‘Kimseye Söylemedim’, ‘Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda’ ve ‘Arıza Babaların Çatlak Kızları’ kitaplarının yazarı Ayten Kaya Görgün ile kitapları ve yazın hayatı üzerine sohbet ettik.

Yazmaya nasıl başladınız?

Nasıl başladığımı düşünüyorum da tam olarak bir başlangıç noktası hatırlamıyorum. Sanki daha okula başlamadan önce yazıyordum. Kafadan! Üçüncü kitabım Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda’da anlattığım büyük hala Mete, evin içindeydi ve iki dilli diliyle sürekli hikayeler anlatır, anılarındaki insanların nefeslerini erinmeden evin içinde dolaştırırdı. Onun olmadığı zamanlarda ablam bizi etrafına toplayıp kitabı olmayan uydurma cümleler kurardı. Mahallede televizyonun en son girdiği evlerden biriydik. Televizyonu olan evlere gitmeyelim diye bizi oyunlarla, türkülerle, hikayelerle eylerlerdi. Arkama baktığımda kendimi bir ağacın dalı gibi hissediyorum. Mete’yi, annemi, ablalarımı görüyor daha fazlasını hissediyorum. Farkım, dile dökmekle kalmayıp kâğıda döküyor hatta bu konuda ısrar ediyor olmam.

Bir kadın için yazmak ne demek?

Bu topraklarda hâlâ kızları okula gönderme kampanyaları yapılıyor. İnsanımız henüz kadınların okuyor olmasını sindirememişken, yazmaktan bahsediyoruz. “Oku!” diye başlayan kitaplardan kadının payına “Sus!” düşmüş. Sen susmadığın gibi bir de söz uçmasın diye yazıya geçiriyorsun. Buradan baktığımızda bu coğrafyada yazmak kadınlar için ekstra meşakkatli bir yol. Öyle çok susmuşuz ki; şimdi etrafımda sadece yazmak isteyen değil, resim yapmak, şarkı söylemek isteyen birçok kadın var. Söyleşilerde yanıma yaklaşıp “Ben de yazmak istemiştim, ama yapamadım, siz yapmışsınız,” diyerek sarılanlar var. Yazmak biraz da ben varım demek.

Şiir de yazdığınızı biliyorum. Bu nasıl bir duygu, özellikle şiir ve öyküye geçişi sormak istedim…

Şiir yazdığımı zannettiğim yıllarım oldu. Bir gün elimde ajandam Hüseyin Atabaş’ın karşısına çıkıp “Hocam yazdıklarıma bakar mısınız?” dedim. Hoca ajandanın sayfalarını çevirdi “Sen şiir yazdığını mı sanıyorsun?” dedi “Bunlar öykü!” O günden sonra şiir yazıyorum diye ortaya çıkmadım.

Evet şiir başka bir ustalık ve başka bir kafa istiyor. İnsanın kendini bilmesi iyi de kendini bilmek öyle kolay olmuyor. Kendini bilene dek sağa sola çarpıp oranı buranı morartıyorsun.

Geldiğim noktada artık şunu söylüyorum, anlatmayı seviyorum. Yazmadığım zamanlar geneli anlatırım. Hani Sait Faik “Yazmasam çıldırırım,” demiş ya bende öyle bir şey yok. Ama evet anlatmazsam çıldırırım. Anlata anlata pişirip sonra yazıyorum. Ya da anlatırken neyi yazacağımı buluyorum.

Peki kitaplara bakıyorum, kim bu çatlak kızlar?

İlk kitaplar genellikle yazanın en iyi bildiği mekanlar ve insanlardır. Benim de öyle oldu, “çatlak kızlar” sadece tanıdığım değil, bizzat kendimin de içinde olduğu bir atmosfer. Anlattığım; Ankara, Mamak, Tuzluçayır zaten boy verip yeşerdiğim sokaklar. Arızaya geçmiş babaları da çatlak kızları da tanıyorum. Komşularım, arkadaşlarım. Hepsinin emeği ve çöplüğün kokusu var üzerimde.

Arıza babalardan sağlam kapılara çatlak kızların hikayesi nedir peki?

Aslında ikisinde de aynı mahallede fakat farklı sokaklarda dolanıyorum. Arıza Baların Çatlak Kızları, “Zaman buralarda kadın kısmının çalışmasının ‘ayıp’ olduğu noktanın az ötesindeydi,” cümlesiyle başlıyor. Arada kalmış bir kültürün, ne kentli ne köylü bir kuşağın var olma çabası, ülkenin değişen ritmine ayak uydurmak için sancılı bir geçiş anlatılıyordu. Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda’ya geldiğimizde ise zaman akmış ve değişmiştir artık. Kadınların çalışması ayıpken artık iş için gurbete çıkan kadınlar zamanına gelinmiştir. Kadınların o sağlam kapıların ardında kendi halleriyle, renkleriyle var olmaları hiç de kolay değildir. Kendi olmak için çabalayan bir kadını zaman “çatlatmadan” bırakmıyor.

Bir de öykü kitabınız var, Kimseye Söylemedim. Kitabın başında “Yolda karşılaştığım, hikayelerine girdiğim, dinlediğim tüm kadınlara… Bilirsiniz ağzım sıkıdır. İçiniz rahat olsun kimseye anlatmadım, oturup yazdım,” demişsiniz. Gerçekten öyle mi oldu, etrafınızdakileri mi yazdınız?

Bana dokunmayan, kıyısından köşesinden içinden geçmediğim, bir yerinden bulaşmadığım öykülerin başına varamıyorum. Bu demek değildir ki yazdıklarım birebir yaşanmış olaylardır. Sonunda ben bir yazarım noter memuru değil! Hepimiz gün içinde onlarca hikaye yaşarız, birbirimize anlatırız. Ben o onlarcanın içinde kendimce yazılmaya değer olanı, yazmayı becerebildiklerimi seçiyorum. Her hikaye anlatılabilir ama her hikaye kağıtta durmuyor. Kağıtta durması için sesten daha fazlasına ihtiyaç var.

Peki, özellikle toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden “erkek” ağzından anlatılan öyküleriniz için neler söylersiniz?

Aileden başlayıp okula, devletin tepesine kadar kadınlara sıklıkla zekalarını yok saymak, iyi dinleyici olmak, itaat etmek, karşı cinsin ihtiyaçlarını önceleyerek kendilerini değerli kılmak öğretiliyor. Diğerleri üzerinde güç kullanmak, şiddet, erkekliğin sembolleri olarak açıktan açıktan işleniyor. Sokak böyleyken yazdıklarınız bunlardan bambaşka bir dünya olmuyor. Şimdiye dek yazdığım öykülerin pek çoğu kadınların dilinden. Ama zaten kadınları yazarken bir yanıyla erkekleri de yazmış oluyorsunuz. Nereden bakarsanız bakın bu çizilen roller her iki cinsi de yaralıyor.

Teşekkür ediyorum 🙂

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.