Kendine ait bir mutsuzluk manifestosu

0
8092

Neoliberalizmin hedefe ilk başta kadınları koyması bundan. Sen pozitif olmazsan ben pozitif olmazsam kim sürdürecek bu düzeni?

Yelena Bryksenkova

Uzun zamandır yazmıyorum. Ancak artık zorunluluk hâline gelen bu yazıya başlıyorum, çünkü her gün tekrarlanan bu şovu yarıda kesmek ve mutsuz olma hakkımı geri almak istiyorum.

Yegane hayat amacının mutluluk olduğu, mutsuz olmanın bir hastalık, bir engel gibi görüldüğü, kişisel gelişim kitaplarının “önce siz ve sizin hislerinizzz” çığlıkları içinde kendi mutluluğun için var gücünle çabalamanın tavsiye edildiği bir çağdayız. Mutsuzluk ikinci bir emre kadar yasaklandı yakın bir zamanda. Sahip olduklarımı, yaşadıklarımı, yediklerimi, başardıklarımı, başkalarını çıldırtana dek göstermeliyim. Her gün güzelim, her gün gülümsüyorum, iş arkadaşlarımla kahve içip fotoğrafını paylaşıyorum. Saçlarım hiç elektriklenmiyor, doğalgaz faturamı dert etmiyorum, bu dünyaya baktığımda gördüğüm bu akıl almaz düzen beni hiç ama hiç delirtmiyor. Her gün bıkmadan usanmadan kendim için en iyisini yiyor, fit kalıyor, sporumu aksatmıyor, ideal protein miktarını tüketiyorum. Adaletsizlik mi? Kafama takmıyorum, olumsuz düşünceleri uzaklaştır. Zaten hep harika giden, aşk dolu bir ilişkim var. Kavga mı? Kavga yok, sesler hiç yükselmiyor, ruh ikizleri birbirine bağırmaz. İliklerine kadar cinsiyet eşitsizliğiyle dolu bu dünyada, biricik ilişkimiz kadın ve erkeğe yüklenen tüm rollerden kurtulmuş. Eşitiz elbet, o çok iyi bir baba; donlarını kirli sepetine de atarsa ideal olacak.

Eh kendi kendime mutlu olacak değilim herhalde, her gün başkalarının onayına sunulan bir gösteri bu. Herkes herkese mutlu olmak için yapması gerekenleri hatırlatan bir gardiyan. Yan yana dizilmiş yüzlerce hücrede herkes yan komşunun gardiyanı, herkes yönetici, herkes de tutsak aslında. Devasa bir mutluluk diktatörlüğü.

Modern toplumun eline geleni sırtına yüklemeyi en sevdiği çoğunluk olan biz kadınlar bu diktadan en büyük payı alıyoruz. Bakıyorum da erkeklerin ne mutlu olmakla ne kendini sevmekle ne de fit olmakla ilgili büyük bir kaygıları var; bizse kendimizi sevmek kadar temel bir ihtiyaç için dahi ışık yılı yol kat ediyoruz. Bu mutluluk diktası baskı yöntemlerini çeşitlendirip, olmamız gerekenler listesine bitmek bilmeyen maddeler ekliyor. Devamlı yapmamız gereken bir şey daha var, yeterlilik koşup koşup asla ulaşamadığımız ufukta bir hedef sanki. Feminizm tarafından kadın özgürlüğünün yolunu açması için teorize edilen kavramlar modifiye edilerek klasik kadın imgesini flu kılıyor yalnızca. O bitmeyen “to do list”e yeni bir madde olarak giriyor.

“Güçlü kadın” olmalıyım ama hâlâ kadın olmayı becerdiğimin nişanesi iyi bir ilişkim de olmalı; heteroseksüel olmalıyım -tartışma konusu bile değil-, ilişkim hep hep hep aşk dolu olmalı (inişler ve çıkışlar ilişkiyi yönetemeyenler içindir); anne olmaya bilinçli şekilde karar vermeli (çok istiyor gibi değil) ve olunca da şükretmeliyim bu uhrevi duyguyu bana tattıran her şeye. Aksi mi? Dünyayı fethedip evime dönsem de birini bulamamışım işte, kapıyı açan yok, başarısızım. Dolayısıyla toplumun üzerimize boca ettiği bu olmamız gerekenler listesi geçmişten daha da kabarık. Hem yoğurdumu evde yapacak hem de kariyerime odaklanacağım; hem sıkı bir vücudum olacak hem de dırdır etmeyecek kadar iç huzurum. Peynirini organik pazardan almalı, kocama iyi sakso çekmeli, çocuğumla “kaliteli” vakit geçirmeli ve tabii ki tüm bu toplamdan mutlu olmalıyım. Mutlu değilim mi dedim? O zaman “sorun bendedir” ya da en azından onların sorunu değil.

Mutsuzluğun, huzursuzluğun, melankolinin ve depresyonun geçit bulamadığı bu “hasar görmez mükemmel hayat fikri” sizi bilmem ama benim için dayanılmaz hâlde. Pozitif bakmak diye bir kural var; boş bardağa bakıyorsun, biraz da olsa dolu demen gerekiyor. Çünkü bu düzen önüne boş bir bardak koyup çevreni de boş olduğunu duymak istemeyen insanlarla dolduruyor. Bardağı boş mu gördüm? Al sana yeni bir yetersizlik, geliştir biraz kendini ya, oku şu önerdiği kitapları, sınırlarını çiz, hop çizdin mi, sev kendini, sev dünyayı, aynaya bak, biriciksin; yalnız kilo vermeyi, iyi para kazanmayı unutmadan. Abartma.

Bu, fasit dairenin çalışma prensibi. Sanki hamsterlar gibi içinde koşuyor koşuyor koşuyor hiçbir yere gidemiyoruz. Modern çağın düzçizgisel hayat tasviri içinde ileriye gitmeye çalışıyor, ilerinin ne olduğu, nerede bittiği üzerine düşünmüyoruz. Her şeyin bireysel çabalarımıza bağlı olduğuna ve herkesin (biz hariç) çok mutlu olduğuna inanıyor, mutsuzluğun “biz”den kaynaklandığını sürekli tekrar ettikleri için mutlu yaşamı öğrenememiş oluyor, nihai olarak mutluluğa ulaşma hedefinden (beceriksiz olduğumuz için) sürekli uzağa düşüyor, mutsuzluğun adeta sosyal ölümle sonuçlandığı bu diktatörlükte hayatta kalmaya çalışıyoruz.

Hakikat, nedensellik, bağlam, diyalektik ve anlam bu mutluluk sayıklaması içinde eriyip gidiyor. Mutluluğun peşinde koşmanın tek anlam olarak nitelendiği bu çağda, çaresizce anlamın yerine mutlu olmayı ikame etmeye çalışıyor, her gün neden diye soruyor ve cevap bulamıyor; oysa anlamsızlık yüzünden bitap düşüyoruz. Hayat üzerine düşünmek, anlamlandırmak, hayatın birden fazla kutupluluğunu, çoklu gerçekliğini ve göreceliliğini, mutluluk denen şeyin ancak mutsuzlukla birlikte var olacağını ısrar ve inatla söylemek belki de çok yeni bir direniş biçimi (ben buldum). Çünkü mutsuzluğa sahip çıkmak yerine kendimizi “sürüp giden güneşli günler” tablosuna ittirmeye çalışmaktan yoruldum.

Neoliberalizmin hedefe ilk başta kadınları koyması bundan. Sen pozitif olmazsan ben pozitif olmazsam kim sürdürecek bu düzeni? Evi süpürüp, çamaşır yıkayıp, yemek yapıp, para kazanıp, çocuklara bakıp “ödül olarak da bir kahve içmek” sürdürülebilir mi? Devamlı “hayata verdikleri için teşekkür etmeden” işte, otobüste, trafikte, sokakta güvende olmadığın bir dünyada isyan etmeden yaşanılabilir mi? Her gün eşiti olmadığımızı yüzümüze vuran, korkutularak, sindirilerek yaşadığımız, erkeklere ait, onlara göre dizayn edilen bu dünyada “eşitmiş” gibi yapabilir miyiz? Bu çarkı biz döndürüyoruz, o yüzden mutlu olduğumuza ikna olmaya en çok bizim ihtiyacımız var.

Mutsuz olmayı yüksek sesle dile getirmek, gerçeğe sahip çıkmayı içeren bir sorumluluk gerektiriyor; mutsuzluk bir şeylerin değişmesi gerektiğinin en keskin habercisi. Virginia Woolf, bu yüzden başlangıç noktasına hakikati koymuştu; “Hayatı hakkında gerçeği söyleyen her kadın feministtir.”

Ben mutsuz olma hakkımı geri istiyorum. Mutsuzluktan bahsettiğimde vebalıymışım gibi uzaklaşan bu insan yığınına karşı erdemli bir mutsuzluğu savunuyorum. Bu dünyadaki akıl dışılığı, haksızlığı, zulmü, yanlışlığı içime sindirmeyi, iyi tarafından bakmayı ya da hiç bakmayarak yokmuş gibi yapmayı reddediyorum. Belki devamlı mutluluk bir hastalık, mutsuzluk ise cesur bir tercihtir. Mutsuzluğu duyarlılığın bekçisi bir duygu olarak yeniden anlamlandırabilirim; insanlığın duyduğu acıyı, haksızlığı, adaletsizliği, yanlışlığı mutsuzlar çok daha çabuk fark etmeye, ortaklığa, yoldaşlığa yer açmaya açıktırlar. Dünyada ortaya atılmış düzene çomak sokan her fikir, geride iz bırakmış her eser bir mutsuzluktan doğdu. Bu dünyanın tarihini arkasına yaslanıp pembe gözlüklerle olan biteni izleyenler yazmadı herhalde, yanılıyor muyum?

Evet mutluluk bir şeydir ama anlam birçok şeydir.

Pop art Marilyn Monroe çantaların üzerinde güzel duruyor; sabah kalkıp bir avuç sakinleştirici içmişti, bugün olsa acırlardı.

Ben acımıyorum. Bu dünya canını sıkıyordu çünkü.

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.