Gerçekten de kriz dönemlerinde kapitalizmin zemininin ataerki olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bunun en görünür sonuçlarından biri istihdamda karşımıza çıkıyor zira gerek kriz döneminde gerekse kriz sonrasında sermayenin yeniden yapılanma sürecinde üretim süreçleri esas olarak kadın emeği dolayımıyla yeniden yapılanıyor. Krizin kadın istihdamını nasıl etkileyeceği ise büyük oranda krizin aldığı biçimle belirleniyor.

Biliyoruz ki kriz herkesten çok kadınları vuruyor. Kriz kadın istihdamını etkiliyor; gerek hanelerin yoksullaşması gerekse krize karşı alınan “tedbirler” kadınların hane içindeki yükünü ağırlaştırıyor; krizlerle birlikte güç kazanan muhafazakâr politikalar erkek egemenliğini pekiştirip, kadınların hayatını daha da güçleştiriyor. Sözün özü, gerek sermayenin krize yanıtı gerekse hanelerin ayakta kalma çabaları büyük ölçüde kadınların emeğiyle şekilleniyor.

Peki, kriz neden en çok kadınları vuruyor?

Nasıl ki kapitalizm kadınların emeğiyle bedenini daha fazla sömürebiliyorsa, kapitalizmin krizi de kadınları çok daha fazla etkiliyor. Zira kapitalizm yansız bir sistem değildir, ataerki tarafından zeminlenmiş, cinsiyetli bir sistemdir. Bu nedenle, nasıl ki kadın işçi sermayenin karşısında sadece kadın işçi olarak değil kadın işçi olarak da bulunuyorsa; nasıl ki kadın, sermayenin biricik değer yaratıcısı, varlık koşulu olan emek gücünün yeniden üretiminde kritik bir işlev taşıyorsa; nasıl ki insanın üretiminin, dolayısıyla emek gücünün üretiminin, dolayısıyla toplumun yeniden üretiminin yegâne emekçisi ise; nasıl ki çocukların yaşlıların hastaların kocaların bakımından “sorumlu” tutulabiliyorsa; nasıl ki ondan tüm bunları karşılıksızca, “doğasından gelen” özelliklermiş gibi “doğallığında” yerine getirmesi beklenebiliyorsa, sermayenin krizi de kadınları çok daha fazla etkiliyor.

Ancak, öbür yandan kriz, kadınların kapitalizme ve ataerkiye karşı mücadelesi için, feminist mücadeleyi daha ileriye taşıması için yeni olanaklar da açıyor.

Kapitalizmin krizleri

Kriz kapitalizmin krizidir; sermaye birikiminin sürdürülemez hale gelmesidir. Krizi ortaya çıkaran dinamikler bizzat sermayenin içsel dinamikleri / çelişkileridir. Bu çelişkiler birikimin her bir aşamasında kriz potansiyeli yaratmaktadır. Emek gücünün üretim araçlarıyla ve hammaddelerle buluştuğu ilk evreden dolaysız üretim (değerin yaratılması) sürecine, dolaysız üretim evresinden ürünlerin satıldığı (değerin gerçekleşmesi) dolaşım sürecine kadar devrenin her bir bileşeni ayrılmaya / kopmaya eğilimlidir. Böylece, finansal sorundan döviz kıtlığına, efektif talep eksikliğinden, ihracat güçlüğüne birçok sorun belirebilir. Diğer bir deyişle, birikimin içsel çelişkileri belirli aşamalarda belirli bir kriz biçimine sebep olur -finansal kriz, eksik tüketim krizi, aşırı üretim krizi gibi.

Kapitalizmin tarihi boyunca krizler, birikim sürecinin ayrılmaz bir bileşenini oluşturmuştur – 1929 büyük bunalımı, 1970’lerdeki kriz, 1997 Asya krizi, 2001 Türkiye krizi yahut 2008-9 finans krizi gibi. Krizin ardından çok boyutlu yasal, kurumsal, toplumsal yeniden yapılanmalarla birikim bir üst seviyeye taşınır. Demek ki sermayenin çelişkilerinden doğan kriz, sermayenin bu çelişkilerin üstesinden gelmesini sağlayan diyalektik bir işlev taşır. Öyle ki, hem kapitalizmin tarihini hem de içinden geçtiği dönemleri (fordist dönem, neoliberal dönem) analiz etmek için, krizleri analiz etmek gerekir. Tüm bu tarih boyunca sermayenin yeniden yapılanma süreçleri genellikle kadınların ücretli ve ücretsiz emeği dolayımıyla gerçekleşmiştir -işin aslı kadın emeği sermayenin krizden çıkma stratejilerinden biridir.

***

Biçimi ne olursa olsun her kriz geniş yığınlar için işsizlik demektir, yoksulluk demektir, kamusal politikaların gerilemesi demektir. Kriz kadınlar için de işsiz kalmak, kötü ve güvencesiz koşullarda istihdama katılmak zorunda kalmak demektir; hanenin yeniden üretimini sürdürebilmek için daha fazla çabalamak -daha çok yemek yapmak, daha fazla çocuk bakmak, yaşlı ve hastalara daha fazla zaman ayırmak demektir. Zira kadın emeği kriz dönemlerinde hanelerin ayakta kalma stratejisi olarak görülmektedir, bunun sonucunda sermayenin ve ataerkinin kadınların emekleri ve bedenleri üzerindeki tahakkümü güçlenmektedir. Lâkin kriz koşulları, kadınlar için kendi dertlerini unutup kocayı ve diğer hane üyelerini “avutmak” da demektir.[1] Bütün bunların yanı sıra kriz erkek şiddetinin katmerlenmesi de demektir.

Kısaca söylersek krizle birlikte sermayenin en temel çelişkileri açığa çıkar, sömürüye dayalı yapısı görünür olur. Ama aynı zamanda krizle birlikte sermayenin başlıca zeminlerinden birinin ataerki olduğu da açık hale gelir. Demem o ki, toplumun ataerkil karakteri, erkek egemenliği ve kadınların görünmeyen emeği krizlerin dolayımıyla daha görünür bir hal alır.

Sermayenin krizden çıkma stratejisi –ücretli kadın emeği

Gerçekten de kriz dönemlerinde kapitalizmin zemininin ataerki olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bunun en görünür sonuçlarından biri istihdamda karşımıza çıkıyor zira gerek kriz döneminde gerekse kriz sonrasında sermayenin yeniden yapılanma sürecinde üretim süreçleri esas olarak kadın emeği dolayımıyla yeniden yapılanıyor. Krizin kadın istihdamını nasıl etkileyeceği ise büyük oranda krizin aldığı biçimle belirleniyor.

Sermayenin içsel çelişkileri kapitalizmin geldiği aşamaya, sermayenin ulaştığı uluslararasılaşma düzeyine, ülkenin dünya kapitalizmine eklemlenme biçimine bağlı olarak özgül bir biçim alır. Krizin aldığı bu biçim, hem krizin etkilediği sektörleri hem de krizle birlikte sermayenin/ toplumun yeniden yapılanma biçimlerini belirler. Bütün bunlar kadın istihdamı için özgül sonuçlar doğurur. Örneğin Türkiye’nin 2001 krizi bankacılık sektörünü vurmuş, ilk önce kadın çalışanları işsiz bırakmış; bir sene içinde kadın istihdamı yüzde 21 gerilemişti. Krizin ardından bankacılık sistemi yeniden yapılandırılmıştı. Böylece kadın istihdamı yükselmeye başlamış, kadınların bu sektördeki istihdam payı yüzde 41’den yüzde 48’lere ulaşmıştı. Bu vesileyle sektörde kadın çalışan oranının epeydir yüzde 50’nin üzerinde olduğunu belirteyim. Bir diğer örnek, erken kapitalistleşen ülkelerin 1970’lerde yaşadığı krizdir. Bu kriz kâr oranlarında çarpıcı düşüşler biçiminde patlak vermiş; bunun üzerine dünya genelinde “kârlılık” arayışına giren uluslararası sermaye üretken yatırımlarını hammadde, pazar ve özellikle emek maliyeti bakımından daha kârlı olanaklar sunan “azgelişmiş” coğrafyalara taşımıştı. Böylece Hong Kong, Güney Kore, Malezya ve Tayland gibi Asya ülkelerinde özellikle genç kadınlar için, güvencesiz koşullarda, çok düşük ücretlerle muazzam bir istihdam yaratılmış; tekstil, giysi ve elektronik eşya üretiminde kadın istihdamı hızla yüzde 70’lere 80’lere yükselmişti.[2] Belli ki kadınların “becerikli parmakları” gerçekten de uluslararası sermayenin kârlılığının garantisi olmuştu.[3] Gelgelelim 1997 yılında Tayland’da patlak veren Asya kriziyle, bu kadınların büyük bölümü işsiz kaldı. Dünya Bankası’nın 1999 Raporu’nda krizden en çok kadınların etkilendiği, bazı ülkelerde işsizliğin üç katına çıktığı, reel ücretlerin yüzde kırklara varan oranlarda gerilediği, fahişelik ve ev içi şiddetin önemli ölçüde arttığı belirtiliyordu.[4] Diyeceğim, bir kriz Asya’nın genç kadınlarını yığınlar haline istihdama çekerken, bir başka kriz aynı kadınları hızla işsiz bırakmıştı.

***

Kimi krizlerde ise erkekler işten çıkarılarak, kadın emeğiyle ikame edilebilir. Örneğin 2008-2009 krizi Türkiye’de kadın istihdamı için böylesi bir sonuç doğurmuştu; kriz esas olarak erkek işçilerin yoğun olduğu sektörler olan otomotiv ve beyaz eşya sektörlerini vurarak, erkekleri işsiz bırakmıştı. Sonra gördük ki, çıkarılan erkek işçiler daha ucuza çalışan kadınlarla ikame edildi.[5] Çeşitli araştırmalar pek çok krizde yüksek ücretli erkek çalışanların ucuz ücretli kadın çalışanlarla, tecrübeli kadın çalışanların tecrübesiz ve düşük ücretli genç kadınlarla ikame edildiğini gösteriyor.

Bütün bunların yanı sıra kriz koşulları o zamana kadar istihdama katılmamış pek çok kadını da ücretli iş aramaya sevk edebilir. Hanenin tek ayakta kalma çaresi olarak bu kadınlar, güvencesiz koşullarda, uzun saatler boyunca, düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalabilir.

Kriz döneminde kadınların istihdama çekilmesinin hayli kritik bir sonucu var. Ucuz kadın emeği, emek gücünün ortalama fiyatını, yani ortalama ücretleri düşürücü etkide bulunabilir. Uluslararası sermayenin 1970’lerin sonunda üretken yatırımlarını Asya ülkelerine kaydırmasının başlıca sebebi, ucuz kadın emeğiydi kuşkusuz. Diane Elson’ın aktardığına göre, 1991’de dikiş dikmede saatlik ücretler İsveç’te 19,5 dolarken, Batı Almanya’da 17, Güney Kore’de 3,6, Türkiye’de 3,1, Tayland’da 0,9, Çin’de ise sadece 0,3 dolardı.[6]

Bütün bu örnekler bir yandan krizlerde ilk işten çıkarılanların genellikle kadınlar olduğunu anlatıyor. Ama bir yandan da krizlerde kadınların ücretli işe çekilebildiğini gösteriyor. Dolayısıyla, hangi biçimde olursa olsun, kadın emeğinin sermayenin kârlılığını sürdürme stratejilerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Krizde hanelerin ayakta kalma stratejisi – ücretsiz kadın emeği

Kriz sadece kadınların ücretli emek etkinliğini değil, hane içindeki ücretsiz emek etkinliğini de etkiler. Biliyoruz ki hane gelirinin mutlak / göreli azalması kadınların hane içindeki yükünü artırır. Hane üyelerinden biri (örneğin koca) işsiz kaldığında yahut ücret düşüşü yaşadığında hane geliri mutlak olarak düşer. Ama hane üyelerinin ücret düzeyi değişmeden, günümüzde olduğu gibi yüksek enflasyon söz konusu olduğunda, hanenin geliri göreli olarak azalır. TÜİK en son (Mart) enflasyon oranını yüzde 19,7 olarak açıkladı; gerçi hepimiz gündelik yaşamımızda enflasyonun çok daha yüksek olduğunu deneyimliyoruz. Hane gelirinde ister mutlak ister göreli düşüş yaşansın, hanelerin tüketim araçlarına talebi genel olarak düşer; örneğin dışarıda yemek yeme alışkanlığı azalır, market alışverişi kısılır. Bu durumda kadınlar bu ihtiyaç nesnelerinin bir kısmını hane içinde kendi emekleriyle ücretsiz bir biçimde sağlamak durumunda kalırlar. 2001 krizinin ardından yapılan bir araştırmada bebek bezi tüketiminin azaldığı, yoksul hanelerde kadınların eski usullere döndüğü bulgulanmıştı örneğin. Araştırmaya katılan kadınlar sadece geceleri yahut doktora giderken bebek bezi kullandığını bildirmişti. Bunun yanı sıra hane gelirinin azalması, kadınların satın aldığı kimi hizmetleri şimdi ücretsiz emekleriyle kendilerinin karşılamasına yol açabilir. Örneğin temizlik yahut küçük çocuk, yaşlı veya hasta bakımı için bir başka kadından destek alınıyorsa, bu zor koşullarda haneler bu hizmetleri satın almaktan vazgeçebilir. Bu durumda hem o hizmeti sağlayan kadın çalışan işsiz kalacak hem de ya kadının kendisi ya da yakın akraba kadınlardan biri o bakım işini üstlenecektir. Muhtemelen hiçbir erkek bu işlerden birini üstlenmeyecek, hatta –eğer varsa- kendi annesi/ babasının bakım ihtiyacını karısının karşılamasını bekleyecektir.

Kadınların hane içi işlerle bakım işini karşılıksızca üstlenmek zorunda kalması, şüphesiz geçim giderlerini azaltmak ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Gelgelelim bunun sermaye açısından da can alıcı sonuçları bulunmaktadır. Bir kere artan hane içi emek yükü kadınların ücretsiz emeğinin hayati rolünü daha da keskinleştirir. Zira emek gücünün yeniden üretimi şimdi daha fazla kadınların karşılıksız emeğine bırakılmıştır. İkincisi, tam da bu nedenle ücretli emek ücretsiz emek sınırını muğlâklaştırır. Marx Kapital’de işçinin kendi emek gücünün fiziksel sınırları (bir gün 24 saattir; işçinin çalışmak dışında beslenmesi, dinlenmesi ve uyuması da gerekir) çerçevesinde -mutlak- artı-değer yaratımının biyolojik sınırlarına göndermede bulunur.[7] Buna karşılık kriz koşulları, artı-değer yaratımında, emek-gücünün “doğasının” dışında bir başka belirleyici daha bulunduğunu açık hale getirir: ücretsiz kadın emeği. Biraz daha açalım. Kadınların, işçilerin emek gücünün değerini belirleyen kimi mal ve hizmetleri (kabaca ücret mallarını diyelim) şimdi daha fazla hane içindeki ücretsiz emekleriyle karşılaması, emek gücünün değerini belirleyen mal ve hizmetlerin maliyetini -bir biçimde emek gücünün değerini– düşürür. Ebette ki bu argümana mesafeli yaklaşmakta yarar vardır zira bu konu feminist araştırmacıların uzun yıllar tartıştıkları bir konudur. Kuşkusuz kadınlar hane için değer ve artı-değer yaratmaz. Ama kriz koşulları, ücretsiz kadın emeğini ücretleri belirleyen unsurlardan birine, dolayısıyla ücretleri baskılamanın aracına (dolayımına) dönüştürüverir.

Kısacası, krizler, kadınların hane içindeki karşılıksız emeğinin, hem aileler hem de sermaye için önemini net bir biçimde ortaya koymakta, böylece de, ataerkinin sermayenin başlıca zeminlerinden biri olduğunu görünür kılmaktadır.

***

Krizle birlikte sosyal politikalar da zayıflar. Örneğin 1980’lerdeki neoliberal dönüşüm, aslında 1970’lerdeki krizin ardından sermayenin dünya ölçeğinde yeniden yapılanmasının adıdır. Kriz dönemlerinde devletin sağladığı kimi hizmetler, özellikle de sağlık hizmetleri kötüleşir; pek çok temel hizmetin meta ilişkilerine çekilmesi hız kazanır. Devletin yarattığı bu boşluğu kadın emeğinin doldurması beklenir. Örneğin hastanelerde kalma süresinin azalması, hastaların evde bakım süresini uzatarak, bakım yükünü hane içindeki kadınlara yükler. Bu nedenle krizler, kadınların bakım işlerine harcayacağı zamanı artırıp, iş yükünü ağırlaştırır.

Ayrıca, kriz dönemlerinde muhafazakâr politikalar da güç kazanır. Muhafazakârlığın başlıca işlevlerinden biri, aileyi, dolayısıyla erkek egemenliğini güçlendirip, kadınların kazanımlarına göz dikerek, bütün bu işleri kadınlara yükleyebilmektir. Son dönemde gündeme gelen “aile dostu politikalar”ı bu çerçevede değerlendirmek gerekir. İstihdamdan evde bakıma, mal ve hizmet piyasasından konut politikalarına hemen bütün alanları kuşatması amaçlanan “aile dostu politikalar”, aileyi güçlendirmeyi, geniş aile hayatını desteklemeyi ve dolayısıyla kadını aileye kurban etmeyi amaçlamaktadır.

Gelelim krizle mücadeleye….

Sonuç olarak krizler sadece sermayenin çelişkilerinin açığa çıktığı süreçler olmakla kalmaz, aynı zamanda sermayenin ataerkil sisteme yaslandığını, kadın emeğinin sermaye için taşıdığı önemi de açık hale getirir. Krizler ayrıca, kadınların yaşamın yeniden üretici gücü olduğunu, hane içindeki yükün esas olarak kadınların omuzlarında olduğunu ortaya koyar. Krizler aynı zamanda kadınların bu yükünü daha da ağırlaştırır. O halde kriz dönemleri, ataerkil eşitsizliklerin, ataerkil çelişkilerin de derinleştiği dönemlerdir.

Bu süreç, tüm bu sebeplerden ötürü, kadınların / feministlerin hem kapitalizme hem de ataerkiye karşı mücadelesi için yeni mücadele olanakları açar. Zira kriz koşulları bir yandan, kadınları işsiz bıraktığı, zor koşullarda düşük ücretlerle çalışmaya zorladığı, haneleri yoksullaştırdığı için kadınların krize karşı, kapitalizme karşı sınıfsal mücadelesi için zemin yaratır. Aynı kriz koşulları, hane içindeki ücretsiz iş yükleri arttığı için, muhafazakâr politikalarla hane içine kapatılmaya zorlandıkları için, yani erkeklere kıyasla krizin yükünü çok daha fazla üstlenmek zorunda bırakıldıkları için, üstüne üstlük bir de artan erkek şiddetiyle boğuşmak zorunda kaldıkları için kadınların ataerkiye karşı mücadelesi için de yeni olanaklar açar.

[1]                Örneğin 1997 Asya krizinde Güney Kore Hükümeti şu ulusal sloganı üretmişti: “Kocanıza enerji verin”. Hükümet kadınları, kriz nedeniyle işten çıkarılan kocalarının sıkıntısını azaltmaya çağırıyordu.

[2]                Bu konuda R. Pearson, M. Mies, S. Seguino, L. Beneria, G. Berik, H. Eisenstein, D. Elson gibi çok sayıda feminist araştırmacının çığır açan çalışmaları var. Bu çalışmaların ışığında bir kriz değerlendirmesi için bkz. Melda Yaman Öztürk, “Kapitalist Gelişme ve Kriz Sürecinde Kadın Emeği: Asya Deneyiminden Çıkarılacak Dersler”, Çalışma ve Toplum, 2010 (1): 105-132., http://calismatoplum.org/sayi24/yaman.pdf.

[3]                Malezya’da hükümet yatırım yapacak uluslararası sermaye için işçi hazırladığı reklam broşürlerinde şöyle yazıyordu: Malezyalı kızların elleri küçüktür; üretim hattının verimliliğine en büyük katkıyı koyar. Bkz. Juanita Elias, Fashioning Inequality: The Multinational Company and Gendered Employment in Globalizing World, Hampshire: Ashgate Publishing, 2004, s.72.

[4]                Dünya Bankası, Global Economic Prospects and the Developing Countries, 1998-1999.

[5]                Bkz. KEİG, Kriz, Kadınlar ve Kadın Emeği Forumu Raporu, Ocak 2019, http://www.keig.org/wp-content/uploads/2019/01/Kriz-Kadinlar-Kadin-Emegi-Forumu-Raporu.pdf.

[6]                Diana Elson, “Uneven Development and the Textiles and Clothing Industry”, L. Sklair (der.), Capitalism and Development içinde, Londra: Routledge, 1994, s.200.

[7]                Karl Marx, Kapital Cilt: I, Çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Yayınları, 2011, s. 229-230.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.