Annie Ernaux bu yalın tutkunun hakkını vermek için, belki de bir televizyon programında söylediği gibi, yazdığı her şeyin adaletli olması için çabaladığından, müthiş bir açıklık ve dürüstlükle yazıyor.

Fransa’nın Tercüman’ı diyebileceğimiz sağcı gazete Le Figaro’da Frédéric Beigbeder Annie Ernaux’yu değerlendirirken, biraz örtmeye çalıştığı bir öfkeyle, Ernaux’nun geçtiğimiz kırk yıl boyunca, babası, annesi, aşığı, kürtajı, annesinin hastalığı, tuttuğu yas ve yaptığı tatil hakkında yazdığını söylüyor. Beigbeder’i öfkelendiren şey benim Ernaux’yu sevme sebebim. Ernaux kanonun kaba bir bakış açısıyla dışına itilmeye çalışılan mevzular üzerine yazıyor ve üstelik yazarken de yeni bir biçim, yeni bir anlatı tarzı yaratıyor. Elbette Ernaux’dan önce de Fransız edebiyatında Proust’tan Simone de Beauvoir’a pek çok yazar, özyaşam öykülerini, anılarını ve izlenimlerini eserlerinde kullandılar. Sanırım Ernaux’nun farkı kendi özyaşam öyküsünü, yaşamının pek çok tecrübesini, izlenimini, duygusunu kolaylıkla tanımlanamayacak yeni bir anlatı tarzı kurarak ifade etmesinde. Bu anlatı, klasik biçim içerik tartışmasının çok ötesine giden bir kendine haslıkla inşa ediyor üstelik; anlatının kendisi bazen anı bazen bir sosyal tarih bazen bir roman parçasına dönüşüyor, çoğu zaman hepsi birarada ama hepsinden başka yeni bir doku gibi.

Annie Ernaux, yazdığı her şeyde altını çok çizdiği gibi, işçi sınıfı kökenli bir kadın. Nobel ödülü aldığı için kadınlığının öne çıkarılmasına öfkelenen erkek entelektüellerin ya da kadınlık mı mesele diye soranların aksine Ernaux metinlerinde kadın olmayı üstleniyor. Biyolojik bir kadınlıktan bahsetmediğimi söylememe gerek yok herhalde; Fransa’nın belirli bir kuşağından, işçi sınıfı kökenli bir kadının tecrübesini, tekil hikayesini üstleniyor, o hikâyenin pek çok farklı öznel kesitini kelimelerle ifade ederek, belki hatta kazıyarak, dile getiriyor. Ben Ernaux okurken, Toni Morrison ya da Ursula K. Le Guin gibi aslında ona hiç benzemeyen başka kadın yazarları hatırlıyorum. Ernaux’yu okurken onları hatırlamamın sebebi metinlerin kendisinin hatırlattığı şey değil; Ernaux’nun dünyaya ve kendi öznel tecrübesine bakışı bana, aslında ona hiç benzemeyen bu kadın yazarları hatırlatıyor. Ernaux ve onu okurken hatırladığım diğer yazarlar aşağıdan bakıyor, aşağıya bakıyor, yeryüzünde tutunmaya çalışan ve yaşadığı tecrübeyi deşen, kelimelerle, dille ve yeni anlatı biçimleriyle o tecrübeyi yeniden adlandıran ve böylece belki de o tecrübeyi yeniden inşa eden bir bakış bu. Kökenini, sınıfını, rengini, toplumsal cinsiyetini, taşrayı, tüm bu bağların kurduğu bir öznelliği üstlenen, o öznelliği ve bağları politize eden, dilini ve anlatısını tüm bu bağların içine yerleştiren bir yazı. O yüzden evet, onları okurken sınıfı, toplumsal cinsiyeti, ırkı, kentleri ve taşrayı aklımızda tutmak iyi fikir, onları değerlendirirken tüm bu bağların içine yerleştirmek de.

Yalın Tutku’da Ernaux yaşadığı bir ilişkiyi anlatıyor. Adamın biriyle yaşadığı bir ilişkinin, ortak bir hayat kurulmaya çalışılmayan, sadece adamın uygun olduğu zamanlarda görüşülen bir ilişkinin, Ernaux’nun zamanını onu bekleyerek, onunla birlikte olacağı, ona dokunacağı, onunla sevişeceği, konuşacağı, yakınlık kuracağı anlara odaklanarak geçirdiği zamanın hikayesi. Anlatı Ernaux’nun diğer metinlerinde olduğu gibi seslerle, kokularla, objelerle, adamın eliyle, Ernaux’nun onu beklerkenki hisleriyle, dolu sigara küllükleriyle, onu düşünmekten başka bir şey yapamadığı gündelik hayatın ayrıntılarıyla dolu. Ernaux bu tutkunun hakkını vermek için, belki de bir televizyon programında söylediği gibi, yazdığı her şeyin adaletli olması için çabaladığından, müthiş bir açıklık ve dürüstlükle yazıyor. Hatta bazen rahatsız edici bir dürüstlük bu, insan okurken bazı bölümlerde tuhaf bir “bu böyle olmamalı, artık yeter” hissine kapılıyor. Kitabı bitirip üzerine yazılmış yorumları okurken, kitap eleştirilerini severek okuduğum Banu Yıldıran Genç’in de aynı hisse kapıldığını görüp rahatladım mesela. Fakat bu çok güçlü dürüstlük ve açıklığın, metnin yaşanan tecrübenin hakkını verme, adaletle ve layıkıyla anlatma çabasının yanında başka bir şey daha çok etkileyici. O da yaşadığı şeye sadakat, yaşadığı şeyi yazarak anlamlandırma, belki koruma çabası. Bunu anlatmak için de yine başka bir kadının, Olcay Akyıldız’ın Yalın Tutku üzerine yazdıklarından yararlanmak istiyorum. Akyıldız kitabın şu kısmını alıntılıyor: “(…) şimdi bile ilk birkaç sayfayı yeniden okumak, evimdeyken üzerine geçirdiği ve giderken çıkardığı o bornoza bakıp dokunmanın verdiği acıyla aynı türden bir acı. Fark: Bu sayfalar benim için, belki başkaları için her zaman bir anlam ifade edecek, oysa bornoz -şimdi sadece benim için anlamı var- bir gün artık bana hiçbir şey anımsatmayacak ve onu eski eşya torbasına koyacağım. Bunu not etmekle, herhalde bornozu da saklamaya çalışıyorum.” (Yalın Tutku, sayfa 42 – 43) Akyıldız bu cümlenin yazmak üzerine ne kadar anlamlı bir ifade olduğunu bize hatırlatıyor.

Ernaux bu yalın tutkunun içindeyken hayatını sadece sürüklüyor gibi, hayatındaki diğer anlar sonsuz bir bekleme odasına benziyor. Bu açıklık ve dürüstlük biz bu dünyadaki insanlara belki kendi sürüklenmelerimizi de hatırlattığından biraz rahatsız edici geliyor ama aynı zamanda bu açıklığın sonuna kadar gitmekte ısrar etmesi o kadar hayranlık uyandırıcı ki. Yaşadığı şeye, bu hayatın içinde yaşadığımız şeylere, onlara oldukları gibi, bazen düz, bazen sinir bozucu, bazen hafif, bazen güzel, bazen zor, bazen havai, bazen sefil halleriyle bakabilmek; bu hallerin hepsini sakince üstlenmek, bu tecrübeleri hem kendi bağlarının farkında olarak ama hem de yeryüzünde yaşayan tüm insanların içinden geçebileceği haller olarak, yazıyla anlatmak, anlatırken de hep aşağıdan, aşağıya doğru bir bakışı korumak bana çok güçlü geliyor. Bu bakış çok dikkatli; dürüst olmakta, baktığının hakkını vermekte ve adaletli olmakta ısrar ediyor. Kitap bittiğinde okurken hissettiğim rahatsızlıktan kurtulmanın verdiği rahatlama hissim ile insanlar arasındaki güçlü bir tutkunun yazıya bu kadar inanarak anlatılmasına duyduğum minnet birbirine karışıyor. Annie Ernaux okumak beni her seferinde bu dünyaya yeniden bağlıyor; teselli etmeden, abartmadan, dürüstlük ve sadakatle, biraz tedirgin ederek ama sonuna kadar gitmekteki ısrarın verdiği -çok da vurgulu olmayan- uçucu pırıltısıyla ve yazıya olan inancıyla beni hep şefkatle, inançla sarmalıyor. Annie Ernaux iyi ki yazıyor.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 + 11 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.