Ben evde kendi kendime temizlik yapıyorum. Her hafta bir önceki haftadan daha çok temizlik yapıyorum. Yarabbim ben napıyorum?

Ev işini neye göre bölüşüyoruz? Burada koro, “cinsiyete göre” diye cevap veriyor elbette—ama bunun ötesinde, bu cinsiyetli iş bölümü birbirinden farklı hayatlar yaşayan, farklı dünya görüşlerine, gelir seviyelerine ve imkanlara sahip olan insanların hayatlarında nasıl kuruluyor?

Sosyolojinin “baba”sı Durkheim’ın buna yanıtı, cinsiyete dayalı iş bölümünün, kadın-erkek arasındaki bağımlılığı artırdığı, yani son kertede aileyi organik ve bölünmez bir bütün olarak birleştirip devamlılığını sağladığıydı. Yani cinsiyete dayalı iş bölümü yalnızca var olan gerçekliği tanımlayan ve açıklayan bir kategori değil, ahlaki olarak olumlu ve arzu edilecek bir olguydu (Durkheim’ın De La Division de Travail Social’i yayımlamasından 125 yıl sonra, bu mantık bizlere ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Gerçekten tüyler ürpertici.) Bence burada enteresan olan, Durkheim’ın aile bireylerinin aslında birlikte kalmak istemeyebileceğini görmesi ve bunun için de onları birlikte kalmaya itecek (hatta zorlayacak) bir bağın oluşması gerektiğini söylemesi. 1950’lere geldiğimizde, bu kez Amerikan sosyolojisinin “baba”sı Talcott Parsons, bir nevi Durkheim çeşitlemesi olan teorisinde bu noktayı tamamen es geçip aileyi uyumlu ve ortak çıkar etrafında örgütlenmiş bir küme olarak kavramsallaştırdı. Parsons’a göre, aralarında çatışma olması ihtimali bulunmaksızın, her aile bireyi, ailenin refahına en fazla katkı sağlayabileceği şekilde iş üstleniyordu; kısacası, erkekler en iyi yaptıkları şeyi yapıp ücretli işlerde çalışıp eve para getiriyor, kadınlarsa kendi en iyi yaptıkları şeyi yapıp erkeklerin ve çocukların bakımını üstleniyor, yani ev işi yapıyordu.

Burada bir sürü (yanlış) varsayım var. En basitinden, buradaki cinsiyetli iş bölümü tanımı, ev işini bölüşmek değil ücretli ve ücretsiz işlerin cinsiyete göre bölüşülmesi. Bu teoriler geliştirildikleri yer ve zamanda dahi pek çok kadının deneyimini kapsamıyordu; işçi sınıfı, köylü, ayrıcalıklı ırk mensubu olmayan… kadınlar, geç 1800’ler Fransa’sında da, 1950’ler Amerika’sında da ücretli işlerde çalışıyordu. Ama tabii ki ayrıcalıklı olmayan kadınları görünmez kılmak kolaydı. 60’ların ikinci yarısından itibaren beyaz orta sınıf kadınların da iş gücüne yükselen oranlarda dahil olmasıyla, bu arada bazı kadınların da sosyolog olup kendi kavramlarını geliştirmeye başlamasıyla sosyoloji içinde ev işinin bölüşülmesi tartışmaları ivme kazandı.

Benim niyetim burada ev içi emek tartışmalarının tamamını ve özellikle feminist teorileri gözden geçirmek değil, bunu benden çok daha iyi becerecek kişiler daha önce yaptı zaten. Ben sadece son günlerde kendi introspektif maceramda beynimi didikleyen, (illa da feminist olmayan) sosyoloji içi birkaç kavram ve yaklaşım hakkında yazmak istiyorum.

Velhasılıkelam, kadınların da ücret karşılığı çalışıp eve para getirdiği gerçeği ana akım sosyologların kafasına yattıkça, ev içi emeği neden orantısız biçimde kadınların üstlendiği sorusu öne çıktı: İşlevselciliğin sınırına dayanılmıştı. Feminist sözün kendine ender yer bulduğu ana akım sosyolojide, tahta çıkma sırası kaynak/pazarlık modeli ve değiş tokuş teorilerindeydi.

Kaynak/pazarlık modeline göre, evlenen partnerler, evliliğe getirdikleri kaynaklar ölçüsünde üstü örtülü bir pazarlığa girişir; daha az kaynak getiren (ki burada “kaynak”, eve getirilen ücret, eğitim seviyesi, mesleki prestij ve statü olarak tanımlanıyor) partner, pazarlıkta dezavantajlı konuma düşer ve daha çok ev işi yapmaya razı olmak durumunda kalır. Kaynak/pazarlık modelinin daha yumuşak bir versiyonu olan değiş tokuş teorisinde, partnerler evlilik içindeki statülerini korumak adına haneye en az partnerleri kadar katkı sağlamaya çalışır; dolayısıyla daha az para kazanan partner, daha çok ev işi üstlenerek açığı kapatmaya çabalar. Bunun daha agresif, oyun teorisi esintili varyantlarındaysa her partnerin bir “boşanma tehdidi noktası” vardır ve maddi açıdan avantajlı olan partnerin tehdit noktası daha alçaktadır. Boşanmadan maddi olarak daha fazla zarar görecek olan partner, ev işlerinin bir kısmını karşısındakine aktarmaya çalışsa da bunu, tehdit noktası eşiğini aşmadan yapmaya çalışacak, dolayısıyla ev işlerinin çoğunu üstlenecektir.

Cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği gerçeğiyle birlikte ve neoliberalizmin yükseldiği yılların politik/ekonomik zeitgeist’ı içerisinden düşününce, bu tarz açıklamalar oldukça tatmin edici görünüyordu. Gerçekten de, kadın eşlerin erkek eşlere göre daha az para kazanacağı varsayımı tuttuğu ölçüde, bu modelde bir sorun yoktu. Ama bu modellerden yola çıkarak yapılan ampirik çalışmalar gösteriyordu ki NEDENSE, kadınların erkek eşlerden daha çok para kazandığı evliliklerde DE kadınlar erkeklerden daha fazla ev işi ve bakım emeği üstlenme eğilimindeydi.

Bu noktada imdada “cinsiyet gösterimi” teorisi yetişti. Buna göre, kadın partnerin erkekten daha fazla kazandığı durumlarda çift, toplumsal cinsiyet normlarından sapma korkusu yaşıyor, bunu telafi etmek için de kadının daha çok, erkeğin daha az ev işi yapması gibi, bu normlara başka şekilde uymalarını sağlayacak pratikler geliştiriyorlardı. Bu teoriyi test eden ampirik çalışmalarsa az para kazanan, özellikle hiç para kazanmayan erkeklerin ev işi yapmayarak erkekliklerini gösterdiklerini, partnerinden daha çok para kazanan kadınlarınsa hiç öyle kadınlığım elden gidiyor endişesiyle ev işine falan asılmadığını gösterdi. Yani görünüşe göre kadınlar kaynak/pazarlık modelini, erkeklerse cinsiyet gösterimi teorisini destekleyecek tepkiler veriyordu.

Bu yazında popüler olan teorilerin insan ve toplum hayatını, Elif  Şafak’ın Aşk kitabının kadınlar için pembe erkekler için gri kapakla basılması seviyesinde, kadınlar için başka erkekler için başka modellerle açıklamaya çalışmasının acıklılığını bir yana bırakalım. Görünürlüğü ve giderek yasal statüsü artan cis ve/ya heteroseksüel olmayan çiftlerin ilişkilerini ve evliliklerini ne olduğu baştan varsayılan “cinsiyet” rollerinin kalıplarına sıkıştırmaya çalışmanın absürdlüğünü bir yana bırakalım. Şiddet meselesinin bu literatürde tamamen görünmez oluşunu bir kenara bırakalım. Sosyolojinin gittikçe “büyük data”nın büyüleyiciliğine kapılmasını, bu modeller ve türevleri üzerinden yürüyen tartışmalarda meseleyi tamamen her bireyin ev işlerine tamı tamına kaç dakika ayırdığını ölçmeyi sağlayacak en mükemmel yöntemin ne olduğunu bulmaya indirgemesini; örneğin sosyal politikaların, belirli bir ülkedeki ücretli emek yapısının, kreş ve anaokuluna erişimin (kısacası, patriyarka dediğimiz sosyal, politik ve ekonomik ilişkiler bütününün kurumsal ayağının) belki de “rasyonel” bireylerin ev işlerini nasıl bölüşecekleri konusundaki “seçimleri” üzerinde çok ciddi etkileri olabileceği gerçeğiyle (özellikle karşılaştırmalı çalışmalar yapan kimi sosyologları istisna kabul ederek) pek yüzleşmemesini de bir yana bırakalım. Bu kadar çok şeyi bir yana bırakıp işimizi kolaylaştırdıktan sonra soralım, bu modellerde eksik olan ne?

Birincisi, ev işi, sadece belirli aktivitelere harcanan fiziksel emeği değil, buna karışan duygusal emeği de içeriyor. Örneğin Marjorie DeVaut’un Feeding the Family (“Aileyi Beslemek”) kitabında anlattığı gibi; yemek yapmak, mutfak önlüğünü beline taktığın an başlayıp ocağın altını söndürdüğün an biten bir aktivite değil. O akşam (hatta o hafta) ne yemeklerin yapılacağını düşünüp planlamaktan (ki bunun da evde kimin hangi yemeği sevdiğini hesaplamak, aynı ya da benzer yemeği en son ne zaman yaptığını hatırlayıp çok da tekrara düşmemek, gerekli malzemeleri tedarik etmek gibi pek çok parçası var) yemek piştiğinde ev halkını sofraya toplamaya ve yemek sırasında aile sohbetini teşvik etmeye kadar pek çok başka işi de içeriyor. Bunu ne “Yemek yapmak için bugün kaç dakika harcadınız?” sorusuna verilecek bir cevapla ölçmek mümkün ne de yapılması gereken bir işi başkası yaptığı zaman dahi buna ilişkin nihai sorumluluğun sizin üzerinde olmasının getirdiği yükü istatistiğe dayalı bir dile yeterli biçimde tercüme etmek.

İkincisi, bu saydığım modellerde ev işi, kadın erkek herkesin bucak bucak kaçtığı, mümkün olsa hiç yapmayacağı ve partnerlerinin üzerine atmak için türlü stratejilere başvuracağı bir aktivite kümesi kabul ediliyor (cinsiyet gösterimi modelinin kadınları hariç; ki o kadınlar da, yukarıda dediğim gibi, gerçek hayatta rastlanmayan bir tür zaten). Peki bizlerin ev işini deneyimleyişi böyle mi? Ev işinin kadınların “ikinci mesaisi” olduğu fikrini popülerleştiren Arlie Hochschild’in The Second Shift’ine göre, ev işinin kendisi partnerler arasında stratejik bir unsura dönüşebiliyor. Burada argüman, evlilikte ya da ilişkide yaşanan değiş tokuşun kazanılan paraya ve mesleki statüye indirgenemeyecek boyutlarının olduğu. Bu boyutu Hochschild “minnet ekonomisi” olarak kavramsallaştırıyor: Yani partnerler, ilişkiye sadece kazandıkları ücretle değil, birbirlerine verdikleri “hediye”lerle de katkıda bulunuyor; hediyeyi verenle alan arasında minnet üzerinden bir hiyerarşi oluşuyor; hediyenin karşılığı olarak bir hediye verme zarureti doğuyor. Burada hediyeden kasıt, fiziksel bir obje olmak zorunda değil. Örneğin bakkala ekmek almaya giden taraf olmak da bir hediye olarak düşünülebilir; ev işinin stratejik hale gelmesinden kasıt tam da bu.

Bence bu fikir çok dahiyane ama üzerinde yeterince durulmuyor. Şahsen bu kavramı en iyi anladığım yer, kitapta yer verilen ikisi de beyaz yakalı, yüksek ücretli işlerde çalışan, çocuklu çift örneği. Kadın, işine çok düşkün, kariyer odaklı, kocasından da fazla para kazanıyor. Evdeki işin çoğunu da yine kendisi yapıyor. Ama mülakatlar sırasında üstüne basa basa evdeki iş bölümünün adil olduğunu, kocasıyla “yüzde 50-50” paylaşarak yaptıklarını söylüyor. “Minnet ekonomisi” perspektifinden, bu ısrara anlam kazandıran şey, kadının tekrar tekrar kocası çocuklar doğduktan sonra kendisinden işi bırakmasını istemediği için ne kadar şanslı bir kadın olduğunu söylemesi. İşi bırakması gerekmediği için duyduğu minnet, kadının sadece ev işlerini hiç dert etmeden üstlenmesini değil, kocasının çok eşitlikçi bir adam olduğunu düşünmesini, bu eşitlikçi adamın ev işlerini kendisiyle kesinlikle adilane bölüşüyor olduğuna canı gönülden inanmasını da sağlıyor. Eşitlikçi olmayan ilişkilerimizin eşitlikçi olduğuna kendimizi bu şekilde inandırmak hangimizin yapmadığı, en azından tanık olmadığı bir şey?

Bu iki noktayı birlikte düşününce, ev işinin (ya da en azından kimi ev işlerinin) tam da minnetin bireyler arasında bu çevrimi ve işlere yüklenen duygusal anlamlar bağlamında “severek yapılan”, insanı “rahatlatan”, “terapi gibi”, “iş gibi gelmeyen” bir şeye dönüşebildiğini düşünüyorum.

Bütün bu sayıklamalarımla aslında nereye varmaya çalıştığımdan emin değilim. Sadece bugünlerde kafam hep bunlarla meşgul. Bana sürekli bunları düşündürten, eski notlarımı ve kitaplarımı ortaya çıkarttırıp yeniden okutan şey, kendimi içinde bulduğum durum. Amerika’nın göçmen bürokrasisine takılıp kalmış vaziyette, iki aydır işe gidemiyorum. Yani bizimkilerin beni uyuz etmek için kullanmayı sevdiği tabirle, evde oturup “koca parası yiyorum.” Ev işiyle zaten her zaman saplantı sınırında olmuş olan ilişkim, bu durumdan payını alıyor. (Yukarıda yerden yere vurduğum) değiş tokuş teorisinin vücut bulmuş haliyim; madem eve para getirmiyorum evde çok ama çok iş yapayım döngüsüne giriyorum. Ben kendi kendime bu döngüye giriyorum da, benim değiş’imin bir tokuş’u yok. İnşaat mühendisi kocam(!), haftanın beş bazen altı gününü dağ başındaki şantiyesinde geçiriyor; ben evde kendi kendime temizlik yapıyorum. Her hafta bir önceki haftadan daha çok temizlik yapıyorum. Yarabbim ben napıyorum?

A: Şimdi bak dolma diye bi’ yemek var, böyle biberin içine kıymadan pirinçten filan bi’ içlik doldurup pişiriyosun. Çok güzel bak. Cumartesi akşamı için yapsam yer misin?

J: Ayşe sırf suçluluk duyduğun için yemek filan yapmaya çalışıyosun. Böyle saçmalıklar yapmasan?

A: Turta yapiyim o zaman?

J: Hayır hiçbi’ şey yapmana gerek yok!

A: Yok yok turta iyi. Ben turta yapiyim.

J: …

Hanemizin minik minnet ekonomisinin çarkları dönmüyor. Yaptığım o bir turtanın minnet kurundaki değeri beni kesmiyor. Mutfak tezgahlarını silip lavaboları ovdukça kafamın içinde kavramlar ve teoriler cirit atıyor. İlişkimizdeki bu istisnai durum bitip de daha normal bir seyre kavuştuğumuzda gözümüzü nasıl bir iş bölümüne açacağımızıysa bilmiyorum. Evlenmeden önce yalnız yaşadığı evinin yerlerini her gün silen (ama masasının üstü hep dağınık olan) benle, evlenmeden önce yalnız yaşadığı evinin yerini bir kez süpürmemiş (ama masasının üstü her zaman toplu) adam hangi temizlik standardında ortaklaşacak, kim ne kadar taviz verecek, bu tavizlerin ne kadarı, hangi minnet hesabına göre belirlenecek? Ev işi bölüşümünü düşünüp durmak da benim mesaimin mi bir parçası olacak?

Peki siz ev işini nasıl bölüşüyorsunuz? Evlilik iş bölümünü öldürüyor mu? Minnet ekonominizin para birimi ne? Yorumlarda buluşalım…

Ana görsel Vermeer’in Küchenmagd’ı; yazı içi görseller Csilla Klenyánszki’nin House/Hold serisinden.

 

2 Yorumlar

  1. Bizde ev işleri, aile bütçesine katkıdan ve alt beynimize işlenmiş rollerden ziyade göze görünürler ve görünmezler olarak da ayrılıyor. Bulaşıkları makinaya dizmek ve tezgahın üzerini boşaltmak göze görünür bir iş iken mesela, makinayı boşaltıp dolapların içine yerleştirmek göze görünmüyor. Çamaşırlar ve özellikle çoraplar çırpılıp kirli sepetine atılıyor ama yıkanıp kuruduktan sonra katlanıp dolaba kaldırılmıyor mesela. Gel gör ki beyefendinin çorap çekmecesi hanımefendininkinden düzenli oluyor. Çünkü çorapları yıkamak, kurutmak, katlayıp yerleştirmek gibi göze görünmeyen adımlar makalede geçen evin hanımının minnet göstergeleri. Bir de alışkanlıklar var. Tek başına yaşanan evde tabak çanaklar bulaşık makinası, tezgah, masa arasında dolaşabiliyorken bir başkası gelip “burada dolap var; temizler dolapta duracak” diyor. Hem de aynı boy kaşıklar aynı çekmecede, aynı hizada…Enteresan ve yeni bir bakış açısı!
    Gel gör ki zamanla, taraflar iş-ev-hobiler arasında 24 saati optimize etmeye ve temel ihtiyaçları belirlemeye alışıyor. Tek kişi için haftada bir kez çalışan makina, iki kişinin kirlisi için haftada iki kez çalışmaya başladığında kaşıkların veya çorapların boylarına göre sıralanması değil, doğru çekmeceye konmuş olması yeterli geliyor.
    Mutfak işlerinin ortak ilgi alanı olmasının yanı sıra, temel yemek ihtiyacımız için mesai saatlerinin esnekliği ön planda. Haftasonları hazırlanan zeytinyağlılar (tabi ki daha şık sunularak) beyefendi tarafından, hafta içi çabukça pişen tencere yemekleri de hanımefendi tarafından icra ediliyor. Göze görünmeyen haftalık yemek çizelgesinin yapılması ve çarşı pazar alışverişi gibi işler neticesinde, göze görünür, lezzetli yemekler yiyebiliyoruz.
    Toparlıyorum: Aman da ortalık dağınık kalsın, gider diğer odada yaşarız diyebileceğimiz yüzlerce metrekare büyüklükte evlerde yaşamadığımız sürece, bizim için hayat kısa ve tarafların iş bölümü yapmamız şart. Evlilik iş bölümünü öldürmüyor sadece aynı işe ayrılan emek ve zaman miktarını artırdığı için adalet gerektiriyor. Minnet ekonomisi birimi de “eline sağlık, çok lezzetli olmuş, tertemiz olmuş, lavabo ne güzel parlamış” gibi olabilir. Her halukarda önemli olan, tarafların kazan-kazan psikolojisini yakalaması. Yoksa herkes evi temiz olsun sofram zengin olsun ister; ortak payda da ne var?

  2. Bizim evde kadın daha fazla kazanıyor, para onda toplanıyor, faturaları borçları o biliyor, mesleğinde idealist, hayatında istediği çoğu şeyi elde etmiş. Erkek işini sevmiyor, bir yerde uzun süre tutunamıyor, hayat boyu başarısız olduğunu düşünmüş, kişisel hobileriyle yaşıyor. Bu evde erkek ev işi yapıyor. Neredeyse her gün akşam yemeği hazırlıyor çünkü kadının mesaisi daha uzun, eve daha geç geliyor. Haftasonu kahvaltısı, çamaşır asma vs. de erkekte. Alışılmış bir nevi. Evin dışarı karşı olan sorumlulukları ise kadında, tamircinin ya da ev sahibinin aranması gibi. Tam bir toplumsal cinsiyet rolü değişimi. Bilmem nereye oturtsam.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.