Benimle yürüyen ağır bir ayı

                                                          Yüzünde katman katman bal

                                                          Yavaş yavaş ilerliyor, hantal

                                                          O ki her yerin en ağırı

                                                          Vahşi olduğu kadar da aç

                                                          Âşık şekerlemeye, öfkeye ve uykuya

                                                          Deli bir burunsokan, her şeye bulaşır

                                                          Binaya tırmanır, topu tekmeler

                                                          Nefret dolu o kentte kardeşine sataşır

                                                                            Delmore Schwartz – The Heavy Bear

Laia Abril, Thinspiration. http://www.laiaabril.com/project/thinspiration/

kusmak, bir kendilik projesi oluverir

Reyhan Pastanesi’nde, tuvaletin önündeyim. Kapıyı açıyorum. İçeri bir adım. Sağa dönmüş olmalıyım. (Karşıdaki aynaya bakma.) Bir kapıyı daha açıyorum. Adım atmadan önce yan taraftaki kapıyı dinliyorum. İki klozet var. Diğeri boş. El yıkayan yok. Arkamı dinliyorum. Arkamda yaklaşan adım sesleri yok. Güzel. Tuvalet boş. Gelen de yok. Klozetin olduğu bölmeye adım atıyorum. Kapıyı kapatıyorum. Birkaç saniye kapının kilidiyle uğraşıyorum. Kapının kilitleyememe ihtimali kısacık anda kaygılarımı arşa fırlatıyor. Hadi, uzatma. Midene yerleşmesine izin verme. Kapı şimdi kilitli. (İhlal engellendi.) Anneannemin düğme kutusunda bulduğum eski düğmeye sicim geçirip uydurduğum tek kolyeyi siyah tişörtümün içine sokuyorum. Gri kot eteğimin ilk iki düğmesini hızlıca açıyorum. Elim kirli mi? O kadar mikroptan ölmem. Kollarımı sıvadım. Klozet temiz. Kalçamı biraz geriye doğru çıkarıyor, bacaklarımı omuz hizasında açıyorum. Dizlerim öne doğru hafifçe kıvrık. Sağ elim hazır. İşaret parmağımla orta parmağım birleşik. Baş parmağım ayrık. Merhaba parmaklarım. Kahramanlarım. Öne doğru eğiliyorum. Sol elimle önce alt karnımı muayene ediyorum. Sert, şiş, gergin, dolu; böyle olmaması gerekir. Sıkıyorum. Deri mi bu, yağ mı, ödem mi? Yumuşak. Kilo alıyorum. Almıyorum. Deri mi bu, yağ mı? Katlanamadığım o yumuşaklık. Yeşil çay? Bir saniye. Parmaklarım boğazımda. Girip çıkıyor. Gidip geliyor. Yeterince ıslanıyorlar. İyice kaymaya başladılar. Sol elim kaburgalarımın arasında. Mideme tek bir noktadan bastırıyor. Kalbim sıkışıyor. Parmaklarım girip çıkıyor, gidip geliyor. Ve hissediyorum. Birinci parti çıkıyor. Ispanaklı börek parçaları. Yediğim kısırın şişmiş bulgurlarından da biraz. Az önce bir çilekli muhallebi, bir koca dilim pasta ve bir dilim de balkabaklı cevizli dondurmalı bir şey yedim. Onlar nerede? Devam et. Parmaklarım girip çıkıyor. Nefesim kesiliyor. Başım dönüyor. Kalbim sıkışıyor. Sol elimle mideme daha çok bastırıyorum. Aşağıdan yukarıya doğru bastırıyorum. İkinci parti geliyor. Kahveli, çilekli bir karışım. Devam. Dışarıda çantam, eşyalarım var. Kaç dakika oldu? İnsanlar garipsememeli. Aklım onlarda. Herkes benim burada kustuğumu sanacak. Kimse benim burada kustuğumu bilmiyor. Tuvalet hâlâ boş. Öğürmemeyi öğrendim. Sessizce hallediyorum. İyi olduğum bir şey var. “Özellikle iyi yaptığım bir sanat.” Ama, ne oluyor? Dur.

His gitti. Gelmiyor.

Parmaklarını hızlandır. Midene daha sert bastır.

His yok.

Şimdi iyi olmadığım başka bir şey daha var, kusmak. Bir anda, “özellikle iyi yapamadığım sanat” oluveriyor. Bu kadar kolay işte. Midem henüz boşalmadı. Hani rafine şekerli, zilyon kalorili balkabağı püresi? Çıktığını göremiyorum. Çıkaramıyorum içimden. Kalbim sıkışıyor. Yapamayacağım.

Ölebilirim.

Tuvalet kâğıdı yok. Sağ elim, dudaklarım, çenem kusmuk. Burnumdan sümük, su ve kusmuk akıyor. Hızlıca çık, elini yüzünü yıka, kimse görmemeli. Üstümü başımı düzelttim. Yapıyorum; çıktım, yıkıyorum. Peçeteyle kurulanıyorum. Aynaya çok bakma. Gözlerim şiş. Yüzüm mora çalan kırmızı. Patlayan kılcal damarlar ve kalbim. Karnım -istediğim kadar değil ama- indi. Tatmin olmuyorum. Sanatımı yitiriyorum.

Beş dakika içinde hesap ödendi. Hiçbir şey yokmuş gibi. Karşılama görevliliğiyle garsonluğu bir arada yürüten adama gülümseyerek, “İyi akşamlar. Teşekkürler. Size de iyi seneler.” İşte diğer sanatımı icra ettim: kendini kimseye, ele vermeme sanatı.

Laksatif. Eve git, en az beş poşet kayısı çayı, dört tane de hap. Bol su. Yarın oruç.

Ağır, mutsuz, öfkeli ayıyı sürüklüyorum yanımda, benimle yürüyen o ayı cansız, yorgun ve aç. Hep aç.

aynaya bakmak, bir kendini imha projesi oluverir

Kendime bakmaya tahammül ediyorum. Sessizce her gün yeniden, kendi küçük tarihimi yazıyorum. Günde kim bilir kaç kere tartıya çıkıyorum. Kim bilir kaç kere toplama işlemi yapıyorum kafamdan, bir tabağa bakarken. Yavaş hareket etmenin uyuşukluk olduğunu söyleyerek kibri sırtlanıp her yere koşar adım gidiyorum. Adım atarken alt karnımı kasıp bırakıyorum, kasıp bırakıyorum. Kadınlara bakıyorum. Bacakları benimkilerden kalın mı? (Aslında soru, benim bacaklarım onlarınkinden ince mi? – Soruyu böyle sormak her şeyi değiştiriyor.) Ayının midesi gurulduyor. Ayının yanına hep bir kırbaçla varıyorum.

Ancak ayı hiç laf dinlemiyor.

yemeyi talep eden şeyle ben dediğim şey ayrı mı?

Ayıyla yakın olmaya tahammül edemiyorum oysa. Bir anda öfkeden kızıla kesiyor gözleri. Hiçbir şey yokken (ya da ben öyle sanıyorum, hiçbir şey yok sanıyorum, veyahut gerçekten hiçbir şey yok ve ayı bu duruma fena hâlde bozuluyor), kardeşimle yağmurlu bir akşamda tramvaya yürürken, erik moru şemsiyemden sicime dönen yağmur süzülürken, ayı aniden caddenin ortasında duruyor, kaskatı, eğer gitmek istediği yere gidemeyecekse hareket etmeyi reddediyor, öylece dikilip yemek talep ediyor. “Hayır, onu engelleyemem artık, çok geç, biliyorum, benim elimde mi sanıyorsun, artık çok geç, yesem de yemesem de kusacağım diyorum sana, böyle anlarımda beni yalnız bırak, yalnız kalmam lazım. Üzülüyorsun, biliyorum, ayıyı tıkınırken görmek seni çok üzmeyecekse yanımda kal,” diyorum kardeşime. Kardeşimi yolun ortasında bırakıp gidiyorum.

İnsanların içinde ağlayarak pasta yiyemezsiniz; ayı zaten yapamaz bunu. Ayı ancak kendisine kızıp ağlar ağlarsa, onu da pastasını yedikten sonra yapar. Şimdi mesele şu; kim böldü bu ayıyı ikiye, bilmem. Bir parçasını aklıma koymuşlar, bir parçasını tabanlarıma sanki. Ayının hızını ayaklarıma uygun görmüşler, uykusunu aklıma. Gelgelelim ayının arzusu karnımda yatar. Yakınlık arzusudur ayınınki. Ayının dilinden ben anlamıyorum, binlerce kez açıkladım ona, “Senin dilinden bende yok, birlikte olamayız biz.” Reddedilmek evrenseldir, reddedildiğinizi her koşulda anlarsınız. Ayı da anlıyor, zaten dünya karşısında istisnai bir kavrayışı var. Reddedilince, ayının gözü artık dışarıda: Ayı yakınlık arıyor; bakılmadık ne kenar bırakıyor ne köşe. Kapı eşiklerinde yatıyor; eşiğin kendisi ayı, ayının kendisi eşik oluyor. Hele birileri meydan okusun bana, ayının gözleri dikkatli ve pençeleri keskin – elinden de gözünden de kaçmaz olan biten, hemen karnıma kuruluveriyor. Merhamet ediyorum ona, beni sevsin diye ve onu merhametle sevebileyim diye kendime merhamet ediyorum, ben ediyorum, en iyisini bilen ben.

son bir soru

Ta en başında, benim ayıyla aramı bozan kimdi ve şimdi kim beni ayıya merhamet ettiren?

son söz yerine: yemek politiktir

Yukarıdaki metin, yeme bozukluğundan mustarip olduğumu kabul ettiğim andan uzunca bir süre sonra kaleme alınabildi: Yaklaşık bir yılımı “yiyen” anoreksiya nervosa’nın ardından bulimia nervosa’ya evrilen iki buçuk yıllık süre boyunca, yazı da dahil eylem hâlindeki dünyayla kurduğum ilişkiye damgasını vuran utanç duygusuna dair bir anlamlandırma çabası olarak ortaya çıktı. Bunu yazmaya karar verdiğimde bütün bedenimi saran, beni katlanılmaz bir acıya ve utanca dönüştüren şiddetli kaygı ve tıkınırcasına yeme ataklarıyla mücadele ediyor, kusmamak için direniyor, kendimi aç ve yalnız bırakmamak için “ayıya” merhamet etmeye çabalıyordum. Devasa bir boğazla, kapkara bir delikle, sonsuz bir karanlıkla tasvir edebileceğim şu “agresif iştah” beni ele geçirdiği zaman görülmemek için kaçıyordum. Öte yandan, yazmak, başkalarının bakışlarını çağırmak, görülmek ve dolayısıyla ifşa olmak demekti. Yazının başına oturmamla kaygı ataklarımın artması arasında inkâr edemeyeceğim bir bağ olduğunu hissediyordum. Koskoca resmî tarihlerin çöpe attığı kadın bedenlerinin duyup hissettiklerinin bilgisini yazmak hiç kolay değildi. Üstelik bunları görülmeden yazmak, imkânsızdı.

Utanç. Yediğinden utanmak, yazdığından utanmak, görülmekten utanmak, en sonunda ve tüm bu etkenlere bağlı olarak bedeninle uğraşırken yakalandığın yeme bozukluğunun kendisinden utanmak. “Utanç gözlerde oturur,” der Aristoteles. Ötekinin gözü, utancı hissetmemde merkezi bir yerde durur. Ötekinin gözleri karşısında kendimi savunmasız ve “çıplak” hisseder, örtünmek isterim; bazen örtünmek de yetmeyebilir, buhar olmak havaya karışmak isterim. Yetersizliğimin, başarısızlığımın, acizliğimin öteki tarafından görülmesi ihtimali beni çılgına çevirir. Bedenimi ele geçiren bu güçlü duyguyla ötekinin karşısında yapabileceğim tek şey saklanmaya çalışmaktır. Sara Ahmed’e göre utanç, özneyi ötekiden kaçarak saklanmaya iter, bu saklanma öznenin kendi içine çekilme, kendisine yönelme teşebbüsüdür. Yani utanç, beni kendimi değerlendirmeye iter. Bu değerlendirmeyi ise, başkaları tarafından nasıl görüleceğim ve onlar tarafından nasıl yargılanacağım düşüncesinin yarattığı endişeyle yaparım. Sartre, utancın yapısına ilişkin düşüncelerinde, utancın ancak ötekinin karşısında hissedildiğini söyler: “Ötekilere göründüğüm halimle kendimden utanırım.” Travmatik etkileri oldukça yoğun ve süreğen olan yeme bozukluğundan mustarip kadınlarda utanç bir karakterini daha göz önüne serer: Toplumsallık. Bulimik bir kadının duyduğu utanç, bize beden, şiddet ve kadınlığın anlamları/imgelerine dair kültürel ve toplumsal kurgu ve değerler hakkında ipuçları verir, savunmasız ve yaralanabilir olduğumuz yerleri açığa çıkarır.

Eğer feministler olarak şiddetin her türlüsüyle “savaşıyorsak” incinebilir, savunmasız ve yaralanmaya açık (her biri çok bedenseldir) olmayı/olduğumuzu da kabul edip sevmemiz gerekmez mi? Oysa benliğe ve bedene yönelik nefret kadınlara çok erken yaşlarda dayatılır. Benim öykümde bu, farkında olmadan, bedeni aşağılamaya ve disipline etmeye dayalı erkek egemen kültürün taşıyıcısı hâline gelmiş, bu kültürle ve ataerkil yapılarla çeşitli iş birlikleri sayesinde “hayat kolaylaştırıcı bug’ları” keşfetmiş olan annemle başlıyor. Nitekim, kadınların anneleriyle olan meseleleri hiç bitmeyecekmiş gibi, derdi Eser Köker. Eğer bu meseleleri halının altına süpürüyorsanız, bir süre orada birikiyor. Olur da bir gün halının köşesine ayağınız takılırsa, işte o an toza bulanıyorsunuz. Ve kimse, anneler bile, tozlu kızlardan hoşlanmıyor.

Beden idealleri, şiddettir. Tozlu kızlardan kimse hoşlanmaz. Tozlu ve tombul kızlar ise her şeyden çabucak damgalanır. Heteroseksüel bir kadın olarak partnerinizle yemeğe çıktığınızda, önünüze gelen tabaktaki bayıldığınız yiyeceği hemen mideye indirmekle nazlı nazlı bölerek gıdım gıdım yemek arasında gidip gelirken strese girdiğiniz oldu mu hiç? Belki hayatınızın bir bölümünde, belki feminist olmadan evvel ve hatta feminist olduktan sonra bile bu stres göğsünüze koca bir öküz gibi oturmuştur. Evet, yemek yemek politiktir. İştahla yemek yemek politiktir. Bir kadının iştahla yemek yemesi âdeta cinsel bir göndermede bulunur erkek egemen kültürde. Ve bu kültürde kadınların cinselliğinin kimin mülkiyeti olarak kodlandığını tahmin etmek zor değil. Bedeninizden ve cinselliğinizden utandırılırsınız ve bu utanç yemek yemenizle, iştahınızla organik bağlarla bağlıdır. Bir kadının iştahla yemek yemesi kötüdür ve davranışın kültürel “kötülüğü” doğrudan size aktarılır. Siz kötüsünüzdür. Tok bedeniniz, doyurulmuş iştahınız kötüdür. Bedeniniz iğrençleşir, yumuşar, bedeninizin sınırlarından içeri aldığınız yiyecekler tarafından ihlal ediliyorsunuzdur. İhlal edilmiş kadın bedenleri iğrençtir. Yaşanabilir yaşamlara sahip değildir. Böylelikle bir utanç döngüsüne girilir. Suçluluk, öfke, iğrenme, yetersizlik duyguları yakanızı bırakmaz. En azından bir kimliğiniz olsun istersiniz tüm bunların arasında. Anoreksik olmak, sizi bu kadar saldırının karşısında bir çıpa gibi, arada sırada halatı izleyip geri dönebileceğiniz bir zemine bağlar. Size bir yörünge tayin eder. Bir kontrol noktası verir. Kimi zaman bir direniş olduğunu bile düşündürür: “Benim bedenime ancak ben zarar verebilirim.” Ancak yaşamlarımızın, insan bedenlerinin bu kadar değersizleştirildiği bir çağda, yaşamaya diretmenin, düz yerine kıvrımlı olmanın, sert ve geçilmez olmak yerine yumuşak ve geçirgen olmanın, kontrol eden olmak yerine kontrolü yıkmaya çalışan olmanın, yüzergezer olmanın güzelliğini kabul ettiğinizde anlarsınız. Kabul etmemiz gereken belki de şudur: “Yumuşak, sertten güçlüdür.”

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.