Bizden biri Marcela: Don Kişot’un en havalı kahramanı

0
905

“Görünüşümle aşık ettiklerimi, sözlerimle yanılgıdan kurtardım. İsteği besleyen eğer umutsa, ben ne Grisóstomo’ya, ne başkasına umut vermediğime göre, onlardan herhangi birini, benim zalimliğim değil, kendi ısrarı öldürdü denebilir.” İşte bunu demek istiyoruz biz de. Sizi öldüren, mutsuz eden, size acı veren sizin ısrarınız; özgür olmamızı istemediğiniz, size bağımlı, ‟ait” olmamızı istediğiniz; bizim kendi kimliğimizle, kendi bedenimizle, kendi seçimlerimizle var olduğumuz bir aşktan/aşksızlıktan ziyade sizin ‟makbul” aşk anlayışınız olmasın sakın?

İlhan İrem’in Don Kişot şarkısını açıp öyle okumanızı öneririm, zira ben bu yazıya başlarken onu dinlemekteyim.

Hemen hemen hepimiz çocukluğumuzdan beri o ya da bu şekilde Cervantes’in (Miguel de Cervantes Saavedra) Don Kişot ile atı Rocinante’nin, yaveri Sancho Panza’nın ve Sancho Panza’nın eşeğinin hikayelerini, maceralarını biliyoruz. Jale Parla’nın sunuş yazısından anladığımıza göre Cervantes’in bu romanının ilk bölümü 1605 yılında basılmış ve o zamandan beri en çok okunan ve üzerine onlarca, yüzlerce, bin milyon baloncuk kez düşünülmüş bir roman olmuş. Biz onu yel değirmenlerine karşı savaşan bir karakter olarak bilsek de daha pek çok, sayısız kere sayısız alet edevat, yapı, han, kişi, hayvan ile de dövüşüyor asilzademiz. Bu dövüşmeler, feryatlar, figanlar arasında hem Sancho hem de karşılaştığı kişiler ile arasında geçen diyaloglar da ders verme, erdemli olmaya yönlendirme, dönemi ve bir şövalye olmanın gereklerini yerine getirdiğine inanan Don Kişot’u eleştirme eğiliminde.

Don Kişot edebi, sosyolojik, tarihi vs. birçok açıdan incelendi şimdiye kadar. Kafasındaki tasına, karşısındaki yel değirmenlerine, miğferine, şövalyelik takıntısına kadar pek çok yönüne bakıldı. Kitabın tam adı La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote: Asilzademiz maceradan maceraya atılırken türlü türlü kişiyle karşılaşıyor ve hepsinden farklı bir şey öğreniyoruz kitapta; asilzadeliğe, kedere, aşka dair… Ah yok mu o aşk…

Evet, aşkın Don Kişot ile bir ilgisi olmalı.

Don Kişot’un 11-14 arası bölümleri, Marcela ve Grisóstomo adlı iki çobanın hikayesine odaklanır. Marcela’nın Don Kişot hikayelerinde önemli bir figür olduğu söylenir ve üzerine tartışmalar da yürümüştür.[1] Benim de okurken en çok etkilendiğim bölümlerden ve kahramanlardan oldu gerçekten. Cervantes’in bu bölümdeki Marcela karakteri ile dönemin ahlakına ve kadınlık anlayışına bir gedik açmış olduğunu söylemek mümkün. Cervantes’in aklına sağlık diyelim, ben Marcela ile özdeşleşerek ilerlemek istiyorum.

Don Kişot ve Sancho Panza o en bilinen, müthiş yel değirmeni muharebesinin ardından cesur Vizcaya’lı ile dehşetengiz bir dövüşe girip başarıyla çıktıktan sonra yollarına devam eder. Keçi çobanları ile karşılaşıp geceyi onlarla geçirdikten sonra köyden gelen başka bir çobanın verdiği haberle birlikte asilzademiz, Sancho Panza’yla beraber macera hevesi içinde, Grisóstomo’nun cenazesine gider. Grisóstomo’nun ölmesine sebep olan kişi, zengin olduğu hâlde çoban kılığında gezen Marcela’dır. İşte ‟bizim” hikayemiz böyle başlıyor:

Grisóstomo, babası asilzadelerden olan, kendisi de Salamanca’da astroloji okumuş bir öğrencidir. Köyüne döndüğünde astroloji bilgisi sayesinde hangi yıl ne ekilmeli ne biçilmeli, toprak nasıl kullanılmalı hakkında öğüt verir, babası ve köylüler de bu öğütler sayesinde çok kazanır. Grisóstomo köye döndükten bir süre sonra çoban kılığına girerek dağ bayır dolaşır. Haydaa! Neden ola ki?

Grisóstomo’nun babası öldükten sonra malı mülkü, tası tarağı, sabanı, toprağı, hayvanı, parası Grisóstomo’ya kalır. Çoban kılığına girme sebebi de çoban kızı Marcela’nın peşinde kır bayır koşmaktır! (Şimdi artık buna bir ad koyabiliyoruz: Israrlı takip)

Marcela’nın babası da zengin, hatta Grisóstomo’nun babasından daha zengin bir çiftçi olan, sadece malı mülkü değil ‟namuslu mu namuslu”, güzeller güzeli, çalışkan, iyi kalpli bir eş ile kız çocuğuna sahip Guillermo’ydu. Anne, Marcela’yı doğururken ölünce Guillermo da buna üzüntüsünden öldü. Burada Marcela’nın annesinin de ismini bilmiyoruz tabii ki. Çünkü namuslu bir anne ve iyi bir eş olmak yeter, ne yapalım kadının adını sanını!

Marcela, ailesini kaybedince köyün papazı olan amcasının himayesinde büyür. Büyüdükçe de güzelleşir, oh may gadnıs nasıl güzel nasıl güzel. Köyde gören-görmeyen âşık olur, içi erir gider. Sadece köy mü dedim? Ohoo köyün ötesinden, dağlardan bayırlardan, odalardan modalardan asilzadeler gelir, amcadan kızı oğullarına ister, yalvarırlar, saçlarını başlarını yolarlar, feryat figan. Bizim papaz amca 15’inde olan Marcela’nın evlilik yaşının geldiğini düşündüğü hâlde onun rızası olmadan evlendirmek istemez (vov vov). Amcacım papazım tüm adayları listeleyip Marcela’ya sunsa da Marcela istemiyor, yok iki gözüm istemiyor! Yaşının küçük olduğunu, evlilik yükünü kaldıramayacağını söyler (alnından öpüyorum Marcela). Amcacım papazım da rıza dışı evlendirilmenin yanlış olduğunu bildiğinden (gözlerim dolu dolu) Marcela’ya ısrar edemez.

Gelin görün ki bir zaman Marcela, kendi sürüsünü otlatan bir çoban olmaya karar verir ve olur (harika değil mi). Köylüler de amca da ‟yapma kızım, etme kızım, olmaz kızım” diye diye dilde tüy bitene kadar söylense de Marcela onları neyse ki dinlemez ve çoban kızlarla o otlak senin bu otlak benim sürü güder.

Buraya kadar Marcela’nın karakteri ile ilgili fikrimiz oldu değil mi? Şahsen ben, canım Marcela, çobanım Marcela, helal be Marcela diyerek el çırparak okumuş olabilirim. Bu romanın 1600’lerde yazılmış olduğu düşünüldüğünde Marcela’nın duruşunun, kararlı bir şekilde hayır demesinin, tüm itirazlara rağmen çoban oluşunun güçlendirici bir tarafı var. Etrafında evlilik de evlilik diye dönen adamların, güzelliğini gizlemek için onu evden pek çıkarmayan amcasının baskısı karşısında dimdik duruyor Marcela. Amcası güzelliğinin ortaya çıkmasını istemediği için çoban olmasını istemiyor aslında. Çok tanıdık değil mi? Kamusal alanı işgal etmiş erkekliğin ‟zararlı” sonuçlarını önlemek için kadını özel alana hapsetmek gibi dahiyane bir çözüm buluyor her zaman, yine aynı erkeklik. Ama Marcela bir şekilde bu engelleri aşıyor, karşı duruyor ve özgürlüğüne sahip çıkıyor. Bu o kadar açık ki ulak çobanımız dahi “Sanmayın ki Marcela o özgür, serbest hayata atıldı, eve neredeyse hiç girmez oldu diye, namusuna, iffetine en ufak bir gölge düştü.” (Vurgular bana ait)

Marcela’nın kendi seçimleri ile kendi istediği şeyi yapması, kendi istediği yerlerde dolaşması ‟özgür hayata atılmak” olarak görülürken, kadınları ‟iffetsizleştiren” o kamusal alanda bir de namusunu koruyor olması, onu etkilemek isteyen erkeklerden tutun da bu ulak çobanımıza kadar herkes tarafından baş tacı ediliyor.

Çoban Marcela sürüsünü otlatırken Grisóstomo dışında birçok oğlan da koşar durur peşinden (Sürü otlatırken bile rahat yok be!) ama o hiçbirine umut vermemiştir, bizim ulak çobana göre. Marcela bu oğlanlarla hoşbeş ediyor, kibar davranıyor, dostluk ediyor olsa da ‟evlilik gibi doğru, kutsal bir niyeti olsa da” bunun bahsini açanları ‟mancınık gibi atıyor” (heyt be).

Buraya kadar ulak çobanımız da (gerçi onun düşüncesinin bir önemi yok şu an) biz de Marcela’nın zaten özgür kararlar alabilmesinin, hayır dediğinde hayır olarak kabul edilmesinin gerektiğini söylüyoruz. Gelin görün ki ulak çobanımız bir anda tüm bu söylediklerini o yüce erkekliğiyle yerle bir ediyor: “Tüm bu tavırlarıyla, buralarda veba bulaştırmaktan daha çok zarara yol açıyor; çünkü tatlı dili ve güzelliğiyle onu sevip gönlünü fethetmek isteyenlerin kalbini çeliyor, ama aşağılamalarıyla, hakaretleriyle onları intihara kadar sürüklüyor. Onlar da ne diyeceklerini bilemeyip zalim, nankör ve buna benzer sıfatları haykırıyorlar ki kızın huyu suyu, gerçekten öyle olduğunu gösteriyor.”

BRE ADAM! İster konuşur, ister dost olur, ister reddeder, ister sevişir sana ne!

Marcela ne yaptıysa da yaranamıyor! Övmelerle, iltifatlarla başlayan konuşmalar, Marcela’nın ‟vebadan tehlikeli” bir kadın olduğuna varıp ‟yazık” erkeklerin hazin sonlarının suçlusu olarak bitiriliyor. Ah şu kırılgan erkeklikler…

“Burada olsaydınız beyefendi, bir gün bu dağların, vadilerin, onun peşinden giden biçarelerin iniltileriyle nasıl yankılandığını görürdünüz. Buradan biraz ileride bir yerde, yirmi, yirmi beş tane ulu gürgen vardır; aralarında tek ağaç yoktur ki, pürüzsüz kabuğunun üstüne Marcela adı kazılmamış olsun… Şurada bir çoban iç çeker, ötede bir başkası sızlanır; bir yanda aşk şarkıları işitilir, öte yanda umutsuz ağıtlar.” Burada çok fazla ağlama, saç baş yolma cümleleri olduğu ve daha fazla AAYYH dedirtmemesi için es geçiyorum. Marcela’nın peşinden ısrarlı takiple koşmakla, rıza inşası içinde oradan buradan pırtlak gibi çıkmakla yetinmeyen gariban erkekler, bir de o yüce aşklarını ağaçlara kazıyarak doğaya zarar veriyor! Ne istediniz o güzelim ağaçlardan deyyuslar! (Sinirlenmiyoruz, cinimizden bir yudum alarak devam ediyoruz)

“…güzel Marcela, özgürlüğü ve aldırmazlığıyla, bütün bunlardan galip çıkar. Onu tanıyan herkes, kibri nerede son bulacak, korkunç kişiliğine hangi talihli delikanlı hâkim olup bu eşsiz güzelliğin tadına varacak diye bekliyor.”

Marcela’nın özgür olması erkeklere öyle batıyor ki, bunu kabullenemedikleri için onu kibirli olmakla suçlayıp, korkunç bir insan olarak tanımlıyorlar. Bu da yetmiyor, Marcela hükmedilecek bir kişilik ve tadına varılacak bir güzellik olarak tasvir ediliyor. ‟Güzel ve garip” Marcela, ‟katil çoban kızı” Marcela, ‟insan soyunun o ölümcül düşmanı” -ki insan tarihsel olarak cinsiyetli bir kavramdır ve cinsiyeti erkek olmuştur- Marcela, ‟zalim” Marcela, ‟dağların, bakışıyla insanı öldüren ejderi” Marcela (ay burada gülmem geldi)…

Marcela’ya olan karşılıksız aşkı yüzünden canına kıyan zavallı Grisóstomo, âşık Grisóstomo, talihsiz Grisóstomo, sayısız zenginlikler dolu ruhun taşıyıcısı Grisóstomo… (Niye, bizim ruhumuz domates turşusu mu?) Kankitosu Ambrosio, Grisóstomo’nun cenazesinde bu sıfatlara yenilerini de ekliyor: “. . . bu beden, dehada benzersiz, nezakette eşsiz, güzellikte rakipsiz, dostlukta biricik, sınırsız bir mükemmeliyete, kendini beğenmişlikten uzak bir ciddiyete, bayağılık bilmeyen bir neşeye sahip, (sizden iyi olmasın) iyi olan her şeyde birinci, talihsizlikte bir eşi daha olmayan Grisóstomo’ya aitti.”

‟Dahi” Grisóstomo, ‟muhteşem dost” Grisóstomo, ‟mükemmel” Grisóstomo, ‟mütevazı” Grisóstomo… Ambrosio ile Grisóstomo’nun bromance’i[2] adeta gözlerimizi dolduruyor değil mi? Acıklı bir hikâye olduğunu söylemiştim (yo söylememişim).

Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi, oturmuş kumar oynar, ah ciğerimin Grisóstomo’sunu yeterince öven Ambrosio, aslında bizim başından beri söylediğimiz, anlatmaya çalıştığımız şeyi adeta itiraf ederek devam ediyor: “Sevdi, sevilmedi; taptı, aşağılandı; yırtıcı bir hayvana yalvardı, ısrarıyla bir mermeri usandırdı, rüzgarın ardından koştu, yalnızlığa haykırdı, nankörlüğe hizmet etti, ödül olarak, ömrünün baharında ölüme kurban gitti… Ölümsüzleştirmeye çalıştığı bir çoban kızı, onun hayatına son verdi.” (Vurgular bana ait).

Yırtıcı bir hayvan olan Marcela (voov güzel sıfat) ve yine katil olan Marcela… Ve ‟ısrarıyla” mermeri usandıran mükemmel aşık Grisóstomo. Hem ulak çobanımız hem kankito Ambrosio’muz, aslında olayın ne olduğunu, nasıl geliştiğini açık açık söylüyor başından beri. Hatta merhum Grisóstomo’nun beni benden alan, saç baş yolduran şiirleri de gösteriyor bize:

“…Reddedilmek öldürür,

sabırsız yapar doğru da yanlış da çıksa bir şüphe,

kıskançlık şiddetli bir ölüm getirir…

…kıskandığım, hasret duyduğum, reddedildiğim halde

ve emin olarak beni öldüren şüphelerden,

ne görülmemiş bir mucize!

En ufak bir umut bile yok asla

ama unutuldukça artıyor yine de hevesim…” (Boyun devrilsin Grisóstomo, aşkın kadar taş düşsün başına Grisóstomo.)

“…Diyeceğim ki güzeldir ruhu da bedeni gibi

bana hep düşman olan kadının…”

“…Aksine bu senin için bir bayram olsun,

cenazede gül benim sonuma,

tabii biliyorum zaten ağlamayacaksın

çünkü bu erken ölümden geliyor senin şanın.” (Boynun altında kalsın Grisóstomo.)

Erkeklerin, Grisóstomo’nun ısrarı, tacizi, takibi, baskısı o kadar açık ki. Mükemmel aşk kisvesi altında hem de Grisóstomo’nun aşkı, yani Marcela’nın seçmediği-istemediği-dayatılmaya çalışılan bir aşk biçiminde bize sunuluyor. Ölümünden bile Marcela’yı sorumlu tutuyor boyu devrilesice Grisóstomo. Çok tanıdık değil mi? Evet! Peki biz bunu yer miyiz? Yemeyiz. Yok etme, hükmetme, zarar verme isteğiyle hareket eden, reddedilmeyi, hayır’ı, istemiyorum’u kabullenemeyen tüm erkeklikler, kadının özgürlüğünden, bağımsız oluşundan, özgür seçimlerinden korkuyor ve korksunlar da!

Erkeklik, burada kadını taciz etmenin, onu aşağılamanın yanında doğaya da zarar verirken bugün de taciz ediyor, saldırıyor, kadınların yaşama hakkını gasp etmeye kadar vardırıyor işi. Ya da intihar edişi ile bile duygusal yükünü, toplumun baskısını bir kez daha kadının omuzlarına bırakmaya çalışıyor. Nasıl da bazı şeyler değişmiyor! Erkeklik, patriyarka 1600’de de 2021’de de bize ‟höt” demeye çalışıyor; mücadelemiz, karşı duruşumuz, isyanımız da 1600’den 2021’e, odalardan modalara (çok seviyorum bu ikilemeyi), dağ bayır, dere tepe, sokak sokak, meydan meydan (gaza geldim, 8 Mart yaklaşıyor) büyüyerek, değişerek, dönüşerek devam ediyor.

Şimdiye kadar bu erkeklere ben verip veriştirdim. Döktüm içimi rahatladım ayol. Peki ya Marcela? Marcela o dimdik duruşu, ne istediğini bilen, güçlü kişiliği ve sözleri ile çıkagelir.

“Kendimi savunmaya geldim.”

Hoş geldin Marcela! (Gözler yine dolu dolu).

“Çektikleri acılar ve Grisóstomo’nun ölümü yüzünden beni suçlayan herkesin, ne kadar mantıksız davrandığını anlatmaya geldim… Söylediğinize göre, Tanrı beni güzel yaratmış, öyle yaratmış ki, güzelliğimden etkileniyor, elinizde olmadan beni seviyorsunuz. Bana gösterdiğiniz sevgiye karşılık olarak da, diyorsunuz ki, hatta istiyorsunuz ki, ben de sizi sevmek zorunda olayım. Tanrı’nın bana verdiği anlayış gücüyle, güzel olan her şeyin sevilebileceğini biliyorum; ama güzel olduğu için sevilenin, kendisini seveni, sevildiği için sevmek zorunda olmasını anlayamıyorum… Oysa derler ki gerçek aşk bölünmez, kendiliğinden olur, zorla olmaz. Madem öyle… Niye benim, sırf sevdiğinizi söylüyorsunuz diye, zorla sevmemi istiyorsunuz?” Yürü be Marcela! Söyle bizim o adamlara şu an duyuramadıklarımızı.

“Üstelik şunu da düşünmeniz gerekir ki, sahip olduğum güzelliği ben seçmedim; onu bana olduğu gibi Tanrı bahşetti, ben istemedim, ben seçmedim. Tıpkı yılan, onunla öldürse bile, tabiat vermiş olduğu için, sahip olduğu zehir yüzünden suçlanamayacağı gibi, ben de güzel olduğum için azarlanmayı hak etmiyorum.” (Aç bayrakları aç aç aç…)

“. . . ben hür doğdum ve hür yaşayabilmek için, kırların ıssızlığını seçtim. Bu dağların ağaçları benim dostlarım, bu derelerin berrak suları benim aynalarımdır. . . ” Doğayı seçmesi, doğayla özdeşleşmesi ve doğa ile özgürleşmesi… Buranın şarkısı tabii ki: Hür doğdum hür yaşarım, kime nee kime nee…

“Görünüşümle aşık ettiklerimi, sözlerimle yanılgıdan kurtardım. İsteği besleyen eğer umutsa, ben ne Grisóstomo’ya, ne başkasına umut vermediğime göre, onlardan herhangi birini, benim zalimliğim değil, kendi ısrarı öldürdü denebilir.” İşte bunu demek istiyoruz biz de. Sizi öldüren, mutsuz eden, size acı veren sizin ısrarınız; özgür olmamızı istemediğiniz, size bağımlı, ‟ait” olmamızı istediğiniz; bizim kendi kimliğimizle, kendi bedenimizle, kendi seçimlerimizle var olduğumuz bir aşktan/aşksızlıktan ziyade sizin ‟makbul” aşk anlayışınız olmasın sakın? Öyle öyle. O zaman ne diyoruz; olmaz olsun öyle aşk! Atanmış değil seçilmiş aşk istiyoruz!

“…onun düşüncelerinin namuslu olduğu söylenip bana sitem edilecek olursa… derim ki, şu anda mezarının kazıldığı bu yerde, niyetinin temizliğini bana açıkladığında, ben de kendi niyetimin sonsuza dek yalnız yaşamak olduğunu, iffetimin meyvelerini, güzelliğimin kalıntılarını sadece toprağın tadacağını söyledim ona. Eğer o, bütün bunlara rağmen, umuda karşı ısrar etmek, rüzgara karşı ilerlemek istediyse, çılgınlığının denizinde boğulmasında şaşılacak ne var? O, uyarıldığı halde ısrar etti, kendisinden nefret edilmediği halde umutsuzluğa kapıldı. Şimdi onun ıstırabının suçunu bana yüklemek doğru olur mu? …şunu bilin ki, biri benim için ölecek olursa, kıskançlıktan ya da bahtsızlıktan ölmüş olmayacak; çünkü kimseyi sevmeyen, kimseyi kıskandırmaz; yanılgıdan kurtarmak, aşağılamak değildir. Bana bakışıyla insan öldüren ejder diyen, kötü, zararlı bir şey olarak sırt çevirsin bana; nankör diyen, hizmet etmesin; kadir bilmez diyen, tanımasın; zalim diyen izlemesin; çünkü bu ejder, bu nankör, bu zalim ve kadir bilmez, onları kesinlikle aramayacak, hizmet etmeyecek, tanımayacak ve izlemeyecek.” (Gölge etmeyin başka ihsan istemez baylarım.)

(Marcela gel şu iffet meselesini, kıskançlık meselesini de karşılıklı tartışalım, anlaşalım. Çünkü o namus-iffet denilen şey, kadınların hayatından bile daha değerli oluyor.) Marcela sen de gel benim kankitom ol, istersen yoldaşım ol, istersen gardaşım ol, istersen sevdiceğim ol. Gel iki gözüm hoşbeş edelim. Ancak Marcela durur mu yapıştırdı bana da cevabı:

“…hürriyete düşkün bir mizacım var, baskıdan hoşlanmıyorum; ne kimseyi seviyorum, ne de kimseden nefret ediyorum. Şunu aldatıp bunu kışkırtmıyorum; şununla alay edip bununla eğlenmiyorum. Benim eğlencem, bu köylerin dürüst çoban kızlarıyla sohbet etmek ve keçilerime bakmak…”

Marcela yaptığı bu konuşmanın ardından çekip gider ve geride hayretler içinde kalan açık ağızlar, şaşkın gözler bırakır. Çünkü hanfendi güzel olduğu kadar ‟akıllıdır” da! Bazıları da Marcela’nın 89. kez “hayır” deyişini, uyarısını dinlemeyip peşinden gitmeye yeltenir. Bizim yiğido Don Kişot ise şövalyeliğinin şanına yakışır bir biçimde ‟dünyada böyle namuslu yaşayan tek kadın olduğunu” gösteren Marcela’nın peşinden gidecek olanları tehdit eder. Marcela aslında birkaç yönden ‟makbul” bir kadınlığa işaret ederken, genel olarak ‟namakbul” bir kadınlığı taşır. Patriyarkanın kadın bedeni üzerinden inşa ettiği, kadının bedenini ve cinselliğini kontrol etme mekanizması olarak yarattığı ‟namus”, toplum nezdinde olduğu kadar onun içinde de bir haysiyet meselesi olarak ifade bulur. Cervantes, dönemin kadınlık algısına, toplumsal cinsiyet rollerine karşı çıkarak farklı bir kadın kimliği ortaya koymak istese de, genel ahlak algısından uzaklaştığını söylemek zor. Don Kişot da maceraları boyunca dönemin genel ahlakını, patriyarkanın namusa verdiği önemin altını defalarca çizer (Marcela gibi ‘yardıma muhtaç genç kızların imdadına koşmak gerektiğini’ düşünen şövalyemizin, hayalini kurduğu kadın imajının da ne kadar ‟gerçekçi” olduğunu anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz!) Kahramanımız Marcela hem özgür hayatı seçer, evlenmek istemez, erkeklerle cinselliğini paylaşmayı tercih etmez hem de namuslu olmak/olmamak üzerinden toplumun genel ahlakına uygun bir söylem üretir. Ancak bir noktada da toprağa kadar ‟namuslu” olma isteği, erkekleri, erkeğin kadının bedeni üzerinde tahakküm kurmasını kolaylaştıran evlilik kurumunu da reddetmesiyle birlikte kendi bedeni, kendi cinselliği üzerinde kendi tasarrufunu, kendi kararlarını uygulama isteğidir de bir yandan. Marcela dediği gibi belki de ölene kadar seks yapmayacaktır. Belki de gönlünü bir çoban kızına kaptıracak, cinselliğini de onunla yaşayacaktır. Bilemeyiz. Diyorum iki gözüm Marcela, gel blush şaraplarımızla feminizm tartışalım karşılıklı.

İşte bizim hikayemiz böyle. Bizim olan, deneyimlediğimiz, bizden, içimizden, 1600’lerden 2021’lere uzanan bir hikâye Marcela’nın hikayesi. Sadece Don Kişot, Sancho Panza, Rocinante ve yel değirmenlerini hatırlamaktansa esas Marcela’yı hayatımıza almanın güçlendirici bir yanı var benim için. 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’ne de çağırırız neden olmasındı?

Kaynak:

Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote (1), çev. Roza Hakmen, 30. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020, 100-126.

[1] Neslihan G. Albay, Marcela’s Justificatıon And Plea For Freedom In Don Quixote (Marcela’nın Don Kişot’ta Özgürlük Hakkı ve Gerekçesi), International Social Sciences Studies Journal, 2020, çevrimiçi: http://dx.doi.org/10.26449/sssj.2524.

[2] Editör notu: Bromance, erkekler arasındaki erotik, romantik (Platonik) dostluğu ifade eden İngilizce brother ve romance kelimelerinden oluşturulmuş bir kavram. Ünlü bir örnek olarak Matt Damon, Ben Affleck verilebilir. Kadınlar arası erotik, romantik dostluk için Türkçede (lubunca) bacı-koli buna denk.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.