Sevgi, bakım ve süreklilik var ama sonuç yok: İki film de anneliğin kurtarıcı olduğu varsayımını dağıtıyor.

* Bu yazı bahsedilen filmlerle ilgili sürpriz gelişmeler içerir.

Bu yazıda yönetmen Lynne Ramsay’in 2011 tarihli Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin) ile 2025 tarihli Geber Aşkım (Die My Love) filmlerini yan yana koyarak çapraz bir okuma yapacağım.

Annelik çoğu zaman bir garanti gibi düşünülür. Sevgi varsa bağ kurulur. Bağ kurulursa çocuk düzelir. Çocuk düzelirse hayat onarılır. Bu yük aileye ait gibi görünse de kadınlara yüklenen en ağır ‘görevlerden’ biridir. Kadın doğurur, ardından düzeni ayakta tutması beklenir. Bakım verir, ardından ilişkiyi taşıması beklenir. Sevgi üretir, ardından sonuç üretmesi beklenir. Annelik, toplumsal hayal gücünde bir kurtarıcı mekanizma gibi çalışır. Annenin varlığı, krizin çözülebileceğine dair bir teminattır.

Kevin Hakkında Konuşmalıyız ile Geber Aşkım bu teminatı ortadan kaldıran iki film. Annelikle kutsallaştırıcı bir bağ kurmayan, anneliğe yüklenen “onarıcı güç” fikrini çökerterek kadının üzerine kurulan ahlaki düzeni görünür kılan iki film. Her ikisinde de sevgi vardır, bakım vardır, süreklilik vardır. Ama bu denklem çalışmamaktadır. Çünkü sevgi, bu filmlerde, gerçek hayatta da sık sık karşılaştığımız üzere, bir ilişki üretmiyor. Geber Aşkım da Kevin de toplumun kolayca okumak istediği gibi “kötü anne” hikayeleri değil. Çöken şey anne değil anneliğin otomatik olarak sonuç üreteceği varsayımı.

Kevin: Bağın işlemediği yer

Kevin Hakkında Konuşmalıyız 2011’de gösterime girdiğinde oğlum henüz 1,5 yaşındaydı. Filmin konusunu okuduğumda, o dönemde izlemeye cesaret edememiştim. Geber Aşkım ise izlemeyi ertelediğim bu filmi yeniden gündemime soktu.

Kevin’in en rahatsız edici tarafı, anne Eva’nın çabasının sahici olması. Film, kadını yalnızca suçlu ya da yetersiz bir figür olarak çizmiyor. Tam tersine, annenin çabaladığını gösteriyor, düzen kurduğunu, ritim ürettiğini, ilişkiyi taşımaya çalıştığını. İzleyiciye rahatlatıcı bir alan bırakmayan hikaye “anne istemediği için bağ kurulamadı” diye kapanmıyor. Film daha ağır bir ihtimali açıyor: Bağ kurmak için çaba gösterilmiş olabilir. Buna rağmen bağ çalışmayabilir.

Bazen bu çaba, filmin en sert anlarında olduğu gibi, yalnızca dayanılmaz bir sesi bastırmak için gürültüye sığınmak kadar çıplak bir şeye dönüşüyor.

Kevin’in şiddeti tam da bu ihtimalin üzerine çöker. Okulda gerçekleştirdiği katliam, yalnızca bir patoloji ya da “kötülük” açıklaması değildir. Filmin bunu özellikle muğlak bıraktığı anlaşılıyor, çünkü açıklama üretmek “annenin suçunu” hafifletecek bir gerekçe yaratır. Oysa film gerekçelendirme mekanizmasını askıya almıştır. Kevin’in yaptığı şey yalnızca dışarıya yönelen bir saldırı değil annenin kurduğu bütün ilişki düzenini çökertmeye yönelir, çökertir de. Annenin emeği boşa çıkar. Sevgi boşa çıkar. Ev boşa çıkar…

Filmin en sert hamlesi, şiddetin yalnızca okulda kalmamasıdır. Kevin’in hiç ummadığımız şekilde, aralarının çok iyi olduğu babasını ve kız kardeşini öldürmesi, “ailenin içinde hâlâ bir bağ vardı” ihtimalini de yok eder. Baba toplumun gözünde daha uyumlu olan figürdür. Kevin hem babasını hem kızkardeşini ortadan kaldırarak annenin taşıdığı o büyük varsayımı paramparça etmektedir: Anne uğraşırsa ev kurtulur. Bu noktada film bir suç hikayesinden çok, anneliğe yüklenen garantörlük rolünün iflasına dönüşür.

Hapishane sahnelerinde Kevin’in “anlamaya” yaklaşması bile bu iflası tersine çeviremez. Çünkü artık çok geçtir. Film, geç gelen farkındalığın bir onarım üretmediğini gösterir. Burada pişmanlık bile bir kurtuluş değildir. İzleyici, anneliğin dünyayı düzenleyen bir güç olduğu fikrinden geriye ne kaldığını görmek zorunda bırakılır: sadece boşluk.

Geber Aşkım: Benliğin taşıyamadığı süreklilik

Geber Aşkım aynı mitin başka bir yüzünü açar. Kevin’de felaket dışarı doğru taşarken, burada çözülme içeriye doğrudur. Kadın karakter Grace’in yaşadığı şey ani bir kopuş değil, film boyunca görülen, benliğin giderek artan bir yük altında kendi ritmini kaybetmesidir. Bu ritim kaybını “delilik” diye kolayca adlandıramıyorum. Çünkü karakter kendini tamamen yitirmiyor, kendisinin farkında. Bu farkındalık onu toparlamaya yetmiyor. Benlik vardır, fakat taşıyıcı bir merkez olmaktan çıkmıştır.

Filmde bakım ve yakınlık onarıcı bir işlev görmez. Aksine, tekrar arttıkça boğucu hale gelir. Bu, anneliğin temel mitini tersine çevirir: “yakınlık iyileştirir” fikrini. Kadın çocuğuna ilgisiz değildir, sevgi vardır. Ama bu sevgi düzen üretmemektedir. Sevgi benliği korumaz. Bu yüzden filmde, anneliğin otomatik olarak tamamlayıcı bir deneyim olduğu fikrinin reddiyle yüzleşiriz.

Finalde kadının ormanı yakması, bu reddin en dolaysız biçimidir. Orman film boyunca yalnızca bir manzara değil, bu sürekliliğin kendisidir. Günlerin tekrarını, mekanın kapanını, “burada yaşamak zorundasın” hissini taşır. Yakılan orman sahnesi ne bir özgürleşme sahnesi ne bir kurtuluş ilanıdır. Yakılan şey doğadan ziyade karşılık üretmeyen bir ilişkisel zemindir. Bu eylem bir patlama değil, gecikmiş bir sınır çizimidir. Film burada Grace’i kahramanlaştırmıyor. Sadece şunu gösteriyor: Bazı süreklilikler, bazı ritimler, bazı bağ biçimleri taşınamaz hale geldiğinde çözülme bir seçim olmaktan çıkabilir ve sonuç haline gelebilir.

Yakılan zemin, yıkılan bağ

Bu iki film birlikte düşünüldüğünde annelik mitinin nasıl çöktüğü daha açık görünür. Kevin’de bağ dışarıda felakete dönüşür, Geber Aşkım’da bağ içeride benliği aşındırarak çözülür. Birinde şiddet insanlara yönelirken diğerinde mekana yönelmektedir. Ama ikisinin ortak noktası bağ kutsal bir görev değil, çalışıp çalışmadığı sınanabilen bir kapasitedir. Ve bazı koşullarda bu kapasite, ne kadar emek verilirse verilsin sonuç üretmez.

Bu yüzden her iki film de anneliği ahlaki bir yargı alanı olarak kurmuyor. Anne suçlu mudur, suçsuz mudur sorusuna saplanmıyor. Asıl soruyu başka yere taşıyor: Kadınlardan beklenen bağ neden otomatik olarak onarıcı sayılır ki? Neden anneliğe, krizleri absorbe edecek bir mekanizma gibi davranılır? Ve bu mekanizma çöktüğünde geriye ne kalır?

Bu filmleri bu noktada feminist buluyorum. Çünkü anneliği yüceltmediği gibi bir kader gibi de sunmuyorlar. Anneliği kutsallaştırmıyor ve “doğal bağ üreticisi” olarak görmüyorlar. Kadını bir çözüm olarak değil, bir sınır olarak düşünmeye zorluyorlar.

Sevgi varken de çöken şey

Annelik mitinin en güçlü yanı, sevginin her şeyi düzelteceğine dair inançtır. Bu iki film bu inancı hedef alıyor. Çünkü her ikisinde de sevgi var ama yetmiyor. Bakım var ama onarmıyor. Süreklilik var lakin iyileştirmiyor. Bu yüzden çöken şey anne değil. Çöken şey, anneliğin dünyayı kurtaracağı fikri.

Bu çöküş rahatsız edici çünkü bir tür güvenceyi elimizden alıyor. Ama aynı zamanda gerekli de. Çünkü kadınlara yüklenen en ağır görevlerden biri yalnızca sevmek değil; sevginin sonuç üretmesini sağlamaktır. Bu filmler o imkansız görevi görünür kılıyor.

Bağ her zaman dönüştürmüyor, bağ bazen yalnızca taşınamaz hale geliyor.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.