Trans kadınlar için yazılan ve trans olmayanların da takip edebileceği romanda, karakterlerin kendine dönen eleştirilerini, içselleştirilmiş önyargıları, trans gullümün cüretkâr dürüstlüğünü ve ironisini bulmak kaçınılmaz tabii ki

Detransition from queer narrative

Torrey Peters’in Detransition, Baby kitabı Umami’den dön, bebeğim ismiyle çevrilerek yayımlandı. Daha adıyla belki de yabancısı olduğumuz bir durumu söylüyor: “detransition” metin içinde Türkçeye tersine cinsiyet geçişi (süreci) olarak çevrilmiş. Dönme ve dönmeme kelimeleri kullanılabilirdi diye düşünüyorum ama konu bu değil.

Başladığım anda okuması pek keyifli değil ama merak ediyorum diyerek iki günde bitirdiğim bu kitap hakkında yazmak zor benim için. Çelişkili bir durumdayım, ben genelde öyle iki günde bitirmem kitapları, alıp insanı sürüklemiyorsa en az bir haftası vardır. Demek ki sürükledi.

Peki okumak neden keyifli (değildi)? (Bakalım baştaki bu tespitimde nasıl yalancı çıkacağım.)

Öncelikli bir neden anlatıcı sesi, neden ve kime anlatıyor sorusunu dümdüz okura anlatıyor diye yanıtlayacağını başından belli ediyor. İflah olmaz postmodern beklentimle ben yine de sonuna kadar anlatıcı kim çıkacak acaba, biri çıkacak mı ki diye merak ettim, ne de olsa New York Times’ın 21. yüzyılın en iyi yüz kitabı listesine girmiş kitap. Fakat anlatıcı kimse çıkmadı. Bu bir sürpriz olmadığı için söylemekte beis yok.

Peki öyleyse, yer yer hitap eden, şimdiki zamanın içinde durup dururken geniş zaman kipine kayıp da bir sunuş izlenimi yaratan, andan çağrışımsal kopmalarla zihni yarı taklit eden bu anlatıcı neden bu türlü bir dil ve üslup kullanıyor? Neden bazen konuşur gibi bazen dümdüz her şeyi bilen uzak üçüncü tekille anlatıyor? Sırf normatif biçimi kırıp kuir biçim için yapılmış olabilir mi? Yetmiyor sanki, dedikodu gibi geliyor kulağa. Açıkça dedikodu yapan bir anlatıcı demek için yine metnin içinde kurgulanmış bir anlatıcıya ihtiyaç duyardım. O da yok. Peki neden dedikodu gibi? Romanın üçüncü tekil anlatıcısı odağına üç ana karakterini; yani Reese başta olmak üzere Ames ve Katrina karakterlerini alarak üçüncü şahıs bağlamında bilincin sunum tekniklerinin[1] neredeyse hepsini kullanmış. Bu teknik dil ve üslup ile beraber her şeyi bilen bir anlatıcıdan karakterlerin dedikodusunu duyuyormuşuz gibi hissettiriyor.

‘Gebeliğin ilk ayı’, ‘Gebelikten sekiz yıl önce’ gibi isimler taşıyan bölümlerle ayrılmış bir parçalı yapıda geçmişten şimdiye bağlar kurarak, dağınık bir düzende ilerliyor kitap. Geniş bir zaman aksında gidip gelerek bakış açılarını özetleyen, karakterlerin duygularını temellendiren olaylara başvuruyor. Yine de parçalı yapı ve çizgisel olmayan bir anlatı, tahrip edilmiş bir 20. yy. anlatıcısının geleneksel denebilecek sesini kuirleştirmeye yetmemiş nedense.

Hikâyenin meselelerinden biri en az üslubu kadar eski bir konu, o da annelik. Şimdiye kadar siz de iyi de bu kitap niye ülkenin kuir edebiyata adanmış tek yayınevinden çıktı dediniz mi? Kitapta daha ilk cümlede söylenen şey, yani karakterlerin trans olması mı bunun nedeni? Bir de karakterler dolayımıyla kitaba yenilik niteliğini veren merkezdeki diğer konuya da bağlanıyor; dönme(me)lik. Geleneksel bir biçimle, hem de geleneksel bir konuda çeşni gibi trans karakterler olan bir roman mı okuyacağım? Bu soru kendini hemencecik unutturmasa da Umami editörlerine olan güvenime yaslanarak okumaya devam ettim. Dedikodu sevmem demelerime zeval gelmesin diye 2021 yılında yazılmış bir romanın bu üslubuna burun kıvırarak tabii. Bir yandan da başından beri ayırt edilen duyguların canlılığı karakterlerin kurulumuna dair güçlü bir sezgi veriyordu, merak ettim.

Okurken beni düşündüren şeylerden biri de şuydu: kırmaya çalışırmış gibi göründüğü önyargıları kendi de içermeli miydi sahiden? Bir yanda trans kadınların, kuirlerin yaşamlarına içeriden bir bakış sunarmış kisvesinde anlatıp duran üçüncü tekil anlatıcı varken, bir de karakterlerin iç sesleriymiş gibi transfobik söylemi ya da kadın düşmanlığını afişe mi ediyordu yani? İçselleştirilmiş transfobi ya da toplumsal gerçeklik mi diyecektik yani bunlara? Aaa bu kadarı da fazla, resmen trans toplumcu gerçekçilik bu diye düşündüm, kitabın yarısını geçmiştim. O an bir epifani anı oldu benim için. Resmen kıskanmışım. Evet karakterlerin italikle yazılmış bu türlü iç sesleri, kendilerine ait olmayan ama artık içselleştirdikleri kadın düşmanı ve transfobik söylemleri de barındırabilir. Hayat da böyledir zira. Edebiyatta poetika üzerine düşünürken ve kadın+ bir grubun hikâyesini anlatmayı tasarlarken ben de bu romandaki gibi bir üslup üzerine düşünmüyor muyum? Köklü bir biçimin hayli tahrip edilmiş bir hâli ile başka bir dünyanın yeni meselelerini anlatmak. Fakat bu roman benim başka bir dünyayı hayal etmeye çalıştığım mekânda geçmiyor. 21. yy’da Brooklyn’de, trans ve cis-het[2] üç karakterin yaşamlarında karşılaştıkları belirli bir soruya nasıl yanıt bulacaklarına odaklanan gayet gerçekçi bir roman bu. Öyleyse kıskançlığı bırakıp anlatıcı üslubunu farklı bir yaklaşımla yeniden düşüneyim.

İnsanlık tarihi kadar eski bir varoluş hâli üzerine yazarken yazın biçimleri yeni keşfedilmiş gibi yapmanın âlemi yoksa şimdi neden bu anlatım biçimini kullanalım? “Klasik edebiyatın” ataerkil kanonunda cis-het kadınlar, trans kadınlar ya da lubunya eşrafı kendine yer bulamadığı için mi? Bulduysa da anlatan kimdi ve karakterlere nasıl bir mesafeden bakıyordu? Her şeyi bildiğini sanan bir anlatıcının karakterlerinden uzaktaki, yargılayıcı tonunun ve toplumsal gerçekleri içeren yargıların öznelerin sesine ve hikâyeye ne gibi bir katkısı olabilirdi? Bu sorularla değişen, çeşitlenen anlatı yöntemleri hiç yokmuş gibi yapmanın âlemi neydi şimdi?

Sanırım bu sorulara yanıtları Rita Felski’nin Edebiyat Ne İşe Yarar kitabının “Tanıma” bölümünde bulmak mümkün. “Şayet varoluşumuz tanıma dramı etrafında dönüp duruyorsa, estetik bağlanımımızı tanıma/bilme ve tanınma/kabul edilme arzumuzdan tecrit etmek mümkün değildir. Hepimiz çeşitli şekillerde kendi tikelliğimizin tanındığını, bizi kuşatan dünyada kendi yankılarımızı görmek isteriz.”[3] Dedikodu yapanların o her şeyi bildiğini düşünen tarzını anlatıya yerleştirmek ne kadar mantıklı ve kadınsı değil mi. Dedikoduya karşı inşa edilen toplumsal algıyı Silvia Federici deşifre edip dedikoduya feminist bir itibar kazandırmamış mıydı zaten. Her ne kadar o bu itibarı dayanışma imkânı ile ilişkilendirmişse de Anlatının Gücü’nde Robert Fulford’un yazdığı değerini de unutmamak gerek: “hiç şüphe yok ki anlatı dünya üzerindeki varlığına dedikodu, yani bir kişiden ötekine anlatılan basit hikâyeler biçiminde başladı.”[4] Ve ekleyelim: “dedikodu yaparken, hakkında konuştuğumuz insanlar kadar aslında kendimizi de yargılarız.”[5]

Böyle bakınca, meselenin köklülüğüne de işaret eden fakat kuir gereği hayli hırpalanmış bir tanrı anlatıcı, dedikoduya dayanan bir üslup ile yazılmış trans toplumcu gerçekçi bir roman, okumaya ve üstüne düşünmeye değer… Detaylı bir inceleme yapıldığında dedikoducu üçüncü tekil değil de psiko-anlatıya yakın bir anlatımı üç karakter odağında mı kullanmış demeliyiz?

Lauren Oyler, kitap hakkındaki yazısında başlığa ve “detransition” kavramına dikkat çekerek terimi belki de ileride kariyer ya da evlilik gibi –kalıcı olduğunu düşündüğümüz bir değişimden– tersine geçiş sürecini tanımlamak[6] için kullanırız demiş. Belki de Torrey Peters’in kuir yazın denince akla gelebilecek pek çok yöntemden (parçalı yapı, belirsiz kimlikli anlatıcı, doğrusal olmayan zaman kullanımı vs.) yararlansa da her şeyi bilen üçüncü tekil anlatıcısına bir kılıf bulmaya çalışmamasında böyle bir “detransition” görmek mümkündür.

Trans toplumcu gerçekçilik

Anlatıcı konusundaki tartışma bitmemekle beraber meşruluğuna böylelikle ikna olduğumu söyleyebilirim. Biraz da hikâyeden bahsedeyim. Trans toplumcu gerçekçi tabiri de anlaşılır belki. Önce şunu söylemek iyi olur, Peters, “trans kadınlar için yazdığını ve diğer okurların da takip edebileceğini varsaydığını” söylemiş.[7]

Trans kadın Reese, protagonist gibi görünse de romanda üç ana karakter var; Reese, Ames (Amy) ve Katrina. Roman bu üç kişinin (sevgili, arkadaş veya biyolojik aileyle olabilir) ilişkileri vasıtasıyla üç cins topluluğa bakmak imkânını kullanıyor; trans-lubunya eşrafı, cis kadınlar ve erkekler. Kategorilerin genişliği göz önüne alınınca bakmak derken şöyle bir göz atmağı kastettiğim anlaşılmıştır sanırım. Bunu yaparken terimlerin ve etiketlerin özetleyici gücünden faydalandığı söylenebilir. Bu durumda evet, o önyargıları kırmak için içermesi de en azından değinmesi de gerekiyordu denebilir. Aynı zamanda bu yolla “karakterlere mükemmel olmama imkânı tanıdığı” da söylenebilir “diğer herkesin olduğu gibi.”[8] Trans kadınlar için yazılan ve trans olmayanların da takip edebileceği romanda, karakterlerin kendine dönen eleştirilerini, içselleştirilmiş önyargıları, trans gullümün cüretkâr dürüstlüğünü ve ironisini bulmak kaçınılmaz tabii ki.

Reese anne olmak isteyen bir trans kadın. Reese’in annelik isteği üzerinden trans kadınların kadın tanınmalarının çetrefilliği sergilenmiş. Bu tabii, kısıtlı bir görüş olur, Reese ve arkadaşları üzerinden aynı zamanda trans kadınların sağlık, iş, sosyal, özel hayat gibi alanlardaki yaşam kesitlerini, varoluşçuluk ile toplumsal gerçekçi yaklaşımların kesişiminde okumak mümkün. Ames cinsiyetin akışkanlığına aşina olup da trans şemsiyeyi beden sınırlarından çıkararak genişletip kabul edenler açısından trans varoluş, transseksüel ikili cinsiyet normatifliğini savunanlar açısından geri dönmüş bir dönme, diğerleri açısından “sapkın fetişleri” olan bir cis-het erkek olarak görülebilir. Katrina, cis-het Amerika’da Asyalı tek ebeveyn bir anne ile büyümüş, ötekilikten nasibi etno-kimlik üzerinden kurulmuş bir cis kadın. Bu kesişimsel alan genişleyip cinsellikten de kuir nasibini alacak mı? ve üçü beraber bir kuir aile tahayyülü kurabilecek mi?

Roman, Ames’in yıllar önce ayrıldığı Reese’i arayarak yeni partneri Katrina’nın hamile olduğunu söylemesi ve doğacak çocuğa birlikte ebeveynlik yapmayı teklif etmesi ile başlıyor. Reese ile Ames, Ames Amy iken (yani “trans kadın olduğu zamanlarda”) beraberdiler ve ilişkilerinde neredeyse her şey yolundaydı. Fakat sonra ayrıldılar ve Ames tersine geçiş yaşamış bir trans kadın olarak baba olacağını öğrendi. Şimdi, sevgilisi ve patronu Katrina’ya eş ebeveyn olarak Reese’i teklif ederek hem babalıktan kaçıyor hem de Reese ile yeniden ilişki kurma imkânını yaratmaya çalışıyor, Reese’e de hayatta en çok istediği şeyin, annelik ihtimalinin, imkânını sunarak.

Trans bedenlerin doğurganlık sorunu, bilim adamlarının bu konuyu üstüne çalışmaya değer görmediğine mi işaret eder bilmiyorum. Fakat bu metin dışı bir soru, roman, trans bedenlerin yeniden üretim aracı olmadığını verili bir gerçek olarak görüyor. Daha çok odaklandığı nokta, annelik. Anneliği bir bedeni yaratma (ya da yeniden yaratma), bakım verme ve çocuk için bir anlatı kurma üzerinden görmek mümkün. Reese’in bakış açısından kurulan bu bakım verme ve anlatı kurma benzerliği, trans topluluklardaki daha deneyimli (daha yaşlı da diyebiliriz) transların daha deneyimsiz (ya da genç) translara yol göstermesi, kendiliklerine sahip çıkarken sahip çıkılmayı da yaşatan tavırda örnek buluyor.

Arka kapakta da geçen “Acaba, üçü birlikte normun ötesinde bir aile kurup bu çocuğu büyütebilir mi?” sorusu ise cevabını okura bırakmış bir temenni olarak kalıyor. Bu olasılığı mümkün kılan bir evren yaratmayı başarmış olsa da (kısacık geçiverdiğim bu cümledeki evreni mümkün kılan pek çok mücadeleye değinmeyi atlamaması, romanı toplumcu gerçekçi yapan ve benim içimi ısıtan noktalardan biri) metnin kapsamı daha çok Reese’in ve diğer ikisinin bu aşamaya nasıl geldiğini serimlemekle sınırlı kalmış. Bu serimde ortaya koyduğu “kuir dünya meseleleri”, trans toplumcu gerçekçilik dediğim perspektifi yaratmış oluyor. Ki bu meseleler yukarıda da değindiğim toplumsal, ekonomik, tarihsel koşullar olduğu gibi günümüzde canlı tartışmaları, ikinci dalga feminizm ile çatışmaları, transfobiyi, ya da iki lezbiyen kadının onlarla dayanışmadığı sembolik anlarda görünebilen “kuirin de kuiri” olma serzenişlerini içerebiliyor.

Romanı okuyan herkesin tartışmak, üstüne düşünmek için ucundan tutabileceği bir aks olduğunu iddia etsem yersiz olmaz sanırım. Okuru bol olsun, çok tartışılsın dilerim. [9]

[1] Dorrit Cohn’un Şeffaf Zihinler kitabının ilk kısmı olan Üçüncü Şahıs Bağlamında Bilinç bölümünde geçen tekniklerden bahsediyorum.

[2] Cis-het: Cis-het: trans olmayan hetero yönelimli kişiler için kullanılan bir kısaltma (sis-het diye okunur.)

[3] Felski, Rita, Edebiyat Ne işe Yarar, 2021, beşinci basım, Metis Yayınları

[4] Fulford, Robert, Anlatının Gücü, 2019, dördüncü baskı, Kolektif kitap

[5] A.g.e.

[6] Kaynak: https://www.lrb.co.uk/the-paper/v43/n10/lauren-oyler/why-are-some-people-punks

[7] Kaynak: a.g.y.

[8] Valgma, Mii, Intersectional Narratological Analysis Of Torrey Peters’ Detransition, Baby, University of Tartu, 2025

[9] Meraklısı için: roman meselelerine yakın bir perspektiften yorum için İlgi Kahraman’ın Birikim’deki yazısına bakılabilir: https://birikimdergisi.com/guncel/12148/don-bebegim-kuir-aile-tahayyullunden-toplumsal-cinsiyetin-maddiligine-yasamlarimiz#_ftn1

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.