“Benim bedenim, benim kararım” zamanın ihtiyacını artık karşılamıyor

0
752

Kürtajı suç haline getirmeye çalışan amansız kampanya hem sinir bozucu hem de insanlık dışı bir hal almışken biz feministlerin kürtaj hakkını savunmak için kullandığımız dili yeniden şekillendirme zamanımız geldi.

Yulia.M/Getty Images

Barbara Sostaita

Milyonlarca Amerikalı COVID-19 aşısını ve maske takma zorunluluğunu reddetme hakkı için toplandığında birçoğu, feminist hareketlerin aşina olduğu bir sloganı kullandı: “benim bedenim, benim kararım.” Cumhuriyetçi eyalet parlamenterleri; federal devletin “kişisel tercihleri” ihlal etmesini önleyerek bireylerin kendi bedenlerini kontrol edebilmelerine imkân sağlayan ve “tıbbi özgürlük beyannamesi” olarak anılan yasa teklifleri getiriyor. Rahim sahibi kişilerin üremeye dair kararlarda bedenleriyle ilgili yalnızca kendilerinin söz sahibi olması gerektiğini savunan kürtaj hakkı savunucusu aktivistler uzun süredir bu argümanlar etrafında birleşiyordu. İnternetteki hak tartışmalarında kürtaj yanlısı literatürün benimsenmesine hızla tepki verilmesinin sebebi de bu. Örneğin Akilah Hughes, Fox Haber muhabiri Tucker Carlson’un “kendi bedeninize dair bilinçli bir tercih yapmak tartışma konusu olmamalı” ısrarını, “yeni yayınlanan Ebeveynlik Planlaması reklamı” olarak tanımlayıp şaka konusu haline getirince Twitter’da viral oldu.

Kürtaj yanlısı aktivistler, aşı karşıtlarının bir yandan bedensel özerklik iddiasında bulunmalarının diğer yandan da insanların güvenli ve yasal kürtaj hakkına erişimini zorlaştırmalarının ironik olduğunu da vurguluyor. Vogue’daki güncel bir yazıda Molly Jong-Fast bu hüsranı dile getiriyor: “Roe[1]’nun bitişinin kıyısında ve kadınların bedenlerinin Cumhuriyetçi bir şekilde yasallaştırılacağı dönemin başlangıcındayız ancak bu dönüşüm ironiye batmış bir halde ilerliyor.” “Hamileliğini sonlandırmanı imkânsız hale getirmeye çalışan topluluk, aşılanmış olmayı kanıtlamaya zorlamanın yasadışı olması gerektiğinde öfkeyle ısrar ediyor.” Kürtajı suç haline getirmeye çalışan amansız kampanya hem sinir bozucu hem de insanlık dışı bir hal almışken biz feministlerin kürtaj hakkını savunmak için kullandığımız dili yeniden şekillendirme zamanımız geldi. “Benim bedenim, benim kararım” ifadesi ziyadesiyle bireyci ve nihayetinde bizi birbirimize bağlayan yönleri içermekten uzak. Hele de şimdi Teksas’ta kürtaja neredeyse tamamen yasak getirilirken karşılıklı sorumluluklarımızı ve birbirimize bağlılığımızı vurgulayan bir dil ve çerçeve benimsememiz son derece önemli.

Ana akım üreme hakları hareketi ve onun kürtaj hakkına yönelik tekil odağı karşısında hayal kırıklığına uğramış siyah kadınlardan kurulu bir kolektif 1994 yılında “üreme adaleti” kavramını üretti. Üreme adaleti aktivistleri bireysel tercih söylemini tekrarlamak yerine alternatif bir çerçeve olan çocuk sahibi olma ve bu çocuklara güvenli ve koruyucu topluluklar içinde ebeveynlik yapma hakkının yanı sıra çocuk sahibi olmama hakkını da savunmayı önerdiler. Eski bir ebeveynlik planlaması eğitimcisi ve kamu sağlığı uzmanı olan Daniela Sostaita’ya göre, bu kadınlar kürtaj yasal olsa bile ırk, sınıf yahut sosyal statülerinin bu prosedüre ve diğer cinsel sağlık ve üreme sağlığı kaynaklarına ulaşımlarını sınırlandıracağının farkındaydı. “Onlar üreme bakımından hayatlarının kendi kontrolleri (bireysel tercihleri) dışındaki, örneğin barınma ve gıdaya erişim, iş fırsatlarına erişim, bireyler arası şiddetten ve polis şiddetinden korunma gibi faktörlerden de etkilendiğini anlamışlardı.” Sostaita, Roe v. Wade kararı kürtaj hakkı için yasal bir güvence oluştursa da kürtaj hakkına erişimin; yasal düzenlemeler, ulaşım problemleri, dil engelleri, yasal statü ve cinsiyet ayrımcılığı gibi faktörlerle sınırlı olmaya devam ettiğine dikkat çekiyor. Yalnızca tercihe odaklanmak, temel yapısal koşullar nedeniyle bu hakka erişimden yoksun, renkli/beyaz olmayan ve düşük gelirli hamilelerin deneyimlerini tartışma dışı kılıyor.

SisterSong Women of Color Reproductive Justice Collective’in (Kızkardeşlik Şarkısı Renkli Kadınlar Üreme Adaleti Kolektifi) kurucularından Loretta Ross, 2017 tarihli Radical Reproductive Justice: Foundation, Theory, Practice, Critique (Radikal Üreme Adaleti: Temel, Teori, Pratik ve Eleştiri) kitabında, bedensel tercih dilinin “hükümetin sağlık hizmeti sağlama yükümlülüğünü reddeden ortak bir neoliberal çerçeve haline geldiğini” yazar. Basitçe ifade etmek gerekirse neoliberalizm, serbest piyasanın kişi özgürlüklerini de garanti altına aldığını savunan politik bir ideolojidir. Bu ideolojik tercih; fırsat, bireysel sorumluluk ve birey özgürlüğü söylemi ile temellendirilir. Refah veya sosyal hizmetler söz konusu olduğunda devletin geri çekilmesini gerektirir. Kültürel teorisyen Stephen Dillion’ın 2018 tarihli Fugitive Life: The Queer Politics of the Prison State (Kaçak Hayat: Hapishane Devletinin Queer Politikası) kitabında tartıştığı gibi devletin, kötü seçimler yapan veya özgürlüklerini kötüye kullanan kişileri hapsetme yetkisini ise genişletir. Neoliberalizme göre, işsizlik, yoksulluk, kaçak göç ve hapsedilmenin sorumlusu devletin tasfiyesi değildir. Dillon’dan alıntıyla bunlar “soyutlanmış, bireysel tercihin sonucudur… Neoliberal iktisatçılar tarafından üretilen bilgi sistemleri içinde dünya kaybolur ve geriye sadece birey kalır.”

Dolayısıyla Ross “benim bedenim, benim kararım” veya “sen kendi rahmine bak” gibi sloganları eleştirdiğinde, bu düsturların özelleştirme ve bireyciliğin neoliberal çerçevesine dayandığına dikkat çeker. Sonuçta, sağ görüşlü aşı karşıtlarının tercih dilini kullanması o kadar da ironik değildir; aslında, başından beri dünya görüşlerinin anahtarı budur. Elon Üniversitesi’nde dinsel çalışmalar profesörü olan Trust Women: A Progressive Christian Argument for Reproductive Justice (Kadınlara Güvenin: Üreme Adaleti İçin İlerici Hristiyan Bir Tartışma) kitabının yazarı Rebecca Todd Peters’a göre; 60lı yıllarda bu sloganı yaygınlaştıran feminist aktivistler; yazarın ifadesi ile sağ-kanat “atomistik bireyciliği” tarafından belirlenmiş bir liberalizm ve insan hakları geleneğine yaslanmışlardı. Peters, son zamanlarda bu ifadeyi benimseyen aşı karşıtlarının, ifadenin tarihiyle veya ortaya çıktığı bağlamla ilgilenmediğini belirtir. Aşı karşıtları, sahip oldukları beyaz ayrıcalıkları sayesinde “anlamak zorunda olmadan ya da tarihine veya içerdiği daha geniş anlamlara yahut değerine saygı göstermeksizin kültür içerisinde işlerine yarayan her ne varsa onu sadece yapabildikleri ve yapmak istedikleri için kullanmaya hakları olduğunu düşünüyorlar. Toplumun tamamını, ortak iyiyi veya “benim bedenim, benim kararım” ifadesinin kaynağını aldığı çerçevenin oluşumunu- yani kadınların gerekli hizmete ulaşamadıkları için öldüğü bir ülke ve kültür bağlamını umursamıyorlar.”

Peters’a göre, yılda yüzlerce kişinin yasadışı prosedürlere başvurduğu için öldüğü bir dönemde kürtaj hizmetine erişim için verilen mücadele “çok daha büyük ölçekte insan topluluklarına zarar veren ya da zarar verme potansiyeli taşıyacak bir şekilde sağlık hizmetini reddeden insanlarla hiçbir şekilde kıyaslanamaz.” “Benim bedenim, benim kararım” savunusu bireyci olsa dahi bir hak ve kurtuluş hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak Peters, “bir insan topluluğu içerisinde birlikte yaşadığımız için hepimiz birbirimize bağımlıyız ve hepimiz birbirimize karşı bireysel değerlerle ilişkilendirilen ama buna indirgenemeyecek olan sorumluluklar taşıyoruz” yaklaşımını içeren ve siyah kadınlar tarafından ileri sürülen üreme adaleti çerçevesinin “benim bedenim, benim kararım” savunusuna önemli bir düzeltme getirdiği düşüncesine katılır. Bedensel özerklik söylemi üreme haklarını güvence altına almak için çok önemli olsa da “benim bedenim, benim kararım” zamanın ihtiyaçlarını karşılamaktan artık uzaktır. Üstelik başka bir kişiye karşı her türlü sorumluluğu reddeden insanlar tarafından sahiplenilmektedir. Sonuçta “benim bedenim” başkalarınınkine karşı savunmasızdır ve zaruri olarak başka bedenlerle ile yan yanadır. Seçimlerim başkalarının seçimlerine göre şekillenir ve onlardan ayrılamaz. Feminist filozof Judith Butler’ın söylediklerini alıntılarsak: “Beden, kendisine ait değildir ve hiçbir zaman olamaz.” Biz, doğuştan sosyal varlıklarız, diğerlerine bağımlıyız, diğerlerinin iradeleriyle şekilleniyoruz; zamanımızın politik ve ekonomik koşullarının ürünleriyiz. Ross da dahil olmak üzere üreme adaleti savunucuları “benim bedenim, benim kararım”ın sınırlılıklarına uzun süredir işaret ediyor. Onları dinlememizin ve üremeye ilişkin sağlık hizmetlerini savunurken kullandığımız kavramları yeniden tasavvur etmemizin zamanı geldi. Eğer COVID-19 bize bir şey öğrettiyse o da birbirimize bağlı olduğumuzdur.

Çeviri: F. Ceren Akçabay, Tuana Öztunçel

Bu yazının orijinali 3 Eylül 2021’de bitchmedia sitesinde yayınlanmıştır.

[1] Roe v. Wade, ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1973 yılında verdiği kürtajı Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nın 14. maddesi ile koruma altına alınmış özel hayata saygı hakkı uyarınca yasal hale getiren ünlü karardır.

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.