dino

Aşka inanmanın, geri kafalılıkla bağlantısı olduğu düşünülen zamanlar yaşıyoruz. İlişkilerden süreklilik ve güven ummaktı asıl adı. Diğer kısımlar; uyum, adrenalin ve seks. Neden insan bu dünyada bir yerlerde hatta kendi dünyasında bir yerlerde bu duyguyu yaşamaya gönüllü olmaktan korkar? Herkesin korktuğu gerçek ne? Aşkın kendisi korkunç değil elbet. Sanırım korkutucu gelen bu duygunun süreklilik halini bulamamak. Bu inanmama hali bizi nasıl ilişkilere sürüklüyor?

Aşkın var olduğu, doğal karşılandığı dönemlere bir göz atarsak; ilk zamanlar gezilir, tozulur, erkek yavaşça kadının elini tutar, sonra haftalar sonra belki ilk öpücük gelir. Şimdi kadın ve erkek yan yana gelir, akşamına seks yaparlar, eğer erkek ertesi gün mesaj yazarsa, bu ilgileniyor demektir. Eğer bir sonraki buluşma olur ve hatta kızın elini tutarsa, bu kıza değer veriyor gibi yorumlanıyor. Hatta ilk buluşmada sevişmeyen kadınların ikinci buluşmada garanti sevişeceğine dair, erkeklerin arasında gezen iddialar var. Sıkıntı da buradan çıkıyor olabilir mi? İlişkilerimizi cinsiyetçi yaşıyoruz. Alan-veren, avcı-av, efendi-köle, erkek-kadın… Sosyal iletişim ağlarıyla artık karşı cinse ulaşmak ve hakkında fikir sahibi olmak çok kolay. Ev telefonu dönemi ya da daha öncesini düşünürsek, şu an insanların elindeki olanaklar yatak odamızın (ev telefonu zaten salondaydı diye) taa içine girebilecek düzeyde.

Daha da eskilerde insanlar gazetelerin eş bulma köşelerinden hatta yakınlardaki telsiz frekanslarından iletişim kurma çabası içindeymiş. Sadece hayal dünyanıza bağlıymış aşık olma eğiliminiz. Büyük bir çabalama hali söz konusu. Ya da daha dar bir çevrede ulaşabileceğin insanlara aşık olurdun. Mahallenin gençleri arasında gönül ilişkisine girmek gibi bir şey vardı. Şimdi kimse mahallesinde kim yaşıyor, bilmiyor. Mahalle, sokak kültüründen kent kültürüne geçişin en güçlü yardımcısı sanırım, sosyal medya. Geçmişte yaşanılan aşkın en keyifli vakti olan uzun flört dönemi, yerini tek ses tonunun duyulduğu mesaj sesine bıraktı. Görenler sizi telefonunuzla aşk yaşıyorsunuz sanır. Eskiden camlarda kapılarda kalan gözler, şu an telefondan alamıyor kendini. Birbirinin hiç sesini duymadan büyük bir iştah dönemi yaşıyorsunuz. Tabii karşıdakinin duygusunu tartan bir alet olmadığından “Aman yanlış anlaşılmayayım” diye her cümlenin sonuna konulan gülücük imi de, aslında o tedirginliğin en güçlü yansıtıcısı. Hatta telefonunuz ne kadar iyi ise, aşkınız o seviyede olabiliyor. Düşünün bir kere akıllı telefonu olmayan biriyle nasıl aşk yaşayacağını bilmeyen bir kitle var. Tüm ilişkilerde böyle aslında. Özlediğin birini, ayda yılda bir de olsa arardın. Şimdi mesaj atmak yeterli geliyor insanlara. Konuşmak bir zaman kaybı gibi. Bir sürü yeni şey dahil oldu duygu dünyamıza.

-Çevrim içi mi?

-İki tık oldu mu?

-İki tık maviye dönüştü mü?

-Foto attım, beğendi mi?

Bir de çevrim içi halini gizleme durumu var tabii. Takip takip takip.

Konuşmaya ne oldu? Bu telefonlar biz birbirimizle konuşalım diye çıkmıştı. Tüm ezberler değişiyor ve değişirken de bizden bir sürü şey çalıyor. Mesajlaşırken insanların otokontrolü daha düşük. Çok daha cesurca yazabiliyorlar. Yüz yüzeyken zor cesaret edilecek cümleler, mesajla tık tık yazılabiliyor.  Yüz yüze görüşmelerin verdiği güzel adrenalin hali de tamamıyla beyaz ekrana kalmış durumda. Karşındakinin hiçbir mimiğini, sesinin iniş çıkışlarını hissetmeden kendine benzeterek tanımaya çalışman lazım. Bu ne kadar gerçek olabilir ki?

Çocukların artık hiç sokağa çıkmadan büyümelerinden endişe ediyoruz. Ya biz! Onlar sokakta oynamanın tadını hiç bilmeden büyüyorlar, dolayısıyla neyi kaybettiklerini bilemezler. Şu an yaşayan genç insanlar flörtün sanal halini yaşıyorlar. Farkında olmadan yaşam şeklimiz çalınıyor. Kolay ulaşmak ya da ulaşılmak her zaman çok kötü değil tabii. Ancak her durum için aynı şartların olması bir değersizlik fırtınası yaratmaz mı?

Sevgiliyi görme heyecanı, onun bulunduğu okulun çıkışına gitmek, oturduğu mahallede volta atmak, iş yerinin yakınlarında bir iş peydahlamak…

Onun uzaktan görünen gölgesiyle kalbinin ağzının içinde atması… Birbirine açılmanın o karın ağrılı dönemi. Şimdi mesajlarla başlıyor her şey. Ve tabii mesajlarla bitiyor. Evliliklerin son cümleleri bile neredeyse telefonun azizliğinden payını alıyor. Kaleme kağıda sarılıp da hayaller kurulan o günlerin cesur mutluluğunu ne çabuk kaldırdık sandığa. Şimdi istesen de istemesen de herkesin hayatı pat diye önüne düşüyor. Gözün sadece çok akıllı telefonun mesaj gelince yanıp sönen ışığında takılı kalıyor. Büyük umutların, mesajın geldiği o ses ve ışıkta. En son ne zaman sesli bir şekilde ya da yüz yüze birine duygularını açtın?

-Senden çok hoşlanıyorum

-Çok etkileyicisin

-Seni seviyorum

Ya da en son kim size “Nasılsın?” dedi. Bunun için bile şu an:

-Nbr

-Slm

-Mrhb.

Tuşlara basmaya bile üşenirken nasıl ilişki yaşayacak insan? Birbirine bu kadar emeği bile çok görürken onun adı nasıl aşk olacak? Çok tüketilmiş bir aşk bu. Başlamadan çalınmış harfleri. Emeksiz evde saksıdaki çiçeğin bile seninle kalmazken aşk nasıl kalacak? Tabii tüm bunlar artık şu soruyu doğuruyor; artık aşk isteyen var mı? Erkekler seks istiyor, kadınlar da aşk ve seks! Bu kadar çok seçeneğe bu kadar kolay ulaşma halinin cazibesi varken aşk ve “emek” çok eski bir akrabanın çook eski bir anısı gibi kalıyor. Ondandır sanırım çok uzun zamandır kadınların ağzından “Aşk yaşayacak bir erkek yok,” erkeklerden de “Bağlanmak bana göre değil, ciddi bir ilişki istemiyorum,” cümlelerini duyuyorum. Birinin aynı anda birden fazla insanla iletişime geçmesi çok kolay, nasılsa çevrim içi durumunu gizlemeyi de düşünen birileri çıkmış. “Mesajıma neden cevap yazmadın?” açıklamasına bile gerek kalmadan günlük mutluluğa geçilebiliyor.

Aşkta iletişim şekli daraldığı için artık ayrım da yapılmıyor. Herkes ilişki yaşayabileceğin biri gibi. Bu kadar kolay temas kurulunca senin duygun ve kişiliğin de sıradanmış gibi algılanıyor. Yozlaştık diye bir kelime kullanmak istemiyorum ancak bugünden bakınca yerine konacak pek bir duygu yok gibi. Belki de “duygusal korkaklık”tır adı. Bir alışveriş, bir tüketme şekli. Kapital aşk bu. Tüket, at! Çünkü yenisi için sistem seni bekliyor. Herkes çok sevdi bu yeni kimlikleri. Bir sinema filmiyle “ıssız adam”lar girdi hayatımıza. Kadının böyle bir seçeneğe uygun olma durumunun ismi çoktan konulmuştu. Böyle adamlara bu sıfattan sonra sempati, empati duyan insanlar oldu. Buradaki serzenişim, sonunun “adam”la bitmesinedir. “Issız insan” olmalıydı. İçinde istediği kadar cins barındıran. O zaman kişisel bir tercihi de eleştirecek değildik. Ancak kitlesel bir davranış da kişisel görülemeyeceğinden, bu yeni kitlesel duyguyu da eleştirebiliriz.

Tüm bu yeni yaşam şekilleriyle duygusal korkaklığa kılıflar hazır hale geldi. Üstelik bu korkaklık hali ideoloji falan da tanımıyor. Solcu, komünist, anarşist erkekler de iş ilişkilere gelince faşistleşiyorlar. Kapitalist bir tüketim halini de reddetmez oluyorlar. Peki bu ideolojilerin gerçek hallerine ne oldu? O zaman ideoloji dediğin şey sokakta giydiğin çula dönmez mi? Tüm cinsiyet, sınıf, ırk, türcülük, homofobi tartışmalarının içinde duygu korkaklığını nasıl açıklar insan?

Kısacası şu aslında: Aşk dinozor olmuş!

1 Yorum

  1. Halen böyle insanların olduğunu, böyle düşündüklerini ve bunları yazdıklarını görmek beni çok mutlu ediyor. Hayır yaşlı değilim, 21 yaşındayım. Yazılanlar o kadar gerçek, o kadar acı ki; sanırım artık hiç kimse duygusal bağlamda bir maceraya kalkışmak istemiyor. Yazıda bahsedilenler neredeyse herkesin benimsediği, herkesin içselleştirdiği bir şey, ben dahil. Ama ne olursa olsun bazen dinozor olmak çok güzel :)) Ve keşke bu kadar korkak olmasak.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here