“Edebiyatın dönüştürücü gücüne inanıyorum” / Burçin Tetik ile söyleşi

0
877

Annemin Kaburgası toplumsal anne ve baba figürleriyle bir hesaplaşma. Bir yandan da bu figürler gerçek bir anne ya da baba olmak zorunda değil.

İlk kitabınız Annemin Kaburgası geçtiğimiz aylarda İletişim Yayınları’ndan çıktı. Anlatım diliniz sade ve aynı zamanda öykülerinizde anlattığınız olayların içinde soluk almasıyla bu gerçekçiliği okurlarınıza hissettiriyorsunuz. Hem bu gerçekliğiniz üzerine hem de öykülerinizi oluşturan etkenlerin neler olduğunu da konuşalım.

Aslında öykülerin bu gerçekçi hissine dair geri dönüşler alınca ilk etapta şaşırdım, çünkü gerek anlatılan öykülerin toplumda pek konuşulmayan hayatlar oluşu, gerek zaman zaman “Yabanperi” öyküsündeki gibi biraz gerçekdışı, masalsı öğelere başvurmam dolayısıyla böyle bir tepki alacağımı çok düşünmemiştim. Fakat öykülerin çok içine girdiklerini ve kitabı ellerinden bırakamadıklarını söyleyen bir sürü kişi oldu. Zannediyorum bu, öykülerdeki duyguların öyle ya da böyle herkesçe paylaşılan, herkeste bir şeyler tetikleyen kuvvetli duygular olmasından kaynaklandı. Üzerine konuşmasak da evde babasının annesine uyguladığı şiddeti izleyerek büyüyen, hapsedildiği kalıpları yıkmak için mücadele etmek zorunda kalan ya da bir tür evsizlik duygusu hisseden çok kişi var. Kitaptaki karakterin yaşadıklarının aynısını yaşamıyor belki, ama duyguları çok benzer. Böylece bambaşka bir karakterin öyküsünde bir ortaklık bulunuyor bence, ki ben de yazarken o ortak duygulardan yola çıkmaya çalıştım. Dilin sadeliği ise bilinçli bir tercih. Karşımdaki kişiye kolayca içine girebileceği ve orada kalabileceği bir dil yaratmak için uğraştım. Bu anlamda öyküler genelde kısa ve kompakt sayılabilir belki. Bu konuda sevgili editörüm Duygu Çayırcıoğlu’nun tavsiyeleri de çok işime yaradı. Örneğin dosyanın ilk halinde o gerçekliği pek de veremeyen bir öykü bulunuyordu, onu çıkarttık; sonra dosyanın diline ve evrenine uygun bir öykü daha yazdım. Başka bir öykünün üçte ikisini attık, kalan kısmı da baştan yazdım. Sadelik ve akıcılık bazen yazdığınızın yarısını gözünüzü kırpmadan çöpe atmaktan geçebiliyor.

Kitabınıza adını verdiğiniz “Annemin Kaburgası”nda yaşananlar anne-kız ilişki ekseninde farklı bir boyut kazanıyor. Tüm bunlar karşısında yaşanılan kimlik çatışmasının günümüzdeki durumu nedir?

Artık internet var, sosyal medya var. Gençler telefonlarından başka şehirlerdeki, ülkelerdeki insanlara ulaşabiliyor. Özellikle eski nesiller “Herkes telefonuna bakıyor, kimse birbiriyle konuşmuyor,” dese de ben sosyal medya ve teknolojinin özellikle marjinalleştirilen gençler için yalnızlıktan kurtarıcı bir araç olduğuna inanıyorum. Şiddet gören ya da ailesiyle sorunlar yaşayan gençler bir tweet atıyor ve altında belki onlarca kişi benzer deneyimlerini paylaşıyor. LGBTİ+ gençler sosyal medyada ev ve iş arıyor, ameliyat olabilmek için kampanyalar açıyor. Kadınlar şiddet faillerini ifşa ediyor. Eskiden dört duvar arasında yaşanan krizler artık sanal bir komüniteyle paylaşılıyor. Öte yandan çoğu kişi için toplumun ilk yargıçları kendi ebeveynleri. Kitapta çocukluğun bu kadar yer alma sebebi de bu. Yetişkin de olsak birinin çocuğu olmanın getirdiği bazı toplumsal roller var ve biz, başkalarının taleplerine kolayca hayır diyebilirken, bizi dünyaya getirmiş kişilerin fikirlerini öyle kolayca görmezden gelemeyebiliyoruz. Pek çok kez çok yaralayıcı ve etkileri on yıllar süren şeyler olabiliyor bunlar. Bu anlamda “Annemin Kaburgası” toplumsal anne ve baba figürleriyle bir hesaplaşma. Bir yandan da bu figürler gerçek bir anne ya da baba olmak zorunda değil. “Beden Göçü”ndeki karakter, onu kabul etmeyen ablasına karşı da benzer bir mücadele veriyor örneğin. Yahut “Frau Mahler’in Mektubu”ndaki oğlan çocuğu kendisine bakıcılık yapan yaşlı Alman kadının geçmişiyle yüzleşmeye cesaret edemiyor. “Yabanperi” öyküsünde ise toplumun dikte ettiğinden farklı bir ebeveyn olan bir baba var.

Toplumun bir türlü el uzatmadığı olaylar üzerinden anlattığınız öykülerinizde özellikle kadınlara ve LGBTİ+’lara değiniyorsunuz. Bu bağlamdan yola çıkarak sizden önceki dönemlerden LGBTİ+ adına özgün yapıtlar vermiş yazarlarla ilişkinizin yazma sürecine katkısı oldu mu?

Muhakkak okuduğum, maruz kaldığım her şey beni etkilemiş ve yazma biçimime nüfuz etmiştir. Özellikle açık LGBTİ+ karakterler olmasına da gerek yok, örneğin ilkokulda babaannemin evinde bulunan Ömer Seyfettin kitabındaki “Eleğimsağma” öyküsünde gökkuşağının altından geçince kendini erkek olarak bulan Ayşe karakteri vardı. Bu öykü uzun zaman aklımda kaldı. Ergenliğimde ise Füsun Önal’ın Başkaları da Hayatı Deniyor kitabını evde bulup içeriğini hiç bilmeden okumuştum. Kitabı 20 senedir görmedim, ama oğlunu bir başka erkekle gören babanın onu “aslan oğlum” diye ağlayarak sevişi hâlâ zihnimde. Hatta “Annemin Kaburgası” adlı öyküde annesiyle aynı evin içindeyken gizlice sevgilisinin yatağına giden kadını yazarken bu “Aslan Oğlum” öyküsünü yeniden anımsadım. Yani erken yaşlarda okunan kitapların çok uzun süre bizimle kaldığına, bizi şekillendirdiğine inanıyorum. Bu yüzden kız çocukların ve kuir çocukların kendi hikayelerini kitaplarda bulabilmeleri çok önemli. Türkiye’den ve dünyadan kuir karakterler yazan pek çok kişinin işini severek okudum, okuyorum. Özellikle kuir yazarların işlerini takip etmeye çalışıyorum, çünkü nasıl sadece erkeklerin anlattığı kadın hikayeleri kabul edilemezse, kuir öykülerin de kimler tarafından yazıldığına ve yazılamadığına bakmak gerekiyor.

Kadın ve LGBTİ+ edebiyatına baktığımızda bu alanda verilmiş kimi eserlerin ayrıştırıcı dil kullandığını gördük. Gücün birleştirici yanından faydalanayım derken sınır aşılıyor ve çok farklı yerlere taşınıyor. Geçmiş ve şimdiki dönemlere baktığımızda süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle kadın ve LGBTİ+ edebiyatı diye ayrı bir kategoriyi prensip olarak reddediyorum. Natrans heteroseksüel erkekler edebi eser verdiğinde adı “erkek edebiyatı” değil, edebiyat oluyor. Kadınlar yazdığında “kadın edebiyatı”, LGBTİ+ kişiler yazdığında ise “LGBTİ+ edebiyatı” dersek erkeklerin gerçek edebiyat, diğer kimliklerin ise “çakma” edebiyat yaptığı mesajını verebiliyoruz.

LGBTİ+ karakterlerin kanlı canlı, gerçekçi olabilmesi için LGBTİ+ kişilerce yazılabilmeleri de önemli. Elbette iyi bir yazar farklı kimliklerden pek çok karakteri yazabilmeli, hepsini derinleştirebilmeli. Ancak tarihe baktığımızda basılan ve okura ulaşabilen kitapların genelde belli ayrıcalıklı kimlikler tarafından yazıldığını görüyoruz. Siyah karakterleri sadece beyazlardan okumak, Kürtleri sadece Türklerden okumak nasıl hem sıkıcı hem de özünde bir eşitsizlikse, kuir karakterleri sadece cis-heteroseksüel yazarlardan okuyabilmek de öyle. Üstelik mesela erkek yazarların vasat olma hakkı da bâki. Bir erkek kötü bir kitap yazdığında “İşte, gördünüz mü, erkekler kitap yazamıyor!” denmiyor. Ama bir kadın ya da kuir birisi kitap yazdığında mutlaka çok iyi olması lazım, yoksa birden bütün bir grup insan yeteneksiz ilan ediliyor. Bu sene Meryl Wilsner’ın Something To Talk About’unu okuduğumda kitaba çok bayılmamama rağmen, artık kuir yazarların da “eh işte” kitaplar yazabilme hakkının olmasına sevindim açıkçası.

Edebiyatın gücü dönüştürücüdür. Annemin Kaburgası da güçlü bir öykü birikimi. Yaşamın eğreti duruşuna karşı yeni bir sunuş aslında. Bu gücün insanların ve dünyanın üzerinde de değişim yaratacağına dair bir beklentiniz, inancınız var mı? Özellikle kadın ve LGBTİ+ adına.

Edebiyatın dönüştürücü gücüne inanıyorum ben de. Edebiyatın mutlaka böyle bir misyonu olmalı, her edebi eser birilerini dönüştürmekle yükümlüdür, diyemem. Ancak ister istemez böyle bir etkisi olduğunu hem kendimde hem de başkalarında gözlemledim. Diğer duyularınızı bir süreliğine iptal edip bambaşka biri oluyorsunuz kitap okurken. Hiç yaşamadığınız bir hayatı o karakterle yaşıyor ve bir bakıyorsunuz ki aslında aynı duyguları hissediyoruz. Empati için bundan daha iyi ne olabilir? Bu anlamda öyküleri biraz anahtar gibi görüyorum, sizdeki kilide uyarsa bambaşka bir dünyaya kapı açabiliyor. Ama sizde de o kilidin olması gerek. Yani buna az çok istekli, meraklı olmalısınız. Bugün artık dünyada edebiyat da, film ve dizi sektörü de, sanat da, akademi de LGBTİ+’leri tanımak ve içermek zorunda. Aynı şekilde kompleks kadın karakterlerin olmadığı bir yapım da eskisi gibi ilgi çekmiyor, eleştiriliyor. Tabii bütün bu süreç on yıllardır görünürlük mücadelesi veren, hikayelerini ana akıma duyurmaya çalışan insanların sayesinde oldu. Yazabilmek için bazı ayrıcalıklara da sahip olmak gerekiyor, eviniz yoksa, sağlık hizmetine erişemiyorsanız, para kazanamıyorsanız yazmanız imkânsız. Bu yüzden de daha çok kadının ve LGBTİ+’nin yazabilmesine ihtiyacımız var. Mesela ben artık Türkçe edebiyatta da trans kadın yazarlar okumak istiyorum, sadece cis kadınların yazdığı trans kadın karakterleri değil. Trans yazarların azlığı Türkçe edebiyat için bir kayıp.

Öykülerinizi LGBTİ+ edebiyatında değerlendirebilir miyiz? Ve bununla birlikte gelecek yazın çalışmalarınız var mı?

Daha önce de belirttiğim gibi, LGBTİ+ edebiyatı diye ayrı bir kategoriye inanmıyorum. LGBTİ+ yazarların eserleri de heteroseksüellerin yazdıkları kadar standart edebiyat. Belki pratik olarak işaret etmek için “LGBTİ+ karakterlerin olduğu öyküler” diyebiliriz. Ama orada da düşünmek lazım, neden “heteroseksüel hikayeleri” demiyoruz? Birinin norm, birinin norm dışı kalmasına daha edebiyattan bahsederken bile bu şekilde sebep olabiliyoruz. Oysa nasıl küçük kızlar erkek karakterleri okuyarak, izleyerek onlara anlamlar yüklüyorsa, erkekler ya da cis-heterolar da pekâlâ kadınları ve kuir karakterleri okuyarak onlarla özdeşleşebilir. Ki özdeşleşiyor da. Bu toplumsal kalıp yargıları yıktığımızda görüyoruz ki pek çok oğlan çocuğu prenseslere ya da kadın çizgi roman karakterlerine hayran olup kostümlerini, oyuncaklarını talep edebiliyor.

Bu öyküler uzun bir dosya olmamasına karşın hayat kargaşası içinde o kadar uzun sürede toparlanabildi ki, umarım yeniden bütünlüklü bir şeyler yazabilirim diyorum. Zaten hem çalışıp hem yazmak güç; bir de göçmen olmak, vizeler, bürokrasi, hayat kaygıları gibi unsurlar yazmayı değilse de o uzun elden geçirme ve dosyalaştırma işini ekstra zorlaştırabiliyor. Yazacağım kesin, ama onları toparlamak nasıl olacak, zaman gösterecek.

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.