Hüller’in yüzünde korkuyla direnç birbirine karışırken, kadınların kendilerine ayrılan yerden çıktıklarında vermek zorunda kaldıkları hesap yüzyılları birbirine bağlıyor.

* Bu yazı filmdeki sürpriz gelişmeleri içerir.

Ressam Rosa Bonheur’ün pantolon giyebilmek için izne ihtiyacı vardı. Atları, sığırları, aslanları resmeden Bonheur, hayvanları yakından incelemek için at pazarlarına ve mezbahalara gidiyordu. Çalışırken rahatça hareket edebilmesi, erkeklerin arasında daha az dikkat çekmesi gerekiyordu. Bunun için doktor raporuna dayanarak Paris polisinden izin aldı. 1857 tarihli belgesinde, sağlık nedenleriyle erkek kıyafeti giyebileceği yazıyordu. İzin altı ay geçerliydi. Altı ay sonra yenilenmeliydi. Üstelik pantolonuyla her yere de gidemeyecekti, balolar ve halka açık toplantılar hâlâ yasaktı. Bir kadının nerede, hangi kıyafetle bulunabileceği belgede belirlenmişti. Foucault’nun bedenlerin disipline edilmesi üzerine yazdıklarını hatırlatıyor bu belge. İktidar, bir kadının ne giyeceğine, nerede bulunacağına, nasıl hareket edeceğine kadar uzanıyor, pantolon giymek için alınan izinle beden üzerinde denetim kuruluyor.

Rose filmi, Rosa’nın bu izni aldığı tarihten yaklaşık iki yüzyıl öncesine gidiyor. İki kadının adları da birbirine benziyor, hareket edebilmek için aşmak zorunda kaldıkları sınırlar da. “Pantolonda daha fazla özgürlük var,” diyor Rose. Bu özgürlüğün içinde çalışmak, toprağa sahip olmak, kendi başına yaşamak var.

Kısmen, 16. yüzyılda yaşamış köylü Martin Guerre’in kimliğine bürünen birinin hikâyesinden esinlenen film, Sandra Hüller’in canlandırdığı, toplumsal cinsiyet sınırlarını aşan anti-kahraman Rose’un Tanrı’ya bağlılığı ve metaneti esas alan bir topluluğa açık ama örtük biçimde yerleşmesiyle başlıyor.

Rose, Otuz Yıl Savaşları’nın ardından ücra bir Protestan köyüne gelir. Yüzünde savaşın izi, yanında bir çiftliğin kendisine ait olduğunu gösteren belgeler vardır. Köylüler köye gelen yabancıya kuşkuyla yaklaşır. Rose toprağı işler, çiftliği ayağa kaldırır, çalışkandır, zamanla güven kazanır. Köylüler onu savaştan dönmüş, çalışkan bir erkek olarak kabul eder ama kurduğu hayatın devamı böyle devam edebilmesine bağlıdır. Yani yaşadığı son güne kadar erkek olmalıdır.

Rose’un geçmişi hakkında az şey öğreniriz. Bu suskunluğun yaşadığı hayat içinde bir karşılığı vardır. Geçmişinden söz etmek, kendisi hakkında bilgi vermek tehlikelidir. Bir yerde kalabilmek için bazı şeyleri geride bırakması, bazılarını da kendine saklaması gerekir. Bu sebeple köyde görünür bir yer edinirken, hayatının büyük bir bölümünü görünmez tutar.

Rose’un hikâyesi her ne kadar bir esin kaynağıyla başlasa da, tek bir kişinin yaşam öyküsüne dayanmıyor. Schleinzer ve senaryoyu birlikte yazdığı Alexander Brom, erkek olarak yaşayan kadınlara ilişkin çok sayıda tarihsel kayıttan yararlanmış. Rose, bu farklı hayatların izlerini taşıyan kurmaca bir karakter. Onun geçmişindeki boşluklar bana bu nedenle de anlamlı. O boşluklarda adını bilmediğimiz, nasıl yaşadığını öğrenemediğimiz başka kadınlar da var.

Filmin siyah beyaz görüntülerinde toprağın, ahşabın, kumaşların ve yüzlerin her şeyin dokusu daha keskin. Filmin anlatım biçimini eksiltili anlatı kavramıyla düşünmek mümkün. Kamera hareketleriyle, uzun konuşmalarla Rose’un duygularının içine hemen girmiyoruz. Kamera çoğu zaman sabit duruyor, Rose az konuşuyor, dış ses de onun hikâyesini bize sonradan anlatıyormuş gibi aktarıyor. Olayları izlemekle, geçmişte yaşanmış bir hikâyeyi dinlemek arasında bir yerde kalıyoruz. Rose’un geçmişindeki boşluklar dolmuyor, her davranışı psikolojik bir açıklamaya bağlanmıyor. Onu gündelik hayatı içinde tanıyoruz ama Rose’a bir mesafemiz de var. Filmin biçimiyle karakterin yaşama koşulu birbirine benziyor. Kendisi hakkında söylediklerini tartmak zorunda olan Rose gibi film de verdiği bilgiyi tartarak, ölçerek veriyor.

Rose’un kurduğu hayat, köyün beklentilerinden bağımsız kalamıyor. Çalışkanlığı ve kazandığı güven ona bir yer açıyor ama o yerin beraberinde getirdiği yükümlülükler de var. Mülk sahibi bir erkekten evlenmesi, aile kurması, soyunu sürdürmesi beklendiğine göre, Rose da evlenmeli ve hatta çiftliği için ihtiyaç duyduğu suya erişimi de bir evlilik anlaşmasıyla kolaylaşabilir. Böylece Rose, komşusunun kızı Suzanna’yla evlenirse tüm sorunlarını çözebileceğini düşünür.

Ama Rose’un kendi hayatını kurabilmek için yaptıklarını anlasam bile, kazandığı konumla eşi Suzanna’nın hayatı hakkında söz hakkı olmasına diyeceğim? Rose, kendisini kadınlara ayrılmış hayattan kurtarmaya çalışırken, başka bir kadının geleceğinin kararlaştırıldığı anlaşmanın tarafı olur. Pantolonun sağladığı özgürlüğün içinde başkaları adına karar verebilmek de vardır. Rose için istediğimiz özgürlüğün, Suzanna’ya ne kadar yer bıraktığını da düşünmek zorunda kalan izleyici Rose ile mesafesini daha da açar.

Rose’un eşi Suzanna’yı da kendi istekleri, korkuları olan biri olarak görmeye başlarız. Babasının yaptığı anlaşmayla Rose’un evine gelir, ondan eş ve anne olması beklenir. Rose’un sakladıkları, Suzanna’nın hayatını doğrudan etkiler. Aralarında zamanla oluşan yakınlığı bu başlangıçtan ayrı düşünmek güç. Birbirlerine açabildikleri alanın değeri de burada, hayatları hakkında başkalarının karar verdiği bir dünyada, birlikte neye karar verebileceklerini öğrenmeye çalışırlar.

Büyük ölçüde bedensel oyunculuk becerilerine dayanan bu rolde Hüller’in çok iyi olduğunu söylemem gerek. Schleinzer kolay yoldan duygusallık yaratmanın peşinde değil. Hikâyede mutluluğa belli belirsiz benzeyen bir şey belirdiğinde, Hüller’in Rose’un içinin yavaşça ısınmasını böylesine ölçülü biçimde hissettirmesi hayranlık uyandırıyor.

Antigone’de İsmene, kız kardeşine kadın olarak doğduklarını, erkeklerle mücadele edemeyeceklerini hatırlatıyordu. Antigone, Kral Kreon’un yasağına rağmen kardeşleri Polyneikes’i gömmek istese de, İsmene ona yardım etmeye cesaret edemiyordu. Ailelerinden geriye sadece ikisi kalmıştı. Bir yasağa karşı gelmenin onları da ölüme götürebileceğini biliyorlardı. Kız kardeşini durdurmaya çalışırken kendilerine hükmedenlerin daha güçlü olduğunu, onlara boyun eğmek zorunda olduklarını söyledi. İsmene’nin sözlerinde korku kadar, kadınlara dünyadaki yerlerinin nasıl öğretildiğini de vardı. Antigone sınırı aşmaya kalktığında, İsmene’nin onu korumak için söyleyebildiği şey, o sınırı yeniden hatırlatmak oluyordu. Rose da kendisinden önce bu sınırlarla karşılaşmış kadınlardan bayrağı devralıyor. Hayatta kalmak için İsmene’nin bildiği tehlikeleri hesaba katıyor, kendine bir hayat kurmak için Antigone’nin göze aldığı yasağı aşmak zorunda kalıyor. Schleinzer’in kurduğu dünya, Beyaz Bant’ın inanç ve itaatle örülmüş Protestan köyünü hatırlatıyor. Rose’un yargılandığı sahnelerde Dreyer’in Jeanne d’Arc’ın Çilesi var.

Bir kadının kendisi hakkında söylediklerini dinleyen, fakat onun kim olabileceğine çoktan karar vermiş bir otorite. Hüller’in yüzünde korkuyla direnç birbirine karışırken, kadınların kendilerine ayrılan yerden çıktıklarında vermek zorunda kaldıkları hesap yüzyılları birbirine bağlıyor.

İsmene’nin korkusunu da Antigone’nin ısrarını da yanında taşıyor Rose. Yaşamak istiyor, yaşayacağı hayatın içinde kendisine de yer olsun istiyor.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.