: Bankaların kredi vermediği yoksullara cüzi miktarlarda kredi verilirse küçük ölçekli işler kurup yoksulluktan kurtulurlar. Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, hükümetler, kalkınma ajansları, şirketler, hatta bankalar elbirliğiyle bu inancı her yere yaydılar. Programların hedef kitlesi ise kadınlar oldu. Uygulayıcılara göre kadınlar hem herkesten yoksuldur hem de ‘her şeyden önce anne’ oldukları için ailelerin refahını sağlarlar. Bu yüzden krediler ağırlıklı olarak evli kadınlara veriliyor. Böylelikle hem kendilerini hem ailelerini yoksulluktan kurtaracakları, üstüne güçlenip girişimci olacakları iddia ediliyor.

Grameen tipi bu programlar doksanlardan sonra muazzam ölçüde genişledi. 2000’lerin ortalarında birçok Güney ülkesinde çökse de[iii] yayılmaya devam etti. Örneğin Türkiye’deki ilk örneği Diyarbakır’da 2003’te kurulan Türkiye Grameen Mikrofinans Programıdır (TGMP).[iv] Bu programdan kredi alan kadınlarla yaptığımız görüşmelerde[v] şunu görmüştük: Kadınların bir kısmı bin lirayı bile bulmayan bu krediyle temel ihtiyaçlarını (erzak, ev eşyası, ev tamiratı) karşılarken, bazıları evde ürettikleri dikiş nakış işlerini çok düşük fiyatlara satıyorlardı. Dolayısıyla bu mekanizma hem temel ihtiyaçlarına bile ulaşamayan yoksullar için bir nevi ‘refah programı’ işlevi görüyor hem de kadınları enformel ekonomiye dahil ediyor. Bu krediler aynı zamanda faiziyle birlikte geri ödendiği ve haftalık taksitlerle ödeme yapmak zorunlu olduğu için çoğu borçlanmıştı. Mikrokredi sistemini her şeyden önce finansallaşmanın genişlemesinin bir parçası olarak düşünmek gerekiyor. Bu, “insanları ekonomiye dahil etme”[vi] hedefi kenar mahallerdeki yoksul kadınlara kadar ulaşarak onları enformel ekonomi faaliyetlerine yönlendiriyor, piyasa ve borç sistemi ile buluşturuyor. Daha önce en fazla bakkaldan erzak aldığı için ya da komşusuna borçlanan kadınlar bu sistemin bir parçası haline geliyorlar.

Kalkınmadan demokrasiye yeni sihirli değnekler: STK’lar

İkincisi, mikrokredileri dağıtmaları için her yerde STK’lar kuruldu ya da mevcut olanlar bunun için teşvik edildiler. Ancak mikrokrediden öte, mesele sürekli genişleyen STK sektörüyle ilgili. Özellikle doksanlardan sonra dünyanın her yerinde, ama özel olarak Güney ülkelerinde ve eski sosyalist ülkelerde eşzamanlı bir STK patlaması gerçekleşti. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Yapısal uyum programlarının uygulandığı yerlerde kemer sıkma politikaları nedeniyle sosyal hizmetlerde ciddi kesintiler oldu, işsizlik ve yoksulluk arttı. Bu nedenle Dünya Bankası gibi kurumlar yoksullukla mücadele programlarını devreye soktular. Örneğin mikrokredi programlarını finanse etmek bunlardan biriydi. Diğeri ise yoksullara sosyal hizmetler dağıtmaları için STK’ları teşvik etmekti. Bu, devletin elini çektiği alanlardaki boşlukları STK’ların doldurmaya başlamasına neden oldu. Dolayısıyla mesele bir yönüyle neoliberal politikaların yükselmesiyle ilgili. David Harvey buna  “STK yoluyla özelleştirme”[vii] diyor. Birçok Güney ülkesinde STK’ların sosyal hizmet dağıtmasıyla devlet bu alandan büyük ölçüde çekildi. Örneğin Kenya’da doksanların sonuna gelindiğinde sağlık hizmetlerinin tamamına yakını STK’lar tarafından yürütülür hale geldi.[viii] Yine seksenlerden sonra ekonomisi dışa açılan Bangladeş’te STK’lar bir otorite ve “gölge devlet” haline gelecek kadar büyüdüler.[ix]

STK’lar diğer yandan Sovyetlerin ardından bir küresel sivil toplum rejimi kurma hedefiyle teşvik edildiler. Merkez ve Doğu Avrupa ülkelerinde ‘demokrasiyi geliştirme’ amacı, yine Türkiye’de AB üyelik süreci nedeniyle yaygınlaştılar. Temel olarak bu iki nedenle birçok yerde normalde ve eskiden hükümetlere verilen büyüklükte hibeler ve fonlar STK’lara verildi.[x] Dolayısıyla yeni bir örgüt tipi olmayan STK’lar çok işlevli, her derde deva bir mekanizma olarak görülüp yeniden formüle edildi. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, özel vakıflar, uluslararası kuruluşlar, hükümetler, hatta şirketlerin bir uzlaşmayla STK’ları fonlama nedenlerinden biri bu. Bu nedenle mesele çoğu kez neoliberalizmin genişlemesiyle bağlantılı olarak tartışılıyor ve bazılarınca yeni bir tür emperyalist model olarak görülüyor.[xi]

STK’lar, projeler ve kadın emeği

Bununla birlikte STK sektörü de cinsiyetli bir sektör olarak ortaya çıktı ve ‘kadın STK’ denen bir alt kategori oluştu. Bunun çok karmaşık bir bağlamı var. Ancak nedenlerinden biri, doksanlardan sonra Birleşmiş Milletler kadın konferansları ve kadınlara yönelik uluslararası mekanizmaların gelişmesiyle, hükümetlerden uluslararası kuruluşlara her yapının kendisini kadın sorunlarının tarafı olarak görmeye başlamasıydı. ‘İyi yönetişim’, kalkınma ve güçlü sivil toplum ideolojisi temelinde cinsiyet eşitliğine dair atılan her adım iyi bir imaj ve prestij, aynı zamanda finansal destek getirdiği için çeşitli yapılar cinsiyet eşitliği meselesini bağırlarına bastılar. Çünkü Dünya Bankası gibi yapılar da bir yandan cinsiyet eşitsizliğinin kalkınmanın önünde engeller oluşturduğuna dair rapor üstüne rapor yayımlıyordu. Bu yapıların bünyelerinde oluşturdukları kadın ve cinsiyet programlarında ortak çalışabilecekleri kadın örgütlerine ihtiyaçları ve talepleri arttı. Kadın örgütleri de bu yapılarla ilişkiler geliştirmeye başladılar. Her yerde uygulanan yoksullukla mücadele ve kalkınma projelerinin hedef kitlesi kadınlar olunca ‘kadın STK’ denen bu model daha fazla ön plana çıktı.

Bu eğilim proje ve gelir getirici faaliyet temelli çalışma tarzını güçlendirdi. Birincisi, STK’lar fonlu projeler aracılığıyla görece daha eğitimli ve orta sınıf kadınlar için ücretli çalışma olanakları yaratıyor. Çünkü dış fonlu projeleri uygulamak için belli bir uzmanlık ve yabancı dil bilgisi gerekiyor. Fon kuruluşuyla iletişimi sürdürmek, fonun nasıl kullanıldığının hesabını vermek, raporlar yazmak, tüm süreci koordine etmek son derece yorucu ve bürokratik süreçler gerektirdiği için bu başlı başına bir ‘iş’ türü oldu. Bazıları STK’lar yoluyla büyüyen bu çalışma tarzının sonucunda yeni bir uzman, profesyonel kadınlar/ femokratlar sınıfı oluştuğunu öne sürdüler.[xii] Bu çalışma biçimi hem formel hem enformel olabiliyor. Ancak ücretli bile olsa proje süreleri bir ya da birkaç yıllık olduğu için fon kesildiğinde kadınlar da işsiz kalıyor. STK’lar ayrıca ‘gönüllü’ denen ve çoğu zaman sömürülen emek biçimine de ihtiyaç duyuyorlar. Dolayısıyla ‘ücretli emek’ ile ‘gönüllü emek’ arasındaki gerilimler ve hiyerarşiler, fonlu çalışan örgütlerin önündeki en büyük sorunlardan biri.

Aynı zamanda bazı STK’lar yoksul kadınlar için gelir getirici projeler üretip enformel ekonominin genişlemesine de hizmet ediyorlar.[xiii] Neoliberalizmin bireysel güçlenme ve girişimcilik ideolojisi kolektif grup çalışmalarından ziyade, küçük gruplarla hedef odaklı çalışan dönemsel projeli STK’ları güçlendirdi. Örneğin bir projenin hedefi belli sayıda kadını gelir getirici faaliyetle buluşturmaksa, o sayıya ulaşılınca kadınların güçlendiği varsayılıyor. Burada temel olarak iki durum var. Birincisi doğrudan üretim temelli çalışan kadın dernekleri ve kooperatifleri 2000’lerden beri artıyor. Bu örgütler, üyelerinin de gelir elde ettiği yerler olabiliyor ve her zaman ‘yararlanıcı’ yoksul kadınlara yönelik projeler üretmeyebiliyorlar. Ancak yine de çevrelerindeki kadınlara ulaşarak onları da üretime kattıkları için etkilerinin daha geniş olduğu varsayılabilir. Bu örgütler son derece az kazancın elde edildiği, bazen aracıların ürünleri cüzi bir fiyata satın alıp yüksek miktarlarla firmalarla sattıkları, çoğunlukla sosyal güvencesiz, düzensiz, emek sömürüsüne açık çalışma biçimlerinin olduğu alanlar olabiliyor.[xiv]

Diğer durum doğrudan yoksul kadınlara yönelik gelir getirici projeler üreten kadın STK’lar ve başka kurumlarla ilgili. Bazen kadınların ürünlerini satmak için aracı oluyorlar ya da şirketlerin sosyal sorumluluk projeleri kapsamında kadınların yine parça başı üretim yapmalarını teşvik ediyorlar. Bazı kadın örgütleri ve kooperatifleri çok yoksul yerlerde çalıştıkları için kadınların iş talepleriyle karşılaşıyor ve buna yönelik formüller bulmaya çalışıyorlar. Yani kadınlar için STK’lar bir tür çalışma kapısı olarak görülüyor. Bazıları girişimcilik eğitimi veriyor, bazıları kadınları gelir getirici projelere katıyor. Yine kadınlara yönelik çalışmalar yapan çeşitli kurumlar yoksul kadınların enformel ekonomiye dahil olmasında önemli bir role sahipler. Bunlardan biri doksanlarda Güneydoğu Anadolu Projesi’ne bağlı kurulan ÇATOM’lar (Çok Amaçlı Toplum Merkezleri) örneği. Benim gördüğüm bir örnekte büyük ve ünlü bir hazır giyim firmasının sosyal sorumluluk projesi kapsamında kadınlara parça başı üretim yaptırılıyordu. Kadınlar bu firmanın gönderdiği tişörtlere boncuk nakış işleyip ortalama üç dört saat süren her bir parça için beş lira alıyorlardı.

Ekonomik faaliyetlerdeki ‘sosyal’ vurgusu: Ucuz emeği ve sömürüyü gizleme aracı

Mikrokredi programları ve bazı STK’lar kadınlar için esasında hem formel hem enformel çalışma alanları yaratsalar da ulaşılan kişi ve katılanların sayısı bakımından enformel çalışma biçimlerini güçlendiriyorlar. Örneğin bir projede ücretli ve sigortalı çalışabilecek kişi sayısı çok sınırlı oluyor. Ancak hedefleri daha geniş bir kadın grubuna ulaşmaksa, çok sayıda kişiyi gelir getirici faaliyetlere sokabiliyorlar. Yine mikrokrediler her ne kadar ‘işini kuran girişimci kadın’ propagandasıyla yaygınlaşsa da krediyle işyeri açan kadın sayısı çok az. Buradaki önemli meselelerden biri, bu mekanizmalar içerisinde gelir elde eden kadınların yaptıkları işlerin ekonomi faaliyeti olarak görülmemesi. Çünkü hem mikrokredi programları hem bazı STK faaliyetleri ‘sosyal güçlenme’ gibi normatif kavramlarla piyasaya sürülüyor. Kadınların evde ya da atölyelerde ürettikleri ve kimi zaman aracılar yoluyla ulusal ve uluslararası piyasalara arz edilip yüksek fiyatlara satılan ürünler ‘kadınların yararına’ ya da ‘kadın güçlenmesi’ diye meşrulaştırılıyor. Böylelikle firmaların sosyal sorumluluk projesi adı altında sosyal güvenlik haklarını vermeden çok ucuza kadın emeği sömürdüğü gerçeği maskeleniyor. Ekonomik faaliyetleri sosyal işlevi yönüyle ön plana çıkarmak her şeyden önce kadın emeğinin ucuzluğunu gizliyor. Kadınlar da yaptıkları iş maaşlı ve sosyal güvenceli olmadığı, geleneksel cinsiyet rolleriyle de bağlantılı olduğu için bunu ‘iş’, kendilerini de ‘işçi’ olarak görmüyorlar. Örneğin KEİG’in kadın kooperatifleri araştırmasında görüşülen kadınların kooperatifte yaptıkları üretimi bazen “iş gibi ama değil” olarak tanımlamaları bunun iyi örneklerinden biri.[xv] Üstelik kooperatifler yasal statü olarak STK’lardan farklılar ve ağır vergi yüklerine tabiler. Sosyal güvenceli çalışma ise kısıtlı.

STK’laşma ve projecilik meselesi

Son olarak bu meseleyi feminist politika açısından nasıl tartışmak gerektiği üzerine düşünebiliriz. Çünkü mikrokredi, fon ve proje feministlerin uzun süredir tartıştığı ve bir kısmının esastan itiraz ettiği konular. Bu, STK’laşma ve projecilik/ proje feminizmi eleştirisi olarak sürüyor. Kavramlar da bazen kestirme yollardan ve fazla soyutlanarak kullanılıyor. Burada mesele STK’nın kendisi, yani dernek ya da vakıf gibi formel/ tüzel kişilikli bir yapıya sahip olmak değil. Kuşkusuz formel örgütlerin kolektif ve komün gibi enformel yapılara nazaran daha zorlayıcı yanları var, çünkü kağıt üzerinde devlete bağlılar ve prosedürleri var. Ancak kadın örgütlerini, yapılarından ziyade kadın hareketlerine/ feminist hareketlere bağlanma biçimleri ve mücadeleye katkıları üzerinden düşünmek gerekiyor. Ben burada iktidar yapılarının teşvik ettiği türde bir STK’dan, Sonia Alvarez’e atıfla ‘STK’laşmış STK’[xvi] türünden bahsediyorum.

STK’laşma basitçe ve sadece STK sayısının artması ya da STK’ların dışarıdan fon alıp proje üretmesi değil. Fon almanın kendisi ilk etapta tartışılır ve eleştirilir, ama her proje yapan kadın örgütüne projeci ya da STK’laşmış örgüt denirse meseleyi tartışmak, bağlantılarını görmek imkânsız hale gelir. Bu kavramı, belli türde bir örgüt tarzı ve örgütlenme pratiklerinin iktidar yapıları tarafından teşvik edilmesi olarak görmek gerekiyor. Bu, yine Alvarez’in[xvii] dediği gibi neoliberal kurumların, fon kuruluşlarının ve hükümetlerin işbirliğine yatkın, uysal, apolitik ve belli işlevleri yerine getiren STK’ları teşvik etmeleriyle ilgili bir şey. Örneğin devlet yerine yoksullara hizmet götürmek, ‘cinsiyet uzmanı’ gibi hareket etmek, devletin sosyal programlarını uygulamak, yoksul kadınlar hakkında ‘bilgi’ üretmek, onları projelerin nesneleri haline getirmek STK’laşmadır. Bu istisna değil son derece yaygın ve kalıcı bir durum. Fon kesilir korkusuyla suya sabuna dokunmamak da, kadın sorunlarını ve cinsiyet baskısını bütün bağlamlarından koparıp bir yıllık projeyle çözülebilecek teknik bir meseleye indirgemek de STK’laşmadır.

Bu eğilimin yükselmesi iktidara meydan okuyan, uzlaşmayan, daha büyük bir dönüşüm hedefleyen radikal ve muhalif bir hareketin/ örgütlenmenin alanını daraltmaya, hatta massetmeye hizmet edebilir. Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya bunun sayısız örneği var. Bu mekanizmalar her şeyden önce yoksullara, özellikle kadınlara eğer çok çalışıp girişimci olurlarsa kendilerini kurtaracaklarını öğretiyor. Bunlar enformel ekonomiyi genişlettikleri gibi bir tür yönetme biçiminin de taşıyıcısı oluyorlar. Cinsiyet baskısının, yoksulluğun, işsizliğin kaynağını sorgulamayı engelleyerek bu sorunları yönetmeye hizmet ediyorlar. Güvenceli, iyi iş olanakları daraldıkça devlete yük getirmeyecek her tür enformel ekonomi faaliyeti bu yüzden destekleniyor. Mikrokredilerin yoksulluğu azalttığına, STK faaliyetlerinin sosyal sorunları çözdüğüne dair hiçbir veri olmamasına rağmen yayılmaya devam etmelerinin bir nedeni de bu. Daha sonra bunlar ‘kadınlarımız için’ propagandasıyla sermayeyi güçlendirmeye de hizmet ediyor. Tam da Julia Elyachar’ın[xviii] dediği gibi burada güçlenen kadınlar değil para oluyor. Bizim mesele etmemiz gereken asıl şeylerden biri bu tarz mekanizmaların yaygınlaşması ve kadın emeğinin yaygın kullanımına nasıl hizmet ettikleridir. ‘Kadınlar hiç yoktan para kazanıyor’ dediğimizde insanları yoksullaştırıp daha sonra onları yoksulluktan kurtarmaya çalışan Dünya Bankası’nın dilini onaylamış oluruz. Gelirlerin neden adaletsiz dağıtıldığını, en kötü ve güvencesiz işlerde neden kadınların çalıştıklarını, bunun erkek egemenliğiyle bağını ve ilişkisini sorgulamadan kadın emeğiyle ilgili politika üretemeyiz.

[i] Julia Elyachar, “Empowerment Money: The World Bank, Non-Governmental Organizations, and the Value of Culture in Egypt”. Public Culture, 14 (3), 2002, s. 496.

[ii] “Kayıtdışı patladı!” DİSK-AR İşsizlik Raporu-Nisan 2018, https://disk.org.tr/2018/04/kayitdisi-patladi-disk-ar-issizlik-raporu-nisan-2018/

[iii] Örneğin Hindistan ve Bangladeş gibi Grameen tipi programın ilk uygulandığı yerlerde mikrokredi borcunu ödeyemeyen birçok kişi intihar etti. Bununla ilgili “Hindistan’ın mikrofinans intihar salgını” başlıklı bir haber de yapılmıştı: http://www.bbc.com/news/world-south-asia-11997571

[iv] TGMP önce 2003 yılında Diyarbakır’da kuruldu, daha sonra Türkiye geneline yayıldı. 60 ilde 90 şubeyle faaliyet gösteriyor. 175 bin kadına 725 milyon lira mikrokredi dağıttı. Bu programlar Türkiye İsrafı Önleme Vakfı (TİSVA) bünyesinde kuruldu. TGMP’de beş çeşit kredi var: Temel, girişimci, hayvancılık, sosyal kalkınma ve iletişim. Temel kredi yüz ila bin lira arasında değişiyor. Faiziyle birlikte 46 hafta içinde geri ödeniyor. Bu programlar şöyle işliyor: Krediler ancak beş kişilik gruplar oluşunca kadınlara ayrı ayrı veriliyor. Bunun altında yatan mantık ‘sosyal teminat’ dedikleri şey. Kadınlar birbirlerinin borçlarından da sorumlu olacaklarına dair teminat veriyorlar. Haftalık borçlar ise bir ya da birkaç grubun toplandığı yerlerde elden veriliyor. Bu toplantılar geri ödemelerin garantiye alınmasında çok önemli role sahip. Herkesin önünde borcunu ödeyememe ‘utancı’ yaşamamak için kadınlar ne yapıp edip haftalık borçlarını ödüyorlar. Bu nedenle geri ödemeler yüzde yüzü buluyor.

[v] Semiha Arı ve Çağla Diner, “Neoliberal Ahlak ve Yoksulluk Kıskacında Batmanlı Kadınların Mikrokredi Deneyimleri”, Kadın/Woman 2000,  17(2), Aralık 2016.

[vi] Elyachar, 2002, s. 495.

[vii] David Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi, (İstanbul: Sel, 2015), s. 186.

[viii] World Resources Institute, 2002–2004: Decisions for the Earth: Balance, Voice, and Power, 2003, s. 85,  http://pdf.wri.org/wr2002_fullreport.pdf.

[ix] Lamia Karim, “Demystifying Micro-Credit: The Grameen Bank, NGOs, and Neoliberalism in Bangladesh” Cultural Dynamics, 20, 2008, s. 8.

[x] Örneğin 1994 yılında Avrupa Komisyonu Hindistan’da kalkınma ve çevre alanında çalışan STK’lara toplamda 14 milyon dolar fon verdi. Bu büyüklükte fonlar daha önce hükümetlere veriliyordu. Bkz. Alnoor Ebrahim, NGOs and Organizational Change: Discourse, Reporting, and Learning, (USA: Cambridge University Press, 2003).

[xi] Bu perspektifle yazılan birkaç önemli çalışma için bkz. Nanette Funk, “Women’s NGOs in Central and Eastern Europe and the Former Soviet Union: The Imperialist Criticism”, Femina Politica,1, 2006; Kristen Ghodsee,“Feminism-by-Design: Emerging Capitalisms, Cultural Feminism, and Women’s Nongovernmental Organizations in Postsocialist Eastern Europe”, Signs: Journal of Women in Culture and Society, 29 (3), 2004; Julie Hearn, “African NGOs: The New Compradors?” Development and Change, 38(6), 2007; James Petras, “Imperialism and NGOs in Latin America”. Monthly Review, 49 (7). 1997, http://monthlyreview.org/1997/12/01/imperialism-and-ngos-in-latin-america.

[xii] Bkz. Sabine Lang, “The NGOization of feminism: Institutionalization and Institution Building within the German Women’s Movements”  B. G. Smith (Ed.), Global Feminisms since 1945 içinde (New York/Londra: Routledge, 2002); LeeRay M. Costa, “Power and Difference in Thai Women’s NGO activism”, V. Bernal ve I. Grewal (Ed.), Theorizing NGOs: States, Feminisms, and Neoliberalism içinde, (Durham/Londra: Duke University Press, 2014); Victoria Bernal and Inderpal Grewal, “Feminisms and the NGO Form”, V. Bernal ve I. Grewal (Ed.), Theorizing NGOs: States, Feminisms, and neoliberalism içinde, (Durham/Londra: Duke University Press, 2014).

[xiii] Elyachar STK’ların enformel ekonominin temsilcileri ve küresel ekonomi politiğin çok önemli bir parçası olduğunu söylüyor. Julia Elyachar, Markets of Dispossessions: NGOs, Economic Development and State in Cairo, (Durhan/London: Duke University Press, 2005).

[xiv] KEİG’in kadın kooperatifleri ve üretim derneklerinin karşılaştığı sorunlar hakkında yayımladığı iki metin için bkz. “Kadın Kooperatiflerinde ve Üretim Derneklerinde Kadın Emeği” http://www.keig.org/?p=3585; “Kadın Kooperatiflerinin Çıkmazı: Az Kazanç Çok Vergi”, http://www.keig.org/?p=3583

[xv] KEİG, Türkiye’de Kadın Kooperatifleşmesi: Eğilimler ve İdeal Tipler, Araştırma Raporu, 2015, http://www.keig.org/?p=752

[xvi] Sonia Alvarez, “Beyond NGO-ization? Reflections From Latin America”, Development, 52(2), 2009.

[xvii] Alvarez, 2009.

[xviii] Elyachar, 2002.

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.