Feminist düşünür, yazar ve aktivist Simone de Beauvoir 9 Ocak 1908’de Paris’te dünyaya geldi. Kendi gayreti ve ailesinden gördüğü destekle, o yıllarda pek az kadının kavuşabildiği eğitim fırsatlarını değerlendirdi. Sorbonne’da felsefe okudu ve yüksek lisans derecesi aldı. 1929-1943 yılları arasında hayatını lise öğretmenliği yaparak kazandı. 1943’te yayımlanan Konuk Kız ilk romanı ve ilk kitabıdır. 2. Dünya Savaşı’nı takiben çıkmaya başlayan Les Temps modernes (Modern zamanlar) adlı derginin yayın kurulunda, Jean Paul Sartre, Raymond Aron ve Merleau-Ponty gibi isimlerle birlikte yer aldı; buradaki editörlük görevini ölümüne dek sürdürdü.

Simone de Beauvoir’ın en önemli eseri ve feminizmin başucu kaynaklarından biri olarak kabul edilen İkinci Cins 1949’da yayımlandı. Yazıldığı tarihte ortada kayda değer bir feminist hareketin olmayışı kitabı müstesna kılıyordu. Simone de Beauvoir’ın bir başına yaptığı çalışmanın kapsamı ve derinliği, sonraki kuşakları etkiledi ve kadınlara ilham verdi. İkinci dalga feminizmin erken bir tarihte atılmış işaret fişeği olan bu kitap, tartıştığı meseleler ve kavramsal çerçevesi itibarıyla önemini ve güncelliğini halen korumaktadır.

Simone de BeauvoirSimone de Beauvoir sonraki yıllarda felsefi makaleler, romanlar, oyunlar, seyahat günlükleri, hatırat ve gazete yazıları yazdı. Otobiyografik romanı Mandarinler (1954) ile Goncourt edebiyat ödülünü kazandı. Bunca üretkenliğine ve sol entelektüeller arasındaki prestijli konumuna rağmen çalışmaları “felsefe kanonu”na uzun yıllar dahil edilmedi. Jean Paul Sartre ile ömür boyu süren birlikteliği nedeniyle, onun takipçilerinden biri sayıldı ve yapıtlarının özgünlüğü fark edilmedi. Simone de Beauvoir üzerindeki Sartre gölgesinin, zaman içerisinde, feminist araştırmacıların çabalarıyla yavaş yavaş dağıldığı söylenebilir.

“Kadın doğulmaz, kadın olunur”

“Simone de Beauvoir’ın [İkinci Cins’inin] özgünlüğü ve önemi, cinsiyetler arasındaki ilişkiler sorununun bütün farklı yönlerini birbirine eklemlemesinde ve sorunun sosyolojik, ekonomik ve psikolojik biçimlenmelerinin tek bir yapıdan kaynaklandığını göstermesinde yatar. Bu yapı, ‘doğal’ olarak nitelendirilen ontolojik bir gerçekliğe değil, bir egemenlik ilişkisine bağlıdır; hiçbir toplum ve hiçbir tarihsel dönem ondan muafmış gibi görünmemekteyse de, bu ilişki kültürel olarak kurulmuştur ve dolayısıyla da aşılması mümkündür.

Simone de Beauvoir, her ne kadar evrenselin taşıyıcılarının erkekler olduğunu söylese ve kadınların kurtuluşunu bu duruma ulaşmak -kadınların ‘erkekleşmesi’- olarak kavrıyor gibi görünse de, aynı zamanda, ‘eşitlik içinde farklılıklar’ın varlıklarını sürdürmelerini dışlamayan bir ‘farklılık içinde eşitlik’ imkânına, hatta gerekliliğine işaret etmektedir. Ancak işi, erkeklerin el koymuş olduğu evrenselin taraflılığını sorgulamaya ve onu yeniden tanımlama gerekliliğine kadar vardırmaz; bunu onun bazı mirasçıları yapacaktır.

(…)

[Simone de Beauvoir’ın yaklaşımı] şu sava dayanır: Fiziksel özelliklerden, ‘ırk’tan, cinsiyetten, dilden vb kaynaklanan ikincil farklılıklardan bağımsız olarak, bütün insanlar aynı biçimde bireydirler. Dolayısıyla, erkeklerle kadınları birbirinden ayıran farklılık kendi başına önemli değildir; onun belirleyici ve toplumsal olarak yapılandırıcı olan önemi güç ilişkilerinin bir sonucudur: ‘Kadın doğulmaz, kadın olunur’ (Beauvoir, 1949) ve erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğinin kökenleri ve biçimleri ne olursa olsun, kadın olmak bu egemenliğin bir uzantısı olarak gerçekleşir.” (Eleştirel Feminizm Sözlüğü, çev. Gülnur Acar-Savran, Kanat Kitap, 2009, s.73-74).

https://plato.stanford.edu/archives/fall2010/entries/beauvoir/

http://www.5harfliler.com/gerassinin-1976-tarihli-beauvoir-roportaji-25-yilinda-ikinci-cins/

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.