Neyin peşindesin diye sordu Klara. Adalet, dedim. İsyan, dedi. Klara kandırılmama, utanması gereken onlarken bir şeyler talep etmekten utanmama göz yummayacaktı.

Cinsel saldırıdan hayatta kalanlar adalet, hak arama ve iyileşme süreçlerinin farklı aşamalarında -bireysel, kurumsal, toplumsal düzeyde olabilen- çeşitli bariyerlerle karşılaşıyor. Bu yazıda* cinsel şiddet failini ‘affetmeyi’ iyileşmenin önündeki bariyerlerden biri olarak ele alacağım. Edebiyat alanından bir vaka örneği olarak Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un Miras adlı romanından alıntıları, aralara serpiştireceğim.

‘Affetme’ süreçlerinin karmaşıklığına odaklanmak amacıyla, sorular sorarak başlamak elverişli olabilir. Affetmek nedir, ne değildir? İnsanlar ve kültürler arasında affetmenin anlamı çok değişken. Ne olmadığı konusunda ise kişiler daha mutabık; göz yummak, üstünü örtmek, mazeret uydurmak, unutmak, acıyı azaltmak, uzlaşmak, öfkeyi inkâr etmek ya da bastırmak, hayatını bağışlamak, hukuki sorumluluğu yok saymak, olmadığı düşünülüyor.

Cinsel şiddet failini affetmek seçim midir? Kasıtlı ve gönüllü mü yapılır, yoksa heteronormatif patriyarkal toplumun dayatması mı? (Faillerin yüzde 90-95’i erkek, cinsel şiddet faili olarak erkeklerden bahsetmek tabu, inkar politikaları, mağduru/maktulü suçlayıcılık dünyada yaygın, gelenekler/‘genel ahlak’ adı altında kadınlara ve LGBTİ+’lara karşı şiddetin kültürelleştirilmesi, bireyselleştirilmesi, olağanlaştırılması vb. sosyal bariyerler ortada iken.)

Tecavüz davalarında mahkumiyetle sonuçlanma oranının %14’te kaldığı bildirilmekte (Daly&Bouhours, 2010). Failin erkek olduğu, cinsel şiddet mağduru erkekler arasında ise bu konu sıklıkla hiç konuşulmayıp “sorun edilmeyen bir sorun” olarak kalmaya devam ediyor. Öyleyse cezasızlığın şiddetinden söz edebilir miyiz?

Bir affetme bilimi var mıdır? (Affetmeyi seç, adım adım öfkeyi çöz, umudu onar, iyileş… gibi basite indirgenebilir mi?). Kadınlar kimi affetsin, faillerin suç ortakları kimler? (Yine mi anneler?). BM Nüfus Fonu (UNFPA) 2021 “Bedenim Bana Ait” Raporu’na göre: Dünyada kadınların yaklaşık yarısının bedensel otonomisi inkâr edilmekte. 20 ülkede “tecavüzcü ile evlen” yasaları yürürlükte. 43 ülkenin “evlilik içi tecavüz” için yasası yok. Erken yaşta zorla evlendirilen çocukların yüzde 95’i kız çocuğu. Engelliler, özellikle de kız çocukları, üç kat daha fazla cinsel şiddet yaşıyor. Öyleyse kadınlar erkek şiddetini neden affetsin? 4. Yargı Paketi, İstanbul Sözleşmesinden çıkılması vb. güncel gelişmeleri, neden aklımız alsın?

Anlamak vs. affetmek

Ruhsal travmayı anlamak ve anlamlandırmak, kurban konumuna hapsolmamak için en etkili yollar. Olup biteni tam olarak bilmekten kaçınan hatta bunu dışlayan bir eylem niteliğinde oluşuyla bağışlamak ise anlamaktan temelde farklı (Miller, 1998). Affetmeyi öğrenmek ve bağışlayıcılık, yaşamı değiştiren travmatik bir deneyimin içinden geçmiş olmanın potansiyel kazanımları olarak algılanabilir. Ancak failin çok yakında olduğu cinsel travmalarda şiddetten uzaklaşabilmek ve iyileşmek için önce affetmemeyi öğrenmek gerekebilir. Kimimiz anlamayı kimimiz affetmeyi tercih edebilir, bunu niye tercih ettiğimizin farkında olmak önemli.

Edebiyattan bir vaka

Miras (Vigdis Hjorth, 2016, Çeviren: Dilek Başak, Siren Yayınları, 2021) otobiyografik ögeler taşıyan bir roman. Babanın ensest saldırısından hayatta kalan bir kadın olan Bergljot, kitapta kendi hikayesini ‘ben dili’ ile anlatır, kendi adına konuşur. Bu nedenle kıymetli. Baba ölünce kalan mirastan (turistik bölgede iki kulübe) eşit pay alma mücadelesini okuruz. Dört kardeşin ikincisidir. Anne-babaya daha yakın olup bakımlarıyla ilgilenen iki küçük kız kardeş mirasta kayırılır, ağabey karşı çıkar ve olaylar gelişir.

Bergljot’un bazı psikiyatrik yakınmaları; uykusuzluk, gerginlik, alkol kullanımında artma, öfke patlamaları, tüm vücudunda ağrılar ve uyuşma, hareket edememe, konuşamama, yürüyememe şeklinde birkaç saat süren krizler, utanç ve yoğun kederli dönemler olarak sayılabilir.

Bergljot başta mirasla ‘ilgilenmez’. Anne-baba ile 15 yıl görüşmemiştir. Baba merdivenden düşüp ölür. Bergljot “Kendini bilerek atmış olmalı” diye düşünür (s. 7). Bunu hüsn-ü kuruntu (wishful thinking) olarak düşünebiliriz belki. “Mirastan mahrum edilmeye hazırlıklıydım,” der (s. 12). Kendini layık görmeme mi? ‘Affetme’ mi, susturulma mı, pes etme mi, birlikte bakalım. Baba ensesti inkâr edip, Bergljot’u suçlamıştır: “Aynaya bak, karşında bir psikopat göreceksin.” Anne kaygılı, kontrolcü, mükerrer intihar girişimleri olur. Ağabey Bart’ın da çocuklukta babadan fiziksel şiddet ve ihmal öyküsü var. Kız kardeşler Astrid ve Asa, anne-babayla görüşmesi, barışması için baskı yapan kişiler. Bergljot öfke içinde sorar: “Barışmak, affetmek? İnsan itiraf edilmemiş bir şeyi affedemez ki!” (s. 44)

Affetme/me süreçlerinde ruhsal, toplumsal, hukuksal, … farklı boyutlar

Ruhsal boyutta intrapsişik (nesne ilişkileri) ve kişilerarası (interpersonal) düzeylerden söz edilebilir. Duygulanımsal ve bilişsel, davranışsal, tutum ile affetme türlerinden söz etmek mümkün. Affetmek faille karşılaşmayı, uzlaşma-barışmayı içermek zorunda değil. Bir başkası adına af sözü/garantisi verilemez. Affetmek zaman alır; prematüre girişimler bu nedenle başarısız hatta zararlı. Bağışlamak için cezalandırma seçeneği bulunmalı ve mağdurun özrü kabul etmeme hakkı da vardır. Bağışlanmak içinse failin 1. Öncelikle suçunu itiraf ederek olayın gerçekliğini kabul etmesi, 2. Hakiki utanç, üzüntü ile özür dilemesi (tepeden bir tavırla özür dileme “büyüklüğü gösteren” kişi gibi değil), 3. Maddi veya manevi onarma çabası göstermesi beklenir (Kaptanoğlu 2012). Birçok dinde dahi bağışlanmak için failin bunu ‘hak etmesi’ gerekir, ki bu nadirdir. Cinsel şiddeti gizleme, örtme yollarından biri olarak intihar, kaza, zehirlenme, kayıp süsü vererek öldürme veya intihara zorlama ise nadir olmayabilir ve ‘tecavüz bağlantılı cinayetler’ olarak kavramsallaştırılır.

Bergljot ilk açıklamayı ‘tuhaf’ arkadaşı Klara’ya yapar. “Büyümediğim, yeniden çocuk olmaktan utandığım için uyuyamadım.” (s. 19) “Birilerinin kız çocuğu olmak yerine anne olmayı istediğimden erkenden evlenip çocuk yaptığımı fark ediyordum.” (s. 28) diyen Bergljot üç çocuğu ve iki torunu olan bir kadındır. Anne-babasıyla ilgili olarak “Ne yaptıklarını anlıyorlar mıydı? Yakıp yıktıklarını, yaralar açtıklarını?” (s. 36) diye sorar. Anlamanın Bergljot için önemli olduğunu anlıyoruz. “Sağlıklı biri olmak neye benziyordu acaba?” “Bir kapı yoktu, kendi içimde kilitli kalmıştım.” (s. 55) “Çoğu zaman savaşta tek başımaymışım gibi hissediyordum.” (s. 107) “Çamaşır yıkadım, evi yıkadım. Çamaşırlar yıkanıp, kurutulup, katlanıp, dolaplara tertemiz yerleştirilince uyuyakaldım, o zaman çamaşırlar hayatımı kurtardı diye düşündüm.” (s. 86) Bu cümleler birçok kadın için ne kadar tanıdık.

Bergljot üç çocuk büyüten bir tiyatro oyun yazarı. Hareket edememe, konuşamama, uyuşma ve üç saatlik korkunç ağrı krizlerinin beşincisinde, dönüp ne yazdığını okur: “Oradaydı işte, başka sözcüklerin arasına saklanmıştı, şok yaşadım, dünya başıma yıkıldı, birdenbire başkası olmuştum. Rutinlerin belirlediği bir yaşam sürmüş, rutinlerle ayakta kalmıştım ama sonra bu olmuş, varoluşumu paramparça eden gerçekle acı bir şekilde karşı karşıya kalmıştım.” (s. 86-87) “Psikanalistin ofisinde suçluluk ve utanç ile titrerken bana ciddi bir ifadeyle yazdıklarımı bir yardım çağrısı olarak gördüğünü söyledi. Anlamıştı. Ciddiye almıştı.” (s. 88) “Ağza alınamayan şeyleri anlatabileceğim bir mecra çıkmıştı.” (s. 215) Bergljot için anlamak kadar anlaşılmak, ciddiye alınmak da önemli.

Cinsel travmalarda yas/bellek çalışması

Cinsel travmalarla çalışırken ilk aşama önce güvenliği sağlamak; hem içsel güvende olma hissini hem de dışsal, fiziki güvenliğini. Daha sonra sıra ikinci aşamaya; yas/bellek çalışmasına gelir. Travmatik deneyimin etkisiyle ortaya çıkan duyumlar ve imgeler seli, tutarlı mantıklı anlatılar oluşturmaya izin vermeyebilir. Travmatik anılar özel tetikleyicilerle yoğunlaşır ve bir öge tetiklendiğinde diğerleri de otomatik olarak onu izler. Yeniden yaşamalar zaman içinde değişmeden donar (Bergljot’un çocuklukta kilitli kalma deneyimi) ve bunlar aşağılayıcı, yabancılaştırıcı deneyimlerdir. Travmatik anıların etkilerini yalıtmak üzere yarılma, kompartımanlara ayırma (utanç ve sır bariyerleri), çözülme oluşabilir. Kopan ögeler geçmişte olup bitmiş bir öykü hâlinde birleştirilemez, gecikmeli hatırlanabilir. Bu nedenle travmatik bellek “sahte anılar” hatırlamakla suçlanma nedeni olabilir (Kolk, 2014). Tedavide bu zaman dışı parçalar (kintsugi sanatındaki gibi) özenle birleştirilirken travmatik olay geçmişte bir yere işaretlenir, travmatik deneyimler tarihselleşerek iyileşir diyebiliriz.

Yas/bellek çalışması tamamlanmadığında “bellek takıntısına” dönüşebilir (Kaptanoğlu, 2012). Travmayı tekrarlama zorlantısı ve yeniden canlandırmalar ile tekrarlayan mağduriyetler, retravmatizasyon döngüleri/girdapları oluşur. Cinsel travmalar kaçınılmaz olarak kayıp getirir; çocukluk, temel güven, ebeveynin iyi olduğu inancı, sevme kapasitesi vd. Bu kayıplarla yüzleşmek derin bir kedere yol açar. Yas/hatırlama çalışması, iyileşme için gerekli olsa da çoğu kişi yasın içinde kaybolma korkusu yaşar, bu göreve direnir ve kaçınır. Kayıplarıyla yüzleşmek yerine intikam, affetme, telafi içerebilen adalet fantezilerine sığınabilir (Herman, 1997).

Affetme fantezilerinin işlevi

Ruhsal travmayı “bir güçsüzlük acısı” diye tarif eden Judith Herman (1997), affetme fantezilerini öfkeyi bypass ederek güçlenme çabası olarak görür. Hayatta kalan, faili cömert bir sevgi eylemi ile affetmek suretiyle öfkesini yenebildiğini, travmanın etkisini silebildiğini hayal eder. Böyle bir bağışlayıcılığa erişmek pek mümkün olmadığından, kişi bunu başaramadığında daha fazla acı çeker. Mağduru olduğu travmayı yaratan saldırganla özdeşleşerek failden ödünç alınan güç, bir yanılsamadır. Failin dilini kullanmak, aksine hayatta kalanın kendi öyküsünü anlatabileceği sözcüklerini yitirmesine neden olur (Kaptanoğlu, 2012). Nitekim Bergljot’un psikanalistin ofisindeki ilk cümlesi: “Biz dört kardeşiz, en sevilen bendim aralarında.” (s. 88). Bunu der demez de bir yanılsama, kendine söylediği yalan olduğunu acıyla fark eder.

Bergljot, arkadaş desteği ile mirastan eşit pay talep edebilir duruma gelir. Klara ile güvenli bağlanma deneyimini ifade eden cümleleri çarpıcı: “Neyin peşindesin diye sordu Klara. Adalet, dedim. İsyan, dedi. (…) Klara kandırılmama, utanması gereken onlarken bir şeyler talep etmekten utanmama göz yummayacaktı.” (s. 163). “Barışmanın ve uzlaşmanın ancak çatışma içindeki tüm tarafların kendi hikayelerini ortaya koymalarından sonra mümkün olabileceğini bilmeleri lazım.” (s. 177). “Kendi onurlarını kurtarmak için beni kurban etmişlerdi. Bu bir savaş demişti Klara, savaşçı olmalıydım. Kendimi kurban gibi görmek yerine savaşçı gibi görmeliydim, kurnaz ve tedbirli, uzlaşmayı değil, savaşı düşünmeliydim. (…) Başımı dik tuttum, histerik, üzgün, yalvaran bedenimi bir savaşçınınkine dönüştürdüm. İçimde pelteleşmiş, incinmiş, yumuşak ne varsa hepsi yok olmuştu.” (s. 195)

Miras paylaşımı için kamu denetçisinin ofisinde bir masanın etrafında toplanan aileye, Bergljot önceden yazdığı mektubu okur: “Babam ölene kadar ondan ne kadar korktuğumu anlamamıştım. Bedenimde fiziksel bir rahatlama hissettim o öldüğünde. Beş yaşımdan yedi yaşıma değin sürekli olarak babamın cinsel tacizine uğradım ve o, bana eğer bunları anlatacak olursam hapse gireceğini ya da annemin öleceğini söyledi. Yirmi üç yıl önce anneme olayların ne boyutta olduğunu anlattığımda bana inanmayı reddetti. Kız kardeşlerim de öyle. Şimdi benim hikayem kabul görecek ve kanımca yalnızca ekonomik değil ama ahlaksal da olan bu paylaşımın bir parçası olacak. Bu yüzden buradayım.” (s. 177-178).

Yıllarca tek başına taşıdığı suçluluk ve utanç duygularının da eşit paylaşımını talep eder Bergljot. Kendi hikayesini dile getirdiği mektubunu okuması, beklendiği gibi odada fırtına estirir. Mağduru suçlama döngüleri, travmatik bellek görüngüleri havada uçuşur: “Ayıp, dedi annem, utan utan.” (s. 177) “Şimdi bunun yeri ve sırası değil, dedi Astrid dördüncü kez başını sallayarak. Ne zaman sırası peki, dedi Bard.” (s. 178) Anne sorar: “Neden polise gitmedin? Daha önce bunun bir kez başına geldiğini söylemiştin, şimdi de tekrar tekrar oldu diyorsun.” “Baban sana bir şey yaptı mı diye soran sendin.” “Ve sen hayır dedin!” “Bunu neden sordun?” “Neden hayır dedin?” “Neden böyle bir şeyi iddia etsin?” “İlginç olmak için. Şehirdeki kafelerde oturup içiyor, sonra da sırrını ortaya dökmeye başlıyor. Rezalet, ayıptır, günahtır!” (s. 182)

Utanç: ‘sosyal mesafe’yi anlamada anahtar bir kavram

Yoğun acı verici bir duyum olan utançla benliği istila edilen kişi yalnızlaşmış, başkalarıyla bağları hasar görmüş, dünyada yapayalnız kalmış hisseder. Utancın toplumsal rolünü anlamak, bütün sosyal ilişkilerde mesafeyi ayarlarken anahtar işlevi görebilir. Biri bize çok yaklaşırsa, işgal edilmiş ve maruz bırakılmış hissederiz; bu bir utanç durumudur. Eğer biri bizden çok uzakta durursa, reddedilmiş ya da görünmez hissederiz; bu da bir başka utanç durumudur. Egemenlik/itaat ilişkileri doğal olarak utanç vericidir (Herman, 2021). Nitekim Bergljot anne-babayla 15 yıl görüşmeyip, hem mekânsal hem de zamansal mesafe koyar.

Mektubu okuduktan sonra: “Savaştan çıkmıştım, böyle hissediyordum, uyuşmuş, yara bere içerisinde, ölesiye yorgun, yatakta uyuyakalana kadar kırmızı şarap içmiştim, karanlık ve karla karışık yağmurlu bir sabaha ağırlaşmış ve titreyen bir bedenle uyanmıştım.” (s. 196)

Klara: “Utanma. Bu sağlıklı bir şeydi. Evet bir savaştan çıktın, yara bere içindesin, ancak birkaç gün içinde daha iyi hissedeceksin, daha iyi olması için genellikle önce canı yanar insanın.” (s. 198)

Utancın analiz edilmesi, ruhsal travmaların iyileşmesinde hayati öneme sahiptir. Herman’a (2021) göre Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) bir Utanç Bozukluğu olarak da formüle edilebilir. Ve cinsel şiddetten hayatta kalanların öncelikli görevi belki de sadece kendilerine şefkat göstermeleridir. Utancın duygusal bağların zedelenmesine eşlik eden normal bir durum olduğu şeklindeki bakış açısını benimsemek, onun evrensel, normal insani durumlar arasında yerini almasına izin verir. Sara Ahmed de faillerin utancının hayatta kalanların acısı kadar gerekli olduğunu savunur (Duyguların Kültürel Politikası, 2004, s. 129).

Bergljot’un anlama ve affetme çabalarını ifade eden satırlar: “İfşa edebileceklerim, yazabileceklerim yüzünden benden korkuyorlar. Sadece öldüğümde rahat edebilecekler ve rahatı özlüyorlar. Çok doğal, çok insanca bir şey bu.” (s. 211) “Zavallı annem, ağza alınamayan olay yüzünden dibe vuracağımdan korktu yıllar boyu.” (s. 212) “Annem korkuyordu, hep korktu. Biri değilse ötekinden, öteki değilse berikinden.” (s. 213)

“Babam itiraf etmiş olsaydı annem nasıl davranacaktı? Afallatıcı ve imkânsız, bunu görmüştüm, feda edilmesi gerekenlere kıyasla benimle olan ilişkileri önemsiz kalıyordu, kim annemden farklı davranırdı ki? Ben mi?” (s. 215) Erkek şiddetinin bireysel/münferit değil yapısal/sistematik olduğunu anlamak Bergljot’u güçlendirir.

Affetme kapasitesi ve ‘toplumsal cinsiyet-rolü beklentili affetme’

Cinsel şiddetten hayatta kalanların faili affetme/me süreçleri farklılık ve değişkenlikler gösterebilir. Birinin affedebilme derecesi, temel hayatta kalma becerilerinin aldığı hasarın derecesine bağlıdır. Temel güven ve korunmayı ihlal eden ensest failini affetmek özellikle zordur (Noll, 2005).

Travma terapisinin üçüncü ve son aşaması olan yeniden bağ kurma/iyileşme aşaması; hayatta kalanın kendi hayatındaki onarıcı sevginin ve dayanışmanın keşfine dayanır. Yas çalışmasının sonunda kişi kendisinin ve terapistinin sınırlılıklarını affetme aşamasına varır (Herman, 1997).

Kadınlardan, kendilerine güzelce öğretildiği gibi uzlaşma, öfkesini içine akıtma, eşit değil eksik olduğunu düşünme, aşağılanmayı uysalca kucaklama ve bağışlayıcılık beklenir (kısaca itaat). Bağışlayıcılık sunmak, güçsüz hissetmekte olan mağdur için güce erişme anlamına gelir. Bu da faili affetme kararını kadınlar için daha cazip hâle getirir. Ayrıca kadınların öfkelenmemesi gerektiğini dikte eden sosyal normları güçlendirip yeniden üretir. Affetme literatüründe kullanılan vaka örneklerinin büyük çoğunluğu da kadındır (Crane, 2010).

Faili ‘affetmeye’ etik yaklaşımlar

Cinsel şiddetten hayatta kalan bir kişiyi faili affetmesi için cesaretlendirmek onur kırıcıdır. Kişiler faili affetmeyi seçerlerse “daha ahlaklı ya da cesur” olmazlar (Herman, 1997). Terapistin temel görevi önce zarar vermemek, affetmenin danışan için anlamını dinsel, kültürel ve ahlaki inanışları çerçevesinde araştırmaktır, ek sorumluluk yüklemek değil. Ev içi şiddet mağduru kadınların istismarcı partneri affetmesi, kendilerini tehlikeli durumda bıraktığı için özellikle riskli olabilir. Faili affetme kararının terapide diğer kararlar gibi ele alınması, merkezde olmaması önerilir. Faili affetmekle ilgili müdahaleler, hayatta kalanın deneyimini geçersiz kılmamalı.

Affetmeye aracılık etmek; fail pişmanlık, vicdan azabı, utanç belirtisi göstermediğinde, ihlal çok ağır olduğunda ya da travmatik olaylar çok yakın bir zamanda olmuşsa kontrendikedir – uygulanması daha fazla zarar verir (Noll, 2005).

Ensest saldırıdan hayatta kalan kadınlar ve anneleri

Baba kız ensestinde annenin “sessizlik, tutarsızlık ya da acizlik” olarak adlandırılabilen tutumu önemli bir tartışma konusu. Ataerkil ailede anne, evdeki tüm sorunların sorumlusu ve suçlusu olarak gösterilir. Anneyi “suç ortağı” olarak damgalayıp devre dışı bırakmak, mağdur için yaşamsal olabilen önemini gözden kaçırma nedeni olabilir. Annenin olayları bildiği koşulda mutlaka çocuğunu koruyacağı beklentisiyle hareket etmek yerine, onun çocuğunu korumadığı ya da koruyamadığı koşulların nasıl oluştuğunu anlamaya çalışmak, ailedeki kadınların nasıl güçlendirilebileceği konusunda klinisyene daha fazla bilgi verebilir (Kardam ve Bademli, 2018). Ayrıca anneler tek bir model değil. İçinde yaşadıkları toplumsal koşullar onları farklı biçimlerde güçlü ya da güçsüz kılar, yaşadıkları travmadan da değişik biçimlerde etkilenebilirler.

Feminist analizler sayesinde baba kız ensestinde anne ve kız kardeşler ilgili kaynaklarda giderek daha fazla ‘ikincil mağdurlar’ olarak ele alınıyor. Anneyi suçlamanın “dayanılmaz hafifliğinin” ve modasının hiç geçmediğinin farkında olmak önemli, çünkü uzmanlar anneyi suçladığında toplumdaki etkisi kartopu gibi giderek çok daha büyüyerek oluyor.

Bergljot da “Benim felaketimin suçlusu babamdı, ancak felaket hepimize mal oldu,” der (s. 281-282).

Aile her şey değil

“Yardımcı tanık” rolü oynayan arkadaşların dayanışması (iyi tanıklıklar) ve feminist aktivistlerin sunduğu sosyal destek bazen hayati önem taşır.

Bergljot hastanede bacağı kırık yatarken pencerede gökkuşağı belirir: “Bir düşün hele, bunu yaşayacağım varmış, dedi oda arkadaşım olan yaşlı kadın, insanın ailesinin ziyaretine ihtiyacı yok, diye düşünüp rahatladım ben de, aile her şey değildi.” der (s.258). “Bağışlama yetisine sahip değildim. Ama unutuşun denizine atmak? Bunu da beceremedim. Kayıp çocukluğum, bu kaybın durmaksızın geri gelmesi olduğum kişi olmamı sağlamıştı, varlığımın bir parçasıydı bu.” (s. 307). ‘Karmaşık TSSB’ psikiyatrik tanısını bu cümleler mükemmel ifade ediyor.

Feminist etik

Simone de Beauvoir kadınların “Öteki” olarak belirlenmişliğine karşı çıkarken, asıl insani doğalarını keşfetmelerini ister. Güncel bir deyişle “hayatlarına sahip çıkmalarını”. Kadınların “genel ahlak” alanında özerkleşmesi, ancak suç faili erkeklere itaat etmeyerek mümkündür (Pieper, 1999). Feminist psikolog Carol Gilligan’a (1982) göre de bugüne kadar kadınların zaafı ve yetersizliği olarak anlaşılagelen, bakıcı rolünden kaynaklanan özellik, ahlak alanında onların asıl güçlü yanı olarak ortaya çıkacaktır: Eylem ve davranışlarında, yargılarında, muhatap öteki kişinin de görüş ve düşüncelerini hesaba katma yeteneğidir bu.

Bilinç yükseltme gruplarında cinsel şiddetin konuşulması, deneyim paylaşımı, ‘affetme’ fantezilerinin içerdiği yanılsamaları yıkıcı, büyü bozucudur: Her kadın desteğe ihtiyaç duyabilir ve yine her kadın, destek verebilir.

Feminist hareketin kesişimsellik ilkesiyle, çoklu ayrımcılıklar (ırk, sınıf, cinsel kimlik/yönelim vd.) arasında hiyerarşiler gütmenin muktedir erkeklerden başka kimseye faydası olmadığı savunulur. Kapsayıcılık ilkesiyle kadınların hayatlarına sahip çıkma hikayelerinin çok farklı olabileceğini kabul etmek, kadınları “birlikte güçlü” yapar. Kaçma/saklanma, ölmemek için öldürme, sosyal aktivizm, sanatsal yaratıcılık hikayelerinin (otobiyografik ögeler taşıyan Miras gibi romanlar) hepsi biricik ve değerlidir.

Erkek adalet değil gerçek adalet sloganı ile kadınlar aslında hayatta kalanı merkeze alan onarıcı adalet talebini dillendiriyor. Ağırlaştırılmış cezaların (idam, hadım gibi etik dışı, göstermelik ‘çözümlerin’) bir insan hakkı ihlali olmanın yanı sıra cezasızlığı körüklediği uzun süredir bilinmekte. Türkiye’deki cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülerin yüzde 96,1’i (275 bin kişi) erkek zaten (CEİD 2021). Çoğu yoksul, marjinalleştirilmiş gruplardan, daha fazla erkeğin hapse tıkılmasının kime ne faydası olacağını iyice düşünüp tartmak gerekir.

Sonuç olarak

Mary Wollstonecraft’ın 18. yüzyıldaki ‘Lütuf değil eşitlik, sadaka değil adalet’ talebi günümüzde geçerliliğini koruyor. Cinsel sağlık hakkından yararlanmanın önkoşulu bedensel otonomiye sahip olmak; evet deme gücüne ve hayır deme hakkına. Gerçek çözümler, etkilenen kişilerin ihtiyaçlarını ve deneyimlerini hesaba katmak hatta merkeze almak zorunda.

Cinsel şiddet suçlarında somut delil olan ruh sağlığı raporlarının değersizleştirilmesi/ geçersizleştirilmesinden vazgeçilmeli. İstanbul Sözleşmesi (Madde 25) uygulanmalı: “Taraflar, cinsel şiddetten hayatta kalanlara tıbbi ve adli muayene, travma desteği ve danışma hizmetleri sunacak, uygun ve kolay erişilebilir tecavüz kriz veya cinsel şiddet yönlendirme merkezleri kurmak üzere gerekli hukuki ve diğer tedbirleri alır”.

Retravmatizasyon döngülerini kırmak, mağdur suçlayıcılığa son vermekle mümkün. Cinsel şiddete karşı mücadele eden kadınların, LGBTİ+ların ve şiddete göz yummayan aile üyelerinin çabası bütün bir toplumu onurlandırır. Öyleyse onların damgalanmaması, güçlendirilmesi için çaba harcamak, herkesin görevi.

* Bu yazı 22 Ekim 2021’de 57. Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde yapılan sunumdan derlendi.

Kaynaklar

Crane EL (2010) “Is it ever appropriate to encourage a survivor of sexual trauma to forgive?: a theoretical analysis”. Masters Thesis, Smith College School for Social Work, Northampton, MA.

Daly K, Bouhours B (2010) Rape and Attrition in the Legal Process: A Comparative Analysis of Five Countries, January 2010, Crime and Justice 39(1).

Gilligan C (1982) Kadının Farklı Sesi, Çev: D. Dinçer, F. Arısan, M. Elma, Pinhan Yayıncılık, 2017. s.247-277.

Herman JL (1997) Travma ve İyileşme, Çev.: T. Tosun, Literatür Yayınları, İstanbul, 2016. s. 237-238.

Herman JL (2021): “PTSD as a shame disorder”. Ruhsal Travma Tedavisinde Utanç, CETAD- 26.4.2021 tarihli webinar.

Hjorth V (2016) Miras, Çev. D. Başak, Siren Yayınları, 2021.

Kaptanoğlu C (2012) “Toplumsal Yas: Travmatik Hakikatle Yüzleşmek, Hesaplaşmak ve Belki Bağışlamak”. Türkiye’de Sürmekte Olan Toplumsal Travma ile Baş Etmede İlk Adımlar, TİHV Yayınları 77, s. 111-120.

Kardam F, Bademci E (2018) “Ensest Mağdurlarının Anneleri Olarak Kadınlar”, Ailenin Karanlık Yüzü Ensest içinde, Yayına Haz.: A. Çavlin, F. Kardam, H. Aliefendioğlu, Metis Yayınları, s.128-148.

Kolk Van der BA (2014) “Sırları açığa çıkarma: Travmatik bellek problemi”, Beden Kayıt Tutar içinde, Çev.: N.C. Maral, s.171-183.

Miller A (1998) Hayat Yolları, Çev. H. Barışcan, Metis Yayınları, s.148.

Noll JG (2005) Forgiveness in People Experiencing Trauma. Handbook of Forgiveness, Everett Worthington L, Jr. Editor, Chapter 22, New York, Routledge. p. 363-376.

Pieper A (1999) “Feminist Etik”, Etiğe Giriş içinde, Almancadan Çev.: V. Atayman & G. Sezer. Ayrıntı Yayınları, s. 242-251.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

17 + 6 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.