Son dönemde hakkında yüzü aşkın dava açılan, bu davalardan sürekli çeşitli cezalara çarptırılan insan hakları savunucusu avukat Eren Keskin’le sohbet ettik. Eren Keskin, Özgür Gündem gazetesinin eski genel yayın yönetmeni ve İnsan Hakları Derneği’nin eş genel başkanı olmanın yanı sıra Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun da kurucusu; uzun yıllardır cinsel saldırı davalarında avukatlık yapıyor ve sayısız LGBTİ+ davası takip ediyor.

Eren, sen İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanlığı’nı yürütüyorsun. İHD mücadelenin içinden doğmuş bir dernek. En çok da kadınların mücadelesinden. İstanbul şubesi için kadınların mücadeleleri oranında görünürlüğünden söz edebiliriz. Ancak İHD’nin merkezi düzeyde sözcülerine baktığımızda hep erkekleri görüyoruz. 32 yıldır faaliyette olan bir dernekte ilk kez bir kadın eş genel başkan olabildi. O da eşbaşkanlık sistemi İHD’de kabul edildikten sonra gerçekleşebildi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?

Aslında ben bunu dernekte de çoğu zaman dile getiriyorum: Bizim kurduğumuz muhalif örgütler egemenine çok benziyor. Yani kadın-erkek rolleri alternatif örgütlerde de fazla değişmeyebiliyor. İnsan Hakları Derneği, birçok kuruma göre çok daha iyi bir durumda. Çünkü İHD’de insanlar birey olarak ve bağımsız kimlikleriyle var olabiliyorlar. Özellikle kadınlar açısından bu önemli bir şey. Hatta İHD bir kadın kurumudur bile diyebiliriz çünkü kadınların aktivist olarak çoğunlukta olduğu bir dernek. Buna rağmen İHD’de de hâlâ erkek egemen bakış açısının, homofobik bakış açısının bir etken olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu konular bizim “asıl gündemimiz” olmuyor. Bu tartışmaları yapmıyoruz. Bizim egemenlerimize ne kadar benzediğimiz tartışmasını yapmadığımız sürece bundan çok uzaklaşabileceğimizi düşünmüyorum. Biz de kendi içimizde konuşuyoruz İHD’de genel başkanlar hep erkek diye. Zaten şu anda ben de sadece lafta Eş Genel Başkanım, çünkü devlet eş genel başkanlık müessesesini kabul etmiyor. Yani hukuki açıdan ben Genel Başkan yardımcısıyım. Kürt hareketinde başladı eş genel başkanlık. Önemli bir kazanım, ama bir taraftan da bu benim çok benimsediğim bir şey değil. Yani, neden başkanın kadın olmasını tartışmıyoruz da kadınların varlığını eş genel başkanlık üzerinden konuşuyoruz? Sadece genel merkezde değil, şubelerde de durum böyle. İnsan hakları savunucuları da erkek egemenliğinden kendini arındıramadığı için bu durumdayız.

Hakkında açılmış birçok dava var. Takip edilmesi zor bir sayıya ulaşacak kadar… Bize Özgür Gündem Genel Yayın Yönetmeni olduğun dönemle ilgili hakkında açılan davalardan bahsedebilir misin?

2013 yılında bana, daha önce başka isimlerle yayınını sürdüren ve kapatılma, toplatılma ve dağıtım engelleriyle karşılaşan Özgür Gündem gazetesinin gönüllü genel yayın yönetmeni hanesine “Sizin adınızı yazabilir miyiz?” diye sordular. Ben de tamam dedim. Benim için Özgür Gündem’in çok özel bir yeri var. O nedenle de seve seve kabul ettim. İlk başlarda barış süreci olduğu için hiçbir dava açılmıyordu. Sonra davalar yağmur gibi yağmaya başladı. 3 yıl sürdü genel yayın yönetmeni olarak hukuki sorumluluğum. Tabii ki aslında benim orada yalnızca adım yazılıydı, bir genel yayın yönetmeni olarak çalışmadım. Önceleri soruşturmalar açılınca ifade vermeye gidiyorduk sadece. Bir süre sonra savcının tutumunun değiştiğini fark ettik. Hakimliğe denetimli serbestlik talebi ile sevk etmeye başladı. Bir süre sonra da tutuklama kararlarının çıkacağı konusunda beni uyardı. Bunun üzerine benim yerime başka bir genel yayın yönetmeni belirlendi. Ama bu arada bana 143 tane dava açıldı. Bunlardan bir tanesi de ana dava—yani Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın da tutuklandığı dava. O dönemde benim de evim basıldı. Yurt dışına çıkış yasağı ve her hafta imza atmak koşuluyla serbest bırakıldım. Bu davadan hepimiz müebbet talebi ile yargılanıyoruz. Diğer 142 dosyanın bir kısmı Asliye Ceza’da; bunlar 301’den ya da Cumhurbaşkanına veya devletin emniyet güçlerine hakaretten açılmış davalar. Diğer kısmı ise yazılarla ilgili olarak çeşitli Ağır Ceza Mahkeme’lerinde örgüt propagandasından yargılandıklarım. Şu ana kadar hakkımda verilmiş 12 yıl 6 ay toplam hapis cezası var. Bunun beş yılı Yargıtay’da. 7 buçuk yıl hapis cezası için ise İstinaf Mahkemesi’nin vereceği kararı bekliyoruz. İstinaf süreci daha kısa olduğu için bu verilen cezalar hızlıca onanabilir. 456 bin lira da para cezası verildi. Bunun 105 bin lirası kesinleşmiş durumda. Bunları taksitle ödüyoruz. Bu paraları ödüyor olmak aslında beni çok rahatsız eden bir şey. Ama zaten almış olduğum hapis cezaları var. Üstüne bunları da yatmak istemiyorum. Bir de açıkçası ben hiçbir çaba sarf etmedim ödenecek paraları bulmak için. Sağ olsunlar İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Vakfı ve kimi gönüllü arkadaşlar bunun için uğraşıyorlar. Hâlâ devam eden 70 civarında dava var. Duruşmalarda, ifade özgürlüğünü savunduğum için oraya adımın yazılmasını kabul ettim şeklinde ifade veriyorum. İfade özgürlüğü suç olamaz diyerek savunuyorum. Çünkü elbette o dönem boyunca çıkan yazıları da bilmiyorum. Yani hangi yazılardan yargılanıyorum, o yazılarda ne yazıyor bilmiyorum.

Barış sürecinin sona ermesiyle dava açılması da, ceza ile sonuçlanan davalar da arttı dedin. Ne düşünüyorsun bu konuda?

Barış sürecinin bitmesiyle birlikte yasaları istedikleri gibi uygulamaya başladılar. Yani var olan yasayı böyle uygulayabilirler de uygulamayabilirler de. Ben 1995 yılında da cezaevinde yatmıştım. O zamanlar Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi vardı örneğin. Bizler cezaevindeyken yasada küçük bir cümle değişikliği yapmışlardı ve bütün cezalar düşmüştü. O zaman öyle çıkmıştık. Şimdi de benim yaptığımı “suç” olarak görmemem, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmem bir yana, benim ve bütün yayın yönetmenlerinin durumuna baktığımızda “suçun şahsiliği” diye de bir ilke var. Genel yayın yönetmenlerinin yazarların tüm yazılarından sorumlu olması anlaşılır değil. Daha önceleri mesela genel yayın yönetmenleri yargılanırken “yazar yurtdışında” dendiğinde ve yurt dışındaki yazar noter kanalıyla yazının kendisine ait olduğunu kabul ettiğinde genel yayın yönetmenleri sorumlu olmuyorlardı. Şimdi artık bu da kabul edilmiyor. Bir kere bu açıdan durumun son derece hukuka aykırı olduğunu düşünüyorum. Yani genel yayın yönetmenlerinin hapis sorumluluğu olmamalı. İkincisi Türkiye’de “terör” kapsamı çok geniş tutuluyor. Bu, uluslararası insan hakları hukukuna aykırı. Avrupa Birliği de terör tanımının değiştirilmesi konusunda Türkiye’yi zorluyor bu yüzden.

Yürüttüğün çalışmalar arasında Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu da var. Büroya OHAL ile birlikte farklı kesimlerden—mesela FETÖ operasyonlarında gözaltına alınanlardan—hiç başvuru oldu mu? Çok sayıda kadın gözaltı ve tutuklu var. Kadınlar bu dönemde gözaltında yoğun cinsel işkenceye maruz kalıyorlar mı?

1997’den beri böyle bir hukuk büromuz var ve 600’e yakın kadın ve trans kadın müvekkilimiz var. Diyebilirim ki hâlâ birçok kadın öyle olmasına rağmen yaşadığını taciz olarak tanımlamayabiliyor. Cinsel tacize ve işkenceye maruz kalıp kalmadığını sorduğumuzda “hayır” cevabı aldığımız kimi kadınlara ikinci bir soru olarak “Çıplak arama yapıldı mı?” diye sorunca “evet” diyorlar. Yani çıplak aramanın bir cinsel işkence yöntemi, cinsel taciz olduğunu bilmiyorlar. Emniyet teşkilatının cemaate devredildiği dönemde açıkçası fiziki işkence çok olmadı. Bunun nedeni de zaten herkesi dinliyor olmaları ve aldıkları kayıtları yorumlayarak doğrudan insanları tutuklamalarıydı. Emniyet teşkilatı bu son dönemde cemaatten alınıp MHP kadrolarına teslim edildikten sonra ise yeniden fiili işkence başladı. Bunun dışında özellikle kadınları daha çok rahatsız eden bir işkence biçimi cezaevlerinde kurulan kamera sistemi. Kadınlar bunu sürekli ifade ediyorlar. Kendilerini özgür hissetmediklerini söylüyorlar. Çünkü banyoya girerken, otururken, her an izleniyoruz diyorlar.

Banyonun içinde de kamera var mı?

Banyo girişine kadar kamera var. Banyodan çıkarken havlu ile çıkabilirsin ya mesela, artık kadınlar banyoda soyunmak ve giyinmek zorundalar. Yani cezaevinin içinde ikinci bir cezaevi yaratıldı.

Cemaatten yargılananlara gelince, çok fazla hak ihlali bilgisi geliyor. Hatta cinsel işkence bilgisi de geliyor ancak başvurmuyorlar. Bunun birkaç nedeni var. Bir kere çok korkuyorlar. Bir de sanıyorum hâlâ kendilerini bir şekilde devletin sahibi olarak görüyorlar. “Bu devlet bizim devletimiz, şu anda bizi düşürdüler ama bu geçici bir durum,” diye düşünüyorlar. En önemlisi de o kesimde bir hak arama bilinci olmaması. Biz çok istiyoruz onlara ulaşmayı. Ama onlara ulaşmamız çok zor. Çünkü, örneğin, avukat kısıtlaması var. Yalnızca tek avukatla, haftada 1 saat görüşebiliyorlar. Bu bir saati de kendi avukatlarıyla değerlendirmek istiyorlar. Yani bizim onlarla görüşme şansımız olmaması gibi fiili bir imkânsızlık durumu var.

Bu dönemde insan hakları savunucularının kapsayıcılıktan taviz vermemesi de önemli değil mi?

Tabii ki. Mesela geçenlerde aramızda şunu konuştuk: Bir darbe olsa biz Erdoğan’ın yanında oluruz. İşkenceciye işkence yapılamaz diyoruz. Yıllarca militarizme karşı mücadele verdik, ama askerlere işkence yapıldığını duyunca buna karşı çıktık. Erkek egemenliğine karşı mücadelede de benzer bir durum var. Erkek şiddetine maruz kalan kadının siyasi kimliğine bakmadan, amasız koşulsuz yanında oluyoruz.

LGBTİ+ hareketi ile de yakından ilgilisin. Son dönemde cezaevinde hakları için açlık grevi yapan Diren ve aynı cezaevindeki Buse’nin de avukatlığını üstlenmiş durumdasın. Trans kadınlara yönelik hukuk alanına yansıyan hak ihlallerinden bahsedebilir misin? Cezaevinde trans olmanın karşılığı ne?

Ben doksanlı yılların başından beri trans kadınların avukatlığını yapıyorum. Özellikle Hortum Süleyman döneminde trans kadınlar çok yoğun baskılara maruz kalıyorlardı. O dönemden beri avukat olarak destek vermeye çalışıyorum.

Geçen gün Kıvılcım (Arat) “Bizi önce ailelerimiz terk eder,” diyerek transların yaşadıklarını tek cümle ile çok güzel anlattı. Yani trans kadınlar önce en yakınındaki insanlar tarafından dışlanıyorlar. Toplumun tüm kesimleri tarafından şiddete maruz bırakılıyorlar. Trans kadınlar sokakta yürürken durduruluyor, kabahatler yasasına göre ceza kesiliyor. Gerekçe olarak da “çevreyi kirletmek”, “çevreye rahatsızlık vermek” gibi şeyler yazılıyor. Bu gerekçelerin hepsi bir çeşit ırkçılık. Heteroseksüel ırkçılık açıkçası. Bu cezalara karşı Sulh Ceza Mahkemesi’ne itiraz yapıyoruz. Sulh Ceza Mahkemesi kabul ediyor itirazımızı ama bir Yargıtay onamasından geçmediği için bağlayıcı bir hüküm oluşmuyor. Bu nedenle de bu ceza kesme uygulaması sokakta devam ediyor. Bu, örneğin İstanbul’da, OHAL sürecinde çok arttı. Günde 10 defa ceza kesilen trans kadınlar var. Translar üzerinde bir başka baskı aracı olarak Türk Ceza Kanunu’ndaki “fuhuşa sürüklenenler psikolojik tedaviye yönlendirilir” maddesi kullanılıyor. Diğer seks işçisi kadınlara böyle bir dava açılmıyor ama trans kadınlara açıyorlar. Asliye Ceza’da görülüyor bu davalar. İddianame kadının fuhuş yaptığı ve psikolojik tedavi görmesi gerektiği talebiyle oluşturuluyor. Verilecek ceza da psikolojik tedavi görmek. Yani bu davaların da ayrımcılık olduğunu söyleyebiliriz. Mahkemede bunu böyle söylediğimizde kabul edildi. Ancak bu yerel mahkeme kararı da Yargıtay’dan geçmediği için bağlayıcı bir hüküm oluşturmadı.

Bağlayıcı bir hale hiçbir zaman gelmeyecek mi?

Mahkeme kabul etmiş bulununca senin itiraz etme hakkın da ortadan kayboluyor. Ama onanmayıp sürüncemede kalınca da bağlayıcı hale gelmiyor. Tabii ki bunun yerine ceza versin demiyoruz ama en azından bir mahkeme bu yasa maddesinin anayasaya aykırılığı üzerinden Anayasa Mahkemesi’ne maddenin iptali için başvurabilir. Kesin çözüm istiyorlarsa bunu yapmalılar. Böyle bir maddenin yasada olması başlı başına yanlış.

Bunun dışında trans kadınlar cezaevlerinde çok büyük sorunlar yaşıyorlar. Genel olarak erkek cezaevlerinde kalıyorlar. Tabii ki erkeklerle aynı koğuşta kalmak istemiyorlar ve kalmıyorlar. Bunun için de tecritte tutuluyorlar.

Diren ve Buse de tecritte kalıyorlar. Buse PKK davasından Erzurum DGM’de avukatsız yargılanmış ve müebbet hüküm giymiş. Ben Buse’ye o dosyayı da incelemeyi teklif ettim. Avukatsız yargılandığı için belki kararı geri aldırma, değiştirme şansımız olabilir dedim. Dedi ki: “Ben hiçbir şey istemiyorum. Ben önce şu bedenimdeki hapishaneden kurtulmak istiyorum.” Buse bir an önce ameliyat olmak istiyor. Kendi çabalarıyla cinsiyet değişikliği için mahkemeye başvurmuş. Asliye Hukuk Mahkemesi de cinsiyet değişikliği kararını almış. Fakat orada şöyle bir engel çıkardılar: Normalde bir kişi cinsiyet değişikliği için mahkemeye başvurduğunda onu tam teşekküllü bir hastaneye sevk ediyorlar. Hastane de “psikolojik ve fiziksel olarak cinsiyet değişikliği uygundur” raporu veriyor. O rapor da ameliyat için yeterli oluyor. Buse böyle bir rapor almasına ve mahkeme cinsiyet değişikliğini kabul etmesine rağmen Adalet Bakanlığı bunu yeterli görmedi. “Cinsiyet değişikliği zorunludur” raporu istiyorum dedi. Aslında daha önce böyle bir rapor hiç verilmediği halde kamuoyunun baskısıyla bu rapor da verildi. Yani zaten zorluklarla dolu cinsiyet değişikliği süreci cezaevlerinde daha da zorlaşıyor. Diren açısından da benzer sorunlar var. Makyaj malzemelerini istiyorlar, hormon tedavisi istiyorlar. Bunların hepsi cezaevi yönetimine lüks gibi geliyor. Oysa onların yaşamsal ihtiyaçları bunlar. Bu nedenle de zaman zaman açlık grevi yapıyorlar. Türkiye’nin ve Kürdistan’ın birçok şehrinde trans mahkûmlar var ve hepsi benzer sorunlar yaşıyorlar.

Eren sana destek/dayanışma için kadınların kullandığı bir cümle var: “Eren Keskin’in sürmeleriyiz.” Bu söz nereden çıktı biliyor musun?

Bu söz ilk kez bir kadın arkadaştan çıkmış. Hatta ben bunu çok sonra gördüm. Daha sonra bir 24 Nisan etkinliği sırasında, sanırım bundan 2 ya da 3 yıl önce, bunu ilk yazan kadın arkadaş gelip benimle tanıştı. “Onu ben yazdım biliyor musunuz,” dedi bana. Benim de çok hoşuma gitti. Çok güzel ve sevimli geliyor.

Son soru: Çok zor günlerden geçiyoruz. Korkunun egemenliği altında, umutlarımız da giderek azalıyor. Bu koşullarda haklarımızı savunmaktan vazgeçmemek, sözümüzü ve eylemimizi sakınmamak cesaret olarak tanımlanıyor. Korku sahici bir duygu aynı zamanda. Sen korkuyla nasıl başa çıkıyorsun? Nasıl cesaretle yoluna devam edip hâlâ umut taşıyor ve birçok kişi için umudun adresi olmaya devam ediyorsun?

Aslında hepimiz aynı çevrelerden olduğumuz için aşağı yukarı benzer duygular yaşıyoruz. Ben korkuyla yaşamayı öğrendiğimizi düşünüyorum. Hep sorarlar ya, “Siz korkmuyor musunuz?” diye… Yaptığın şeyin haklılığına inanıyorsan korku egemen olamıyor. Ben biat etmemenin çok büyük bir konfor ve özgürlük alanı oluşturduğunu düşünüyorum. Biat etmediğin, fikirlerini tavizsiz dile getirdiğin koşulda seni yargılayan hâkim bile sana saygı göstermek zorunda hissediyor. Bunu duruşmalarda hissediyorum ve bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bizler fikirlerimizi esastan hiç değiştirmedik. Nüanslar olabilir zaman içinde ama hep bir şeye inandık ve söyledik. Bizleri yargılayanlar ise defalarca düşünce değiştirdiler. Zaman zaman bizim tarafımıza yakınlaştılar. Zaman zaman çok uzaklaşarak bizi düşman gibi görmeye başladılar. Ama biz hep aynı yerdeyiz. Edward Said’in çok sevdiğim bir sözü var: “Entelektüel kriz çözmez, kriz çıkarır,” diye. Burada kriz çıkarma olumlu anlamda, sorgulatma anlamında kullanılıyor. Ben de öyle düşünüyorum. Düşünce farklılıklarımıza rağmen Ahmet Altan’ın mahkemedeki sözleri de bana çok çarpıcı geldi. Dedi ki, “Biz cezaevinde ölmeye hazırız. Siz hazır mısınız?” Bu nedenle de yurtdışına gitmeyi hiçbir zaman istemedim. Gidenlerin son derece haklı olduğunu düşünüyorum ve kimseyi asla eleştirmiyorum. Ama ben oradaki cezaevini buradaki cezaevinden çok daha fazla boğucu buluyorum ve cezaevine girsek de bu dönemin çok uzun olacağına inanmıyorum. Çünkü şu anda bizim coğrafyamızda çok akıl dışı bir şey yaşanıyor. Türkiye’nin uluslararası ilişkileri açısından da bu dönemin uzun sürmesi imkânsız. Bu ilişkileri koparamaz çünkü ekonomi diye bir şey var. Bunun için bu yasaları değiştirmek zorundalar. Özellikle insan hakları savunucuları açısından bu sürecin uzun sürmeyeceğine inanıyorum. Siyasetçileri yaftalamak nispeten daha kolay olabiliyor. Ama kamuoyunda insan hakları savunucusu olarak bilinen ve insan hakları savunucusu olarak faaliyet gösterenlere yönelik bu akıl dışı politikayı sona erdirmek zorundalar. Ben bu süreci bu coğrafyada yaşamak istiyorum. Benim maddi ve manevi bakımıma ihtiyaç duyan 85 yaşında annem ve kedilerim var, onları düşünüyorum. Büromuzun çalışmaları başka avukatlar da olduğu için aksamaz zaten. Ancak bugün birçok kişi cezaevinde yatıyor ve onların da arkasında birçok yakını var. Cezaevinde de bir yaşam var ve kahkahalar da eksik olmuyor cezaevinde.

Ben bütün davalardan ceza alsam bu müebbet hapis demek oluyor. Bu akıl dışı bir şey. Yazmadığın yazılar dolayısıyla bu kadar ceza almak… Ki bir yandan tecavüzcüler dışarıda, katiller dışarıda. Mutlaka geçecek bu dönem.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.