Sol örgütlerle ilişkilenmiş erkeklerin aldığı hiyerarşik terbiye o kadar hayatlarına sirayet ediyor ki, sevgililik ilişkilerini de eşitsizlik üzerinden kuruyorlar. Yaşları, bilgileri, konumları, mücadele yılları, mücadele araçları dahi üzerimizde kurdukları tahakkümün gerekçesi.

catlakzemin

Hayatı, ilişkilerimizi, dünyamızı ‘bir inancın yüceliğinde’ rastlaştıklarımızla kurduğumuz naifliğe sığdıramıyoruz. Elimizde kalan hep erkek şiddeti ve cinsiyetçilik oluyor.

Kendimi feminist olarak tariflemeye başladığımdan beri birlikte politika yaptığım erkekler ‘feminist çıkıntı’ dedi, beraber olduğum erkekler de ‘nevrotik’. Bana düşense uzunca bir kendini suçlama ve sorgulama haliydi… Oysa çok basit bir şey anlatıyordu bu iki yorum: Eşit değiliz, eşitlik için verdiğin her mücadelenin de içini boşaltırım. Tabii, bunu o ‘an’ın içerisinde böyle yorumlamıyordum.

Tabii öyle bodoslama kızgın sulara atlamıyoruz. Başlarda her şeyi adeta bir Adnan Yücel şiiri içerisinde yaşıyoruz. Gelsin ‘bir inancın yüceliğinde buldum’lar, gitsin ‘bir kavganın güzelliğinde sevdim seni’ler. Aman yandan ‘bir sevdayı büyütüyoruz seninle’ler falan derken bu yanılsamalar içerisinde en sonunda kendimizi bir içki sofrasında kadın kadına dertleşirken buluyoruz, Sezen Aksu çalıyor. Eşlik ediyoruz hep birlikte, “O sevgiler ki yoktular; onlar ümitlerimizdi”.

Nasıl mı gözümüzü açıyoruz? Bir bakıyoruz ki düşlediğimiz ‘başka bir dünyanın’ içerisinde, bizim yerimiz mutfak -yani aslında ev ve bakım işleri. Elbette ki bunu böyle söylemedi, söylemeyecek, çünkü o ‘erkekliğini yıkmış, kadın bilincine sahip’, çok da abartırsa ‘feminist bir erkek’. Bir sürü şey anlattılar, çok derin tahliller yaptılar hatta ‘kadın sorununa’ dair önermelerde de bulundular fakat sofrayı biz topladık, bulaşığı biz yıkadık. Ev işlerinin ortaklaştırılmasını talep ettiğimizde önce önümüze türlü bahaneler sunuldu, sonrasında da ev terkedildi. (Bu kadar haklı çıkartabilirdi beni, çünkü zaten ‘ben eşittir ev’dim.)

Bu erkeklerin beraberinde getirdiği -şu günlerde dilimize erilleme olarak çevirisini benim daha çok uygun gördüğüm – mansplaining özelliği. Bir dost meclisinden, ‘güneşin sofrasından’ tek kelime edemeden kalkmış buluyoruz kendimizi. Tam lafa girecekken sözümüz kesildi, sözümüze o ortamda iktidarlarını kanıtlamak amacıyla itiraz edildi, dalga geçildi söylediklerimizle ve küçük düşürüldük. Bize söz sırası geldiğinde uzuuuuun, bitmek bilmeyen  bir söyleve maruz kalmaktan cümle kuramaz hale gelip onların gözünde ‘mağlup’ olduk. Bu erkeklerin bence en tipik özellikleri de inanılmaz manipülatif konuşmaları, haliyle her zaman gücümüz ve enerjimiz yetmeyebiliyor.

Dünyaya bakışı gereği hep ezilenin yanında olmuş, her haksızlığın karşısında durmuş, her konuda eşitliği savunmuş o muhteşem adamlar özel alanlarında, ikili ilişkilerinde (çok eşlilik mi? o da ne?) cinsiyetlerini, yaşlarını, bilgilerini, konumlarını, mücadele ettiği yılları, mücadele araçlarını, yol yöntemlerini dahi hiyerarşi aracı olarak kullanacaklar. Bu yolla üzerimizde tahakküm kuracaklar. Gerisi psikolojik şiddet sarmalı.. “Kendimi mahzene kapatılmış gibi hissediyorum”, “Kafese konulmuş kuş gibiyim,” derken tartışma içerisinde aslında bir psikolojik şiddet biçimi olan sosyal yaşamdan tecrit edilmenin getirdiği hissi paylaşıyorduk. Bir erkek arkadaşıma, psikolojik şiddetle ilgili bir yazı göndermiştim, yazıda psikolojik şiddetin tanımı ve nelerin psikolojik şiddet sayılabileceğine dair belirli ipuçları vardı. Erkek arkadaşım da bana o yazı sonrası cevaben, “Bu çok taraflı bir yazı. (Muhtemelen çok feminik demek istiyor!) Bu yazıya göre ilişkiyi ilişki yapan her şey şiddet, bunlar yoksa ortada ilişki de kalmaz”, demişti.

Yoğunlukta psikolojik şiddetin yaşandığı bu ilişkilerde fiziksel ve cinsel şiddete de maruz kaldık. Fakat biz bu şiddeti, hiç ‘o’ şiddet gibi göremedik. O şiddet derken kastettiğim mücadele alan ve pratiklerimizde teşhir ettiğimiz şiddet. O şiddetin uygulayıcısı başkası ve ‘bizden’ değildi çünkü. Birlikte olduğumuz erkekler de, hiçbir zaman ‘o’ erkek olduklarını kabul etmediler zaten. Bize yaşadığımız şiddetin, ‘özel bir şiddet olduğunu’, böylesi bir adamı dahi çileden çıkartıp şiddet uygulayacak bir adam haline getirdiğimizi hissettirdiler. Öyleydi ki; onlar asla kadına ve LGBTİ+’lere şiddet uygulayamayacak insanlardı ve uygular hale geldilerse elbette bunda bizim sorumluluğumuz çok büyüktü.

En büyük meselelerden bir tanesiyse eşitlik meselesi. Hiçbir şekilde eşit bir ilişki kurulmadı bizimle (Buna dair belli emareleri yukarıda yazdım). Açık açık “Biz seninle eşit değiliz ve eşit olmamamız cinsiyetlerimizle alakalı değil” diyerek bizatihi ifade edildiği oldu; buradaki gerekçe yaşanmışlıklarımız ve deneyimlerimizdi. Ama hakiki olan tek bir şey vardı, o da eşit göremeyişi. İlişki kurduğumuz o solcu erkeklerle birlikteyken, aynen şöyle hissediyoruz: Bir örgütsel mekanizma içerisinde, örgütsel hiyerarşi sıralamasında ben, onun altındaki bir elemanım (onların literatürü gereğince). Mansplaining, öğretici tavırları biraz da bu yüzdendi, çünkü böyle bir ‘örgüt terbiyesi’ almışlardı. Altındaki elemanı yetiştirirsin, kadro haline getirirsin, öğretirsin, doğrusunu gösterirsin. Bunlara karşılık vermediği takdirde ceza verirsin, bedel ödetirsin, aşağılarsın, küçümsersin hatta şiddet uygularsın (sosyalist/sol örgütlerde yer almış kadınlar bu işlerin böyle olduğunu gayet iyi bilir; o küçük çocuğun bilmem hangi zıkkım işi yapmadığı ya da yanlış yaptığı sebebiyle sorumlusu tarafından tokatlandığını hepimiz gördük ve sustuk çünkü). Haliyle bu örgütlerle ilişkilenmiş erkeklerin aldığı terbiye o kadar hayatlarına sirayet ediyor ki, sevgililik ilişkilerinde de o hiyerarşik ilişki biçimini kurmamayı başaramıyorsun.

En azından ‘kadın sorununu’ programlarına almış, hayatında en az 1 defa toplumsal cinsiyet atölyesine katılmış (zaten örgüt içi erkek egemenlikle mücadelede fazla ne yaptık?) olan bu erkek yoldaşlarımız ve sevgililerimiz, erkek erkeğe kurdukları alanlarında erkeklik örgütlüyor, cinsiyetçilikleri göğe uzuyordu. Benimle kurduğu ilişkide tek kelime cinsiyetçi küfür etmeyen erkek arkadaşımın, erkek yoldaşlarıyla kurduğu sohbet içerisinde cinsiyetçi şaka ve küfürlerin havada uçuştuğunu da biliyordum. Kendi aralarında birbirlerini “Devrimci dediğin taşşaklı olur,” diye gaza getirdiklerini de. Çünkü feminizm, kadın sorunu falan filan kadınların işleriydi, kadınlar uğraşsındı, okusundu, arada öfleye püfleye atölyelere katılalımdı, partide küfretmeyelimdi; ama yeri geldiğinde kadın yoldaşlarımıza yol öğretmekten de hiç geri durmayalımdı (!)

4 Yorumlar

  1. bende bu tür sohbetlere giren arkadaşlara üç soru sorarım sonrada sohbet orada biter. soru 1 yemek pişirmeyi biiliyormusun. bulaşığını yıkayabilirmisin veya bulaşık makinesini kullanmayı biliyormusun. soru 2 çamışırlarını yıkayabilirmisin veya çamaşır makinesini kulanmayı biliyormusun. soru 3 tuvaletini banyonu temizlermisin
    bu sorulardan birisine olumsuz cevap veren insan ne kadar devrimci olursa olsun bu işleri başkalarının yapması gerektiği gibi bir varsayımla yaşadığını itiraf eder. sen kendin olarak kendine yetebiliyormusun eşit hakları savunmak için yok temel hayatta kalma becerilerin bile karşı cinse ihale edilmiş şekilde yaşıyorsan bırak bu işleri.

  2. Yazı için teşekkür ediyorum. Okuduğum bazı kısımlarda resmen ayağa kalkıp alkışlamak, tezahürat yapmak istedim. Yıllar içerisinde çeşitli ortamlarda, çeşitli insanlarla konuştuğum ve üzerine kafa patlattığım bir konuydu ki, çok güzel özetlemişsiniz. Özellikle şu paragrafta anlatılan mevzuyu, yalnızca ben hissediyorum sanıyordum:

    “Bu erkeklerin beraberinde getirdiği -şu günlerde dilimize erilleme olarak çevirisini benim daha çok uygun gördüğüm – mansplaining özelliği. Bir dost meclisinden, ‘güneşin sofrasından’ tek kelime edemeden kalkmış buluyoruz kendimizi. Tam lafa girecekken sözümüz kesildi, sözümüze o ortamda iktidarlarını kanıtlamak amacıyla itiraz edildi, dalga geçildi söylediklerimizle ve küçük düşürüldük. Bize söz sırası geldiğinde uzuuuuun, bitmek bilmeyen bir söyleve maruz kalmaktan cümle kuramaz hale gelip onların gözünde ‘mağlup’ olduk. Bu erkeklerin bence en tipik özellikleri de inanılmaz manipülatif konuşmaları, haliyle her zaman gücümüz ve enerjimiz yetmeyebiliyor.”

    Ellerinize sağlık.

  3. merhaba,
    yazi çok güzel, ellerinize sağlık. ben üniversitede öğrenciyken birkaç kere sol grup toplantisina katılmıştım. o zamanlar feminizm anlaminda bir aydinlanmam yoktu henüz. bu toplantilardan birinde kadinlarin çay doldurup dağıttığını, erkeklerin ise daha ciddi(!) bir is olan sistemi elestirmek icin oturduklarini gördüğümde bir daha bu toplantilara katilmama karari aldim. turkiye solu son derece cinsiyetçi, ne zaman elestirsem karşımda yalnizca erkekleri degil kadinlari da buluyordum, olmasi gerekenin bu oldugu soylendi bana surekli. bu eşitsizlik benim icin herhangi bir sol grupla iliskilenme anlaminda temel bir engel iken, insanlar daha onemli sorunlarımız olduğunu soyluyorlardi. cinsiyet onemli bir sorun degildi onlara gore. bunu çok iyi bir sekilde anlatmissiniz. turkiye solunun kesinlikle özeleştiri vermesi gerekiyor, solcu bir erkegin sokaktaki ortalama bir erkekten farkini soyle düşünmüştüm ve hakli olduğumu da gördüm: kamusal alanda herkesin farkedebilecegi bicimde siddet uygulamiyorlardi – siddet zaman zaman kompleks bir hal alabiliyor bence, birçok kadin ve cocuk baslarina gelen seyin siddet olabileceği ayirdina varamayabiliyot çünkü kabullenmislik var – onlarin uyguladığı şiddet sokaktaki adamdan farkli olarak biraz daha kodlanmış bicimdeydi sadece. bir kadin herhangi bir seyden herhangi bir bicimde rahatsizlik duyuyorsa o siddetti bana gore..

    teşekkürler yazi icin.

  4. Yazıya katılmakla beraber, bireylerin yaptığı tüm hataları sol/sosyalist harekete ithaf etmek; karşı devrimcilikten öteye gidemiyor. Bu tip yazılar altında ‘sosyalist hareketle ilişkili toplantılara katılmam’ diyen insanlar yaratmaya devam edecektir. Çizgiyi daha net çekmek gerektiğine inanıyorum. Tüm insanları mı sosyalist hareketten uzaklaştırmak, bu hataları yapanları mı?

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here