Önümüzde bir seçim gündemi, seçim vaatleri, seçimin önümüze koyduğu gelecek/sizlik ihtimalleri var. Dolayısıyla 16 yılda aileye ne oldu (…) gibi soruları seçime giderken tartışmak başka bir anlam ve önem arz ediyor.

Bilenler bilir, biz Çatlak Zemin ekibi olarak yakın zamanda bir “AKP Karnesi” hazırlamıştık. Sonrasında da bunu sunduğumuz ve göz önüne serdiklerini feminist politika bağlamında değerlendirdiğimiz bir tartışma toplantımız olmuştu. Bu yazı, o tartışma toplantısında aile-temelli politikaların ve bu alanda Diyanet İşleri Başkanlığı gibi farklı devlet kurumlarının etkisinin yıllar üzerinden nasıl bir seyir izlediğine dair yaptığım sunuma dayanıyor. Ama şimdi, o zamandan farklı olarak, önümüzde bir de seçim gündemi, seçim vaatleri, seçimin önümüze koyduğu gelecek/sizlik ihtimalleri var. Dolayısıyla 16 yılda aileye ne oldu, devlet ve özellikle AKP iktidarı nasıl bir aile hayal etti ve politikalarının, iktidarlarının temeli kıldı, hangi kurumlar ne şekilde bunun kurucusu haline geldi ve bu, kadınların hayatlarını, varoluşlarını nasıl şekillendirdi gibi soruları seçime giderken tartışmak başka bir anlam ve önem arz ediyor. Çünkü “değişmeli mi, değişmemeli mi”nin ötesinde “nasıl değişmeli”ye dair bir arayış aslında bu sorulara cevap bulmaya çalışmak – özellikle de feminist politika çerçevesinde. Tabii ki bunlar devasa, üzerine tezler, makaleler yazılabilecek sorular, farkındayım. Benim yapacağım ise sınırlı, “AKP Karnesi” ve biraz da seçim beyannameleri ışığında ufak bir bakış denemesi.

“Aile”, AKP Karnesi’nin dokuz kategorisinden biri – bu kategoriler, sunuş metnimizde de anlattığımız üzere, “bizim yaptığımız sınıflandırma ve ilişkilendirmelerden ziyade erk sahiplerinin söylemsel ya da eylemsel düzeyde meydana getirdiği ilişkilendirmeler”. Dolayısıyla “Aile” kategorisinin, çok daha genel olan ve örneğin seçim sonuçları gibi başlıkları içeren “Siyaset” kategorisinden sonra, 44 adetle en çok veri girişini barındıran kategori olması bile 16 yılın siyaseti açısından ne kadar merkezi olduğuna işaret ediyor aslında.

Elbette hep önemli bir yer tutmuş “aile” Türkiye Cumhuriyeti tarihinde siyasi alanı belirlemede, toplumu yeniden kurgulamada, kadınların neye ne kadar ve nasıl katılabileceğini, yerlerinin neresi olduğunu denetlemede. AKP için de, hem muhafazakâr hem neoliberalizmin gereklerine (ucuz, güvencesiz işgücünü sürdürebilmek) uygun bir toplum yaratmada ailenin işlevselliği aşikâr. Dolayısıyla aileye vurgunun bu 16 yıl içerisinde bir noktada, yani sonradan ortaya çıktığını iddia etmek yalan olur. Ama en azından iktidarın elinde barındırdığı araçların, küresel düzenin ve bu düzende kendini konumladığı yerin değişimi bile ortaya farklı yıllarda farklı bir tablo koyuyor; yani aileci politikaların nasıl ve ne ölçekte dillendirildiği ve uygulandığında bir değişim yaratıyor. Bu aynı zihniyetin artarak hayatlarımıza egemen olması mı, yani niceliksel bir değişim mi, niteliksel mi (bir “dönüm noktası” var mı?) sorusu epey tartışma götürür ve bu yazının kapsamını da derdini de aşıyor.

AKP Karnesi üzerinden ve seçimlere giderken 16 yılı düşünecek olursak; “Aile” kategorisindeki veri yoğunluğunun yıllar üzerinden nasıl farklılaştığı bile düşündürücü. 2003-2010 arası sekiz yıla dair 10 veri girişi yapmışız. Sonra, 2011-2017 arası yedi yılda ise 34. Yani 2011’de bir şey oluyor ve bu alanda faaliyet 3,5 katına çıkıveriyor. Peki 2011 niçin önemli? Çünkü Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın ismi değişiyor ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı oluyor. Yani, “kadının adı” siliniyor; aile demek kadın demek, kadın demek aile demek denklemi devlet düzeyinde tescillenmiş oluyor. İlginçtir ki aynı yıl Aile Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile amacı “ailenin yapısı ve değerlerinin korunması” olan ilk işbirliği protokolünü imzalıyor – ve bunların devamı geliyor. Öyle ki Diyanet hızla sosyal politika alanında da kadına yönelik şiddete dair  (bunun ülkemizde adı “ailenin korunması”) politika ve uygulamalarda da başat aktör haline geliveriyor. Bu noktaya geri döneceğim.

Bu iktidarın aile temelli politikalarının 2011’de başladığını iddia etmiyorum elbette, öyle olmadığını 18 Ocak 2003’te yasalaşan Aile Mahkemeleri’ne ilişkin kanunda görüyoruz örneğin: Söz konusu kanun Aile Mahkemeleri’nde görev yapacak hâkimlerin evli olması şartını getiriyordu. Başka bir örnek olarak 13 Kasım 2004’te yürürlüğe giren Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü kanunu var[1], bunun da amacı “Türk ailesinin bütünlüğünün korunması” olarak ifade ediliyor. Ama 2011 ile farklı bir süreç başlıyor. Ve “Diyanet’le el ele aile-temelli politika”ya dair başlayan bu süreç, dönemin Başbakanı/bugünün Cumhurbaşkanı’nın kadınlara yönelik “Üç çocuk doğurun” söylemini ilk duyduğumuz 2008 senesiyle, bunun kürtaj ve sezaryen politikalarında yasağı hedefleyen bir hamleye evrildiği ve tartışmaların çıktığı 2012 senesi arasındaki geçiş ve altyapı dönemi belki de.

Sonra ne mi oluyor? 2012’de hızla çeşitli düzenleme ve projeler görüyoruz: Evlilik öncesi eğitimler, aile ombudsmanlığı, kürtajı yasaklama girişimleri, Aile Danışma Merkezleri yönetmeliğinin yürürlüğe girmesi, resmi nikâhlı eşi vefat eden kadınlara tekrar evlenmemesi veya nikâhsız birlikte yaşamaması şartıyla nakit yardımı uygulaması gibi. 2013’te de bu devam ediyor: Evlenen öğrencilerin kredi borcunun silinmesi, bir başka işbirliği protokolüyle Diyanet çalışanlarının Aile Eğitim Programı’nda eğitici olabilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı haricinde Türkiye Diyanet Vakfı’yla da Koruyucu Aile İşbirliği Protokolü yapılması, boşanmak isteyen çiftlere zorunlu danışmanlık şeklinde sıralayabiliriz. Yani hem evliliğin teşvik edildiği hem boşanmanın eş zamanlı zorlaştırılmaya çalışıldığı hem de Diyanet’in “aile” (ve dolayısıyla kadınların hayatı) alanına dahlinin yasal çerçevesinin oluşturulduğu dönem 2011-2013.

Dolayısıyla karnenin bize gösterdiği 2011, 2012 ve 2013 senelerinin birlikte düşünülmesi gerektiği ve bugün içinde bulunduğumuz aileci rejimin, kadınların hayatını iyice daraltan, eşitsizliği iyice meşrulaştıran düzenin altyapısının büyük ölçüde bu üç yılda inşa edildiği. Yine ilginçtir ki bir açıdan bu üç yıl hepimiz için daha özgür yıllardı. Çözüm/barış sürecine giden ve bu sürecin başladığı, sürdüğü yıllardı. Yani bugünden geriye dönüp baktığımızda “keşke” diyerek hatırladığımız yıllar belki. Ama aynı zamanda bu dönem, biz kadınlar açısından, bugün “kazanımlarımız elden gidiyor” diye sokaklara döküldüğümüz, meclis kapılarını arşınladığımız (ve atıldığımız) konularda esas dönüşümün yaşandığı dönem.

Şöyle düşünelim: Biz son iki yılda kadın hareketinde en çok neleri tartıştık? Müftülük nikâhı, çocukların cinsel istismarı, boşanmanın önlenmesi, cinsel istismarcıya “sorunsuz ve başarılı evlilik”le af getirme denemesi… Bunların önemli bir kısmı 14 Mayıs 2016’da yayınlanan Boşanma Komisyonu Raporu’nda yer alan önerilerdi, karşımıza yasa olarak gelmeye başladılar. Ama Boşanma Komisyonu Raporu da aslında 2011-2013 arasında aileyi koruma, evlilik teşviki ve boşanmanın zorlaşmasına dair oluşturulan çerçevenin somut bir yol haritası aslında. Bu yıl içinde yasalaşan müftülük nikâhının da öncesi hem 27 Mayıs 2015’te resmi nikâhsız dini nikâha cezanın Anayasa Mahkemesi tarafından iptali hem de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2011-2013 arasında çeşitli protokollerle adım adım “aile kurumu”na dair tüm alanlarda yetkili kılınması. Sonuçta kadınlar şiddete uğradığında sayıları az olan Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri’ne (ŞÖNİM) değil daha çok her il ve ilçede müftülüklere – ve elbette “milli ve dini aile değerlerimize” – bağlı olan Aile ve Dini Rehberlik Bürolarına gidecekse, sığınaklarda (ülkemizde “kadın konukevi”) ve Çocuk Esirgeme yerine geçen Sevgi Evleri’nde psikolog ve sosyal çalışmacıdan çok imamlar hizmet verecekse, Koruyucu Aile bulmak için müftülük aracılık edecekse, boşanmaları azaltmak protokollerle Diyanet’in görevi olacaksa niye evlendirmek de olmasın?

Kadınların sosyal haklarının, güvencelerinin, herhangi bir şeye erişimlerinin, hatta mevcudiyetinin sınırını aileyle – ve rolleri, aidiyetleri, kimlerden müteşekkil olabileceği çok tanımlı bir aileyle – çizen yönetim dünün eseri değil sonuçta; değiştirmek de o kadar kolay değil. Son 16 yıl bir yana, bize vaat edilen gelecek bile benzer aslında.

Muhalefette olan partilerin dahi seçim beyannamelerinde çok ciddi bir aile vurgusu var. Bu HDP’nin çok kapsamlı Kadın Seçim Bildirgesi dışında tüm partiler için geçerli diyebiliriz. Örneğin İYİ Parti, aile danışma merkezleri kurmaktan bahsediyor, kadınları aile içinde tanımlıyor, hem ailenin hem milletin kalkınmasının bir nevi “motoru” olarak görüyor. Bakanlığın adını “Kadın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” olarak değiştirmekten söz ediyor; yani “kadın”ın adı olacak ama alıştığımız/alıştırıldığımız üzere “aile”yle yapışık şekilde. CHP’nin metni de eğitim, sosyal güvence, beden, üreme hakkı konularında pozitif yanlarına rağmen yine de eskiden Yeşil Kart’lı olanlara bir “Aile Maaşı” ve “Aile Sigortası” vaadi içeriyor – yani bir sosyal hizmet biçimi, yoksullukla mücadele mekanizması nedense yine aile olmaya bağlanıyor. Saadet Partisi de şiddeti önlemekten bahsederken “unutulmaması gereken husus ailemizin korunması ve neslin korunması” vurgusu yapmayı bir kenara bırakamıyor. Yani kadınların merkeze alması gereken aslında “aileyi ve nesli korunmak”. MHP’de zaten kadınlara dair vaatler “Kadın, Çocuk, Aile” başlığında yer alıyor. Bu bile kadınların nerede hayal edildiğini göstermeye yeter. Şöyle devam ediyor: “Millî bütünlüğün ve dayanışmanın pekiştirilmesinde aile kurumu büyük önem arz etmektedir. Türk toplumunun temel taşı olan aile…”

AKP ise öncelikle neler yapmış olduğunu anlatıyor sonra vaatlerde bulunuyor. Tüm bu “başarı” ve vaatler de kadınları değil aileyi, hatta “aile içinde kadınları” bile değil “aile olarak kadınları” merkeze alıyor tabii. Örneğin, sosyal politika alanında başarı olarak eşi vefat eden kadınlara “düzenli nakdi yardım” kapsamında aylık 275 TL nakdi destekten bahsediliyor. Yani bir hak ve hizmet anlayışı değil, kadınların hayatlarını idame ettirmelerine yönelik güvence değil, aile bağlarına dayalı düşük miktarlı “yardım”lar esas alınıyor. Son olarak, çarpıcı bulduğum bir konu: Ülke genelinde ŞÖNİM sayısını Nisan 2018 itibarıyla 73’e çıkardıklarını, nüfusu 100 bini geçen belediyelere sığınak açma zo­runluluğu getirdiklerini, 2002 yılında sadece 11 olan kadın sığınağı sayı­sını 144’e yükselttiklerini belirtip kadına yönelik şiddetle mücadele edeceklerini söylüyorlar. Bu cümlede saklı olan, her ilde bir ŞÖNİM dahi açmamış oldukları. Ayrıca, her ile iki sığınak bile düşmüyorken 100.000 kişiye bir sığınak açmaktan (bu zorunluluğu getirdik demelerine rağmen) hâlâ çok uzak oldukları – ki 2000’lerin başında 50.000’lik nüfusa bir sığınak zorunluyken bu sonradan 100.000’e çıkarılmasına ve yine de gerçekleştirilmemesine rağmen başarı olarak sunuluyor. 100.000’in üzerinde 223 belediye var Türkiye’de, ama yerel yönetimlere bağlı 11 ilde 32 sığınak var. Birleşmiş Milletler mevzuatına göre nüfusu 10.000’i aşan yerlerde en az bir sığınak yeri olmalı. Türkiye’de sığınak kapasitesinde ise %60 civarı bir eksiklik var. Tüm bunlara rağmen aynı 16 yılda sığınak veya ŞÖNİM yerine 140 Aile Destek Merkezi açıldığını (her il ve ilçede var olan Aile ve Dini Rehberlik Büroları’ndan ayrı olarak) – beyannamede ifade edildiği üzere – unutmamak lazım.

Genel itibariyle kadının yeri aile, görevi aileyi ve milleti korumak, kalkındırmak; neslin devamlılığını sağlamakla yükümlü kadınlar yalnızca istihdam ve şiddet söz konusu olunca siyasetin konusu (ama öznesi değil) olabiliyor – buralarda dahi ailenin politika üretiminde merkeze alınması, erkek şiddetinin hakikaten önlenmesini de eşitliğin sağlanmasını da pek mümkün kılmıyor.

Geçmişimiz gibi geleceğimiz de kadınların hep başka bir şeyin unsuru, taşıyıcısı, var edicisi, devam ettiricisi (aile, millet, vs.) olarak tanımlanmasıyla, kadınların varlığının bunların varlığına “armağan edilmesi”yle belirlenecek gibi, özet bu. Gerisi ise biraz da bizlere kalmış…

 

[1] Bir yandan bunların ikisi de, yasalaşmaları AKP hükümeti sırasına rastlasa da aslında AKP öncesi dönemde gündeme gelmiş ve hazırlanmaya başlamış kanunlar. Hatta Aile Mahkemeleri’ne dair kanundaki  “evli olma şartı”nın 2004 senesinde eklenen “tercihen” ibaresiyle kısmen esnetildiğini söylemek gerek.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.