Sevgi Soysal tam da içinde bulunduğumuz momentin entelektüellere devletlere de örgütlere de eşit mesafede durmayı vazeden politik önerisinden başka bir yeri; örgütlere ne kadar öfkelenirse öfkelensin, ‘baş düşmanı’, devleti, faşizmi, militarizmi önceleyen ve unutturmayan bir politik yeri işaret ediyor bana kalırsa.

Sevgi Soysal’ın cezaevi anılarını kaleme aldığı metni Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu 1976 yılında Politika gazetesinde tefrika olarak basılır. Bu metin pek çok açıdan Türkçe yazılmış en özgün anı kitaplarından biri bana kalırsa. Sevgi Soysal’ın anılarını okurken öncelikle 12 Mart 1971 darbesinin giderek sertleşen politik iklimini ve cezaevlerinin adım adım militaristleşmesini kavrıyorsunuz. 12 Mart’tan hemen sonra, kısa bir süre için Yıldırım Bölge’ye düşen Soysal o dönemi sonra diğer mahpuslarla ‘sosyalizm dönemi’ olarak adlandırdıklarını anlatır. Cezaevine sonraki girişinde ise koşullar tamamen değişmiştir, tutuklular er kabul edilir ve baskının dozu kıyaslanamayacak ölçüde artar. Soysal er ilan edilme, sayım disiplini, asker selamı vermeye zorlanma, rahat hazır ol komutları, işkence ve işkence tehditleri, koğuş teftişleri ve baskınlarıyla içerdeki hayatın nasıl eziyete dönüştürüldüğünü çok iyi anlatır.

Ama bu dönüşümden önce, Yıldırım Bölge’den ilk tahliye oluşundan sonra, dışarı çıktığında, aslında özgürlüğe tahliye olmadığından bahseder. Dışarı çıkmıştır ama 12 Mart sonrası Ankara’sını düşününce tahliyesini “Hürriyete değil bu çıkış. O sıralarda Edirne’den Ardahan’a uzanan bir tutukevine,” cümleleriyle tarif eder. 12 Mart’ın giderek sıkılaşan politik ikliminin, herkesin her yerin dinlendiğini bilerek konuşmaya devam etmesinin, “Deniz’ler asıldı asılacak” sözlerinin yarattığı kuşkunun, yılgınlık hissi yaratmak için elinden geleni ardına koymayan rejimin yarattığı boğucu havayı anlatır. İşkencenin yapıldığı bilgisinin yayılmasıyla korkunun iyice baskın hale gelmesi arasındaki ilişkiden söz eder, tutuklu yakınlarının giderek artan yalnızlığından bir de. Korku her yerdedir. “Koskoca Ankara kentinde kovalananları yaralı bir av hayvanı yalnızlığında, neredeyse açıkta bırakan korku.”

Tam da bu boğucu atmosferin ortasında, Mümtaz Soysal’ın tahliyesiyle tutuklu yakını olmaktan çıkmışken, bir kez daha tutuklanır; bu kez de ‘orduya hakaret’ten, meşhur Ali Elverdi paşanın mahkemesinde tutuklanır ve tekrar Yıldırım Gölge Kadınlar Koğuşu’na gider. “Ne olduysa oldu, yine eski arkadaşları görürüm diye seviniyorum.” Daha girişte Ankara’da sadece şehrin değil cezaevlerinin de nasıl bir cenderede olduğunu fark eder, polis Suna’nın tavrıyla fark etmemek ne mümkün. Meraklı, ezmek isteyen ama çoğu zaman bunu bile beceremeyecek kadar düşkün, karşı tarafta yılgınlık yaratamadığını görünce hemen eziyet tarzını değiştiren polis Suna. “Elinin körü. Suna insanın aklına sadece bu sözü getiriyor. Şöyle karşınızda durup bakması elinin körü demeniz için yeterli.” İçeride hem beklenen idamlardan hem Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi (THKP – C) kadrolarının eylem hazırlıklarından hem de cezaevlerinde giderek artan ağır baskı ve şiddet koşullarından patlamaya hazır ve boğucu bir hava vardır.

Sevgi Soysal siyasetler arası ilişkilerden, farklı fraksiyonların sözcülerinden ve tek tek kadınların gündelik pratiklerinden büyük bir açıklıkla bahseder. Türkiye İşçi Partisi (1971 darbesinden sonra kapatıldığı için) eski genel başkanı Behice Boran, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Gülay Özdeş, Sevim Onursal, Oya Baydar gibi sosyalist hareketin bilinen isimlerinin yanı sıra onlarca kadın militanın, devrimcinin hikayesini okuruz. “Bu PDA’cılar [Proleter Devrimci Aydınlık] keskinliği pek sever,” diyerek onlara laf atan THKO’lu kadınlar, kapatılmış Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) dosyasından tutuklanmış genç kadınlar, daha atak gözü pek olanlar, sessiz içine dönük kadınlar. Tüm bu kadınları Yıldırım Bölge’nin gündelik eziyetlerinin arasında Sevgi Soysal’ın berrak ve şüphesiz son derece kişisel bakışıyla izleriz. Koğuşta kurmaya çalıştıkları düzeni; birbirileriyle kurdukları dayanışma ilişkilerini; aralarındaki gerilimleri, açık ya da örtük sürtüşmeleri; komün yaşayanlarla daha bireysel yaşayanların çatışmalarını; kantinden reçel ısmarlayıp ısmarlamamayı, ısmarlanacaksa kimlere öncelik verileceğine dair uzun tartışmaları, hepsini açık, dürüst ve mizahi bir üslupla anlatır.

En çok dikkatimi çeken şeylerden biri Sevgi Soysal’ın kendini övmeyen, kendine mesafeli, kendi konumunu da tartışmaya açan tavrı oldu. Örgütler arası tartışmaları ya da fraksiyonların daha sorumlu düzeyde olanlarının bazen sekter ya da sert bulduğu tavırlarını eleştirir elbet. Öte yandan aynı zamanda bu kadınların, saçını taradığı, gülerek lafladığı, volta attığı, koğuşu bir disipline sokmak için didiştiği, sekterliklerinden bazen yıldığı, bazen ne olduklarını tam çözemediği bu kadınların direncine müthiş bir saygı ve yoldaşça bir hayranlık duyar. Dolayısıyla yaptığı tüm eleştirilerin yanında kurduğu farklı türden pek çok politik ve kişisel bağ vardır; şefkatle merak, öfkeyle ilgi, arkadaşlıkla dertleşme isteği gibi.

İşte bu nedenle, Sevgi Soysal’ın örgütlü kadınlara, örgütlü tutuma ve bazen de örgütlerin kendisine yaptığı eleştirileri bugünün ‘aydın’ konumundan ileri sürülen ve devletle devrimci örgütleri nerede eşitleyen bir simetri koyarak “ne devlet ne örgütler” olarak formüle edebileceğimiz post-modern bakıştan farklıdır bence. Evet Sevgi Soysal çok ironik bir dil kullanır, sadece devletin değil örgüt içi ilişkilerin, eşitsizliklerin ya da militarist hâllerin izleriyle uğraşır, dalga geçer. Ama Sevgi Soysal’ı Sevgi Soysal yapan ve bence Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu kolayca kategorize edilemeyen bir metin haline getiren şey bu dalga geçme halinden taşan bir fazlanın da olmasıdır. Soysal bazen öfkelendiği bu kadınların hepsiyle gerçek ilişkiler kurar. Kararları onlarla birlikte alır. O kararları alabilmek için uzun uzun tartışır, zaman zaman artan kızgınlığına ve bunaldığından söz etmesine rağmen koğuş kolektifinin dışına çıkmaz. Koğuşun sözcüsüyken de, her hareketini, koğuşun kolektif kararlarına uygunluğu açısından, kafasında tekrar tekrar gözden geçirir. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu okurken “ne devlet ne örgüt” simetrisi kuran post-modern, uçarı bir aydından başka bir varoluş görüyorum ben. Bence Sevgi Soysal’ı, belki bugünkü entelektüellerin kendini çok daha rahat hissedeceği böylesi bir yere oturtmak, onun tam da aslında yüzde yüz bu yere yerleşmemekten gelen pırıltısını, kısmen de olsa, silmek anlamına gelir. Sevgi Soysal tam da içinde bulunduğumuz momentin entelektüellere devletlere de örgütlere de eşit mesafede durmayı vazeden politik önerisinden başka bir yeri; örgütlere ne kadar öfkelenirse öfkelensin, ‘baş düşmanı’, devleti, faşizmi, militarizmi önceleyen ve unutturmayan bir politik yeri işaret ediyor bana kalırsa.

Askeri emirlerle, rap rap rap yürüyüşlerle, komutlarla, hazır ola geçmelerle, sanki rahat denilince rahat edilecekmişçesine söylenen rahat’larla, hepsiyle, hepsinin absürtlüğüyle dalga geçtiği yerler herhalde kitabın en etkileyici kısımları. Bir süre sonra er ilan edilen tutukluların bu uygulamayla nasıl mücadele edecekleriyle ilgili yaptıkları iç tartışmaları da. Sevgi Soysal metinlerinde çok önemli olan mesafe, absürt olanı yazarken yazısını çok güçlendiriyor. Bu metne, kadınlara gösterdiği derin şefkate ve dayanışma duygusuna rağmen, işkencede cinsel şiddeti, taciz ve tecavüzü açıkça yazmasına rağmen, erkek hapishanesinden gelen kararla jimnastiği bitiren kadınlara yönelik eleştiriye rağmen, bütün mizahına ve anti-militarist konumlanışına rağmen, güçlü feminizan vurgularına rağmen, feminist bir metin demezdim. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu böyle de yorumlanabilir elbet ama ben, belki de feminizmi kültürel konumlanışlardan çok politik bir hareket olarak anladığımdan, tam öyle görmüyorum; illa bir politik geleneğe yerleştirmek gerekirse Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu hümanist sosyalist bir çizgiye yerleştirirdim. Bizi bazen kahkahalar atarak güldüren, kadınlara hem kızmamızı hem onları anlamamızı sağlayan, her zaman esas öfkemizi, kinimizi milim sapmadan cezaevi idaresine, işkenceci doktorlara, askeri mahkemelere, gardiyanlara, polislere, faşizme, devlete, cuntaya yönlendiren, “koğuşu yatılı okul gibi cıvıl cıvıl yapan gencecik kızlar”ın direngenliğine, neşesine, öfkesine, her durumda çay demleyebilmesine hayran bırakan bir metin. 1972 yazını, Kızıldere’yi ve idamları birlikte göğüsleyen, içindeki yasa rağmen neşesini ve hayata dair inancını kaybetmeyen bir metin. Cezaevi müdürü emir verince aldıkları ortak tutum gereği hazır ola geçen ama o rahat deyince de hazır olda kalan ve ona “Biz böyle rahatız komutanım,” diyen bir metin.

Ağır işkenceden geçtikten sonra Yıldırım Bölge’ye gelen Çiğdem. “Alçılı kolu, bembeyaz yüzü, geçirdiği bunalımın donuklaştırdığı bakışlarıyla, faşizmin koparıp fırlattığı bir çiçek gibi.” Arkadaşları, yaralanmış bir sineği, karıncayı, kurumaya yüz tutmuş bir çiçeği diriltmeye çalışır gibi, Çiğdem’i eski canlılığına döndürmeye çalışıyorlar. Yıkıyorlar, saçını tarıyorlar, kaşık kaşık yemeğini yediriyorlar, alçısına girmiş böcekleri tek tek ayıklıyorlar. Çiğdem sanki bütün bunları görmüyor, duymuyor. Sonra bir gün koğuşa polis Zafer giriyor, tüm koğuş hazır olda ayağa kalkıyor. Polis Zafer gördüğünden memnun; “yeterince canımıza okuduğuna karar verip dostluk havasına bürünüyor”. Çiğdem’in yanına gidip konuşmaya başlıyor, nasılsın diyor, kaldır bakalım kolunu diyor, sonra tamam rahat, oturun diye ekliyor. Kimse oturmayınca bu kez sinirleniyor, herkes hazır olda ama Çiğdem’in yanından ayrılmıyor, koluna bakayım diyerek bileğinden tutup kolunu kaldırmaya çalışıyor. Çiğdem’in canı çok yanıyor belli ki, artık sakat kalacağı neredeyse kesinleşmiş kolunu kaldırmamayı yine de beceriyor. Kolları sımsıkı, bütün gücüyle iki yana yapıştırılmış. Polis Zafer sinirle koğuştan çıkıyor. “Zafer, kara demir kapıyı üstümüze çarparak çıkıyor koğuştan. Yakında bizi koğuşta hazır olda durdurmaktan vazgeçecek, biliyorum. Ama önemli değil bu. Önemli olan, Çiğdem’in canlanması, direnerek canlanması. Çiğdem’e bakıyorum. Kara gözlerinde, geldiğinden beri görmediğim, bir yumuşama, bir parıltıyı seziyorum.” Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu bu parıltının kitabı işte.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

nine − 9 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.