Kadın örgütlülüğünün şu an ülkede en güçlü muhalefet olduğu konusunda şüphe yok. Ancak bu örgütlülüğün 8 Mart’lara, 25 Kasım’lara ve konferans salonlarına sıkışmaması için de çaba harcamamız gerekiyor.

Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, en önemli yasal kazanımlarımız. Peki lehimize gelişen bu kanunlar şiddeti ne kadar önlüyor veya şiddetle mücadelemizde etkili oluyor mu? Hukuki güvencenin olmadığı bir dönemde en çok zorlandığımız şey, kadınları yasal hakları konusunda bilgilendirmek ve hukuki destek sağlamak dışında ne yapabiliriz‘i düşünmek. Çünkü profesyonel anlamda, kadın hakları alanında uzman ve iyi bir hukukçu olmak için sonrasını düşünmeye gerek duymazsınız. Şiddete maruz kalmış bir kadına hukuki danışmanlık yaptıktan sonra mesleki olarak yaptığınız iş takibi dışında bir çaba harcamadan hayatınıza devam ederseniz; kafanız yorulmaz, biraz etkilenirsiniz ancak göreviniz bittiği anda vicdanınız rahat devam edersiniz. Müvekkil-vekil ilişkisi dışına çıktığınız ve dayanışma geliştirip kadının yaşamından sorumlu hissettiğiniz anda bir çıkmaza girmeniz şüphesiz gerçeğin en sert hali.

İsteksizce hukuki destek talep eden, her gün gördüğü/duyduğu şiddet haberleri ile birlikte hukuktan medet ummayan ama yine de hukuki yolları denemek isteyen kadınlarla yaptığım görüşmeler üzerine düşündükçe; “neler yapabiliriz?”, “hukuksal destek nasıl geliştirilebilir?” gibi soruları çoğaltmaya başladım. Kendim ikna olmamışken ya da gelen sorulara veya eleştirilere cevap veremezken karşımdaki insana başka türlü nasıl destek olabilirdim? Gündemin belirleyicisi sisteme karşı argüman üretmek zorunda hissettiğimiz bir dönemde esasen uygulamadaki sorunlar, eksiklikler ve çözüm arayışları ile ilgilenmemiz aciliyet gerektiriyor. 6284 sayılı yasaya karşı her türlü muhalefet girişimine cevap vermek yerine bu yasanın uygulanması için gerekli toplumsal baskı ve bilinci geliştirmek zorundayız. Kadın örgütlülüğünün şu an ülkede en güçlü muhalefet olduğu konusunda şüphe yok. Ancak bu örgütlülüğün 8 Mart’lara, 25 Kasım’lara ve konferans salonlarına sıkışmaması için de çaba harcamamız gerekiyor.

Fail, kazanım saydığımız hukuk karşısında her geçen gün kendini geliştirirken sistem de aynı doğrultuda şiddetin meşrulaştırılmasına çanak tutuyor. Mesela yaklaşık 4 ay önce sosyal medya ve basında da yankı bulan erkek şiddeti vakasında, Kadıköy’de merkezi bir mahallede kadınları sistematik olarak taciz eden erkeğe karşı önleyici tedbir başvurusunda bulunan bir kadın müvekkilimin başvurusunun kabul edildiğine, ama aynı mahkemeden şiddet uygulayıcısı erkeğin de kadına karşı—üstelik kadının aldığı sürenin 2 katı daha fazla bir süre ile—önleyici tedbir aldığına şahit oldum. Aynı mahkemeden çıkan bu kararları açıklamak için “hukuk garabeti” demek bile hafif kalıyor. Yasanın yürürlüğe girmesi akabinde verilen lehte kararların yerini son zamanlarda yukarıdan gelen baskıların artmasıyla beraber tedbiri zorlaştıran ve ezbere verilen kararlar almaya başladı. Özensizce ele alınan şikayet dilekçeleri ya delil yetersizliğinden takipsiz bırakılıyor ya da  tedbir adı altında 1-2 ay süreli uzaklaştırma kararları ile geçiştiriliyor. Haliyle can güvenliğinden endişe eden kadının da hukuktan beklentisi kalmıyor. “Eşini/sevgilisini kıyma haline getirip köpeklerin önüne atmakla ve o köpekleri de doğrayıp kıyma yaparak insanlara yedirmek”le tehdit eden bir adamdan kurtulmak isteyen kadın da 6284 sayılı yasanın uygulanmadığı (gizlilik, kimlik değiştirme, sığınak…) bir hukuk mücadelesinin içerisinde yer almak istemiyor.

90’larda bilinç yükseltme hareketleriyle gelişen feminizmin bugün kadınların haklarından haberdar olmasını sağladığı ortada. Şikayet mekanizmalarına eskiye kıyasla daha rahat ulaşan ve haklarının bilincinde kadınların çözüm konusunda da bu kadar rahat olduğunu söylemekse güç. Yıllardır dillendirilen yeterli sayı ve kapasitede olmayan sığınak ihtiyacı ve etkin bir şekilde uygulanmayan yasalar kimi zaman kadınları sessizliğe gömüyor ve şiddeti, ölümden daha az tehlikeli olduğu gerekçesiyle, olağanlaştırıyor. İktidarın neoliberal muhafazakar politikaları kapsamında işleyen yargı yapısı ile aile kurumu varlığını devam ettiriyor. Ölümü gösterip sıtmaya razı etme hali “kutsal” aile yapısını ayakta tutuyor. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, olması gereken uygulamalar da karşımıza çıkabiliyor. Örneğin, Ankara 2. Aile Mahkemesi nadir olarak gördüğümüz ancak emsal nitelikte olmasını dilediğimiz bir karara imza attı ve bu karar geçtiğimiz günlerde basına yansıdı. Eski eşi tarafından bıçaklanan, halen ölüm tehditleri alan başvurucu kadının eski eşinin “…Alkol bağımlığı için ANATEM’e yönlendirilerek sağlık kuruluşunun tespiti doğrultusunda yatılı veya ayaktan uygun tedavi sürecine alınmasına; bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması ve tedavisinin sağlanmasına; gerekirse yatılı, gerektiği takdirde zor kullanılmasına, şiddete yönelik davranışları olan Veli A.’nın Öfke Kontrolü Programı’na katılmasının sağlanmasına; akıl hastalığı ya da psikiyatrik rahatsızlığı olup olmadığı, tıbbi olarak gerek duyulması halinde 6 ayı geçmemek üzere hastaneye de yatırılmak suretiyle gerekli incelemelerin yapılması ve tedavisinin sağlanmasına, gerektiğinde zor kullanmasına; 6 ay süreyle Veli A.’nın elektronik kelepçe ile takibine; hüküm olunan tedbirlere aykırı davranması halinde 3 günden 10 güne kadar zorlama hapsine tabi tutulmasına,” karar verildi.[i] Aslında bu kararla birlikte görüyoruz ki yasada kadının yaşam hakkını korumak için yeterli yasal düzenleme bulunmakta. Hatta yasada önleyici ve koruyucu tedbirler tahdidi olarak sıralanmamış ilgili kanun maddesine özellikle “benzeri” ifadesi yerleştirilerek hakimin kanunda yazılı olmayan benzeri başkaca tedbirlere de hükmedebilmesinin önü açılmış. Buna karşın 6284 sayılı yasada bulunan birçok hüküm mahkemeler tarafından uygulanmıyor ve şiddet uygulayıcılar her defasında ezbere tek bir hakimden çıkmışçasına aynı tedbirlere hükmediliyor. Oysa haberlere çıkmasına lüzum duyulmaması gereken bir konuda (haber değeri taşımasının nedeni kararın az rastlanır olma dolayısıyla ilginç bulunma kriterlerini taşıması) mevcut yasal düzenlemenin uygulanması, kadınların güçlenmesi ve cesaretlenmesi dolayısıyla şiddete karşı mücadele etmeleri için bir basamak. Ancak bu şekilde biz hukukçular başvurucu kadınlara gönül rahatlığı ile tedbir talebinde bulunmaları gerektiği ve hangi tedbirleri isteyebilecekleri konusunda danışmanlık yapabiliriz.

Öte yandan yukarıda yer alan mahkeme kararı, erkek şiddetinin ruhsal hastalık nedeniyle ortaya çıktığı ve failin tedavi edilerek şiddetin ortadan kaldırılabileceği anlamını barındırıyor. Oysa sosyal bilim ve ruh sağlığı uzmanları tarafından defaatle açıklandığı üzere, kadına yönelik şiddet toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucudur ve sapkınlık ya da hastalık olarak kabul edilip tedavi ile ortadan kaldırılması mümkün değildir. Ara ara gündeme gelen ve tartışılan cinsel şiddet faillerine kastrasyon (hadım) uygulamasının çözüm önerisi olarak sunulması da yaygın olan bu inanışın (hastalık, sapkınlık) bir diğer biçimi. Diana Scully’nin tecavüz suçundan cezaevinde bulunan tutuklu erkeklerle yapılan görüşmelere dayanan araştırma kitabı, cinsel şiddetin kadınlar ile erkekler arasındaki iktidar ilişkisine bağlı olduğunu gözler önüne serer: “…Tecavüz kadınlara hadlerini bildirmeye yönelik bir şiddet eylemi ve toplumsal denetim mekanizmasıdır. Kadın bedenine zorla sahip çıkılmasını haklı kılmak için, kadını erkeğin mülkü sayan ve erkeğe göre aşağı bir konuma yerleştiren yasal, toplumsal ve dinsel tanımlar ve cinselliği bir mal değiş tokuşuna indirgeyen görüşlerden destek alınmıştır…”[ii] Failin hasta, sapık ya da cinnet getiren olarak tanımlanması kadına yönelik şiddeti münferitleştirmeye ve şiddet biçimlerini normalleştirmeye olanak sağlar. Oysa biliyoruz ki kadına yönelik şiddet politiktir. Yine konuya dair kadına yönelik erkek şiddetini anlamak için önemli bir çerçeve sunan Eva Lundgren’in araştırmalarının yer aldığı Şiddetin Normalleştirilme Süreci kitabında belirtildiği üzere;“…Şiddete dair geliştirilen açıklamalar, şiddeti normal görmekle anormal görmek arasında gidip gelmektedir. Şiddet uygulayan ya da kadını suiistimal eden erkekler ya tamamen normal (eş) ya da sapkın olarak görülmektedir… Hem sapkınlığın tanımında hem de normal addedilen şiddetin tanımında erkeğin hakimiyeti ile kadının tabi olma durumu görünmez kılınmaktadır. Cinsiyetli bir politik problem olarak şiddet görünmez olduğunda, şiddetin bu şekliyle ele alınması da mümkün olmaz…”[iii] Buradan hareketle, kadına yönelik erkek şiddetinin anormal olmadığı, aksine kadınlar ve erkekler arasında zaten var olan “normal” güç eşitsizliği ile ilgili olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla deneyimlere dayanan bilgi ile desteklenen bu teori göz önüne alınmadan kadına yönelik erkek şiddetini sonlandırmak mümkün değil.

Özetle, süresiz nafaka ve 6284 sayılı yasaya dönük tartışmalar aslında sistemin güç kaybettiğini ve tıkandığını gösteriyor. Kadınlar için adeta güvenlik kodu haline gelen 6284’ün sıkça uygulanması ve şiddeti uzaklaştırması erkek egemen sistemi sarsıyor. Kadına yönelik şiddet haberlerinin yaygınlaşması ve görünür hale gelmesi elbette şiddeti besleyen iktidarı korkutuyor. Korku arttıkça da şiddetle mücadeleyi baltalamak için tüm araçlarını kullanmaktan çekinmiyor.

Tüm bu baskılara ve tehditlere karşı kazanımlarımıza sahip çıkarak erkek şiddeti ile mücadeleyi sürdürmek için daha güçlü ses çıkarmak ve ortak refleks göstermek zorundayız. Bunu da yalnızca bugüne kadar gösterdiğimiz dayanışma ile yapabileceğimiz aşikar. Elbette tek amacımız hukuki kazanımlarımıza sahip çıkmakla sınırlı değil. Alternatif mücadele yöntemlerini geliştirmemizi sağlayacak ve bizi hukuki kazanımlarımız ekseninde sıkışıp kalmamızdan kurtaracak yegane güç, kadın dayanışması ve örgütlülüğümüzdür.

Dayanışma ile…

[i]           https://tr.sputniknews.com/turkiye/201811121036098800-mahkeme-eski-es-siki-onlem-amatem-ofke-kontrol-elektronik-kelepce/

[ii]           Cinsel Şiddeti Anlamak, Tutuklu Tecavüzcü Erkekler Üzerine Bir İnceleme, Diana Scully, Çev. Şirin Tekeli – Laleper Aytek, Metis, 2014 İstanbul, 62 s.

[iii]          Şiddetin Normalleştirilme Süreci, Eva Lundgren, Çev. Berna Ekal, Mor Çatı Yayınları, 2012 İstanbul, 62 s.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.