10 Mart akşamı açılan Çağrışımlar sergisi, kadınların çektikleri fotoğraflar ile bu  fotoğraflar üzerine yazılan metinlerden oluşuyor. 72 kadın sanatçıyı bir araya getiren  sergi, 23 Mart’a kadar Kadıköy Mecra’da devam edecek. Biz de düzenleyici ekipten ve sanatçılardan bir kısmı ile sergiye dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sergi süreci nasıl başladı?

Simru Hazal Civan: Mart ayı vesilesiyle Mecra’da kadınları bir araya getirecek çeşitli etkinlikler yapmak için bir araya geldik. Çeşitli söyleşi, film gösteriminin yanında fotoğraf sergisi de yapmalıyız diye düşündüm. Hemen Hale’yle iletişime geçtim, sonrası çorap söküğü gibi geldi. Serra, Gülnaz ve Gülşin de sergi hazırlık ekibine eklenince uzun zamandır birlikte bir şeyler yapmak isteyen kadınlar bir araya gelmiş oldu. Çok kısa bir sürede birçok kadın fotoğrafçı ve yazar arkadaşa ulaştık. Beklediğimizden daha büyük bir katılım olduğunu söyleyebilirim. Tam da özlediğimiz ve hep konuştuğumuz birlikte üretmek ve yan yana durmak için somut bir adım oldu diyebilirim sergi için.

Hale Güzin Kızılaslan: Öncelikle burada benimle birlikte bu sergiyi hazırlayan Serra Akcan, Gülşin Ketenci, Gülnaz Bingöl, Simru Hazal Civan ve ben, daha çok belgesel  ve fotojurnal işler üreten kadınlarız bunu söyleyebilirim. Sergi fikri uzun zamandır bir araya geldiğimiz çeşitli platformlarda tartıştığımız bir şeydi.  Birlikte üretmek ya da ürettiğimiz işlerin daha görünür olmasını sağlayacak birliktelikler hazırlamayı, her yerden fotoğraf çeken ve çok da iyi işler çıkartan kadınlarla bir araya gelmeyi planlıyorduk. Mart ayı vesilesi ile Mecra’nın da katkısı ile çok hızlıca örgütlenerek şimdiki sergiyi ortaya çıkarmış olduk.

Bir davet metni hazırladık. Bu metni okuyan fotoğrafçı arkadaşlara çok sınırları olmayan, “tema”sı olmayan ama kendilerini ifade ettikleri veya çok sevdikleri bir fotoğrafı göndermelerini istedik.  Fotoğraflar gelmeye başladıktan sonra, yazarlara aynı şekilde onlardan yazı isteğimizi ilettiğimiz bir davet maili attık. Kabul ettiklerinde ise hiçbir seçim yapmaksızın fotoğraf gönderdik. Tamamen hepimiz için deneysel bir çalışma oldu.

Serra Akcan: Fotoğrafçı kadınlar  olarak uzun zamandır bir araya gelip, birbirimizi ve işlerimizi daha iyi tanımak adına, birlikte üreteceğimiz sözümüzü söyleme isteğimiz vardı. Bunun üzerine hep konuşuyorduk fakat bir türlü ‘neyi nasıl anlatalım, nasıl toparlayalım’ aşamasına gelememiştik. Çağrışımlar bu birikimin sonucu olarak oluştu, kısa bir sürede çağrıya yanıt vererek, emeğini paylaşan kadın fotoğrafçılar ve yazarlarla ortaya çıktı. Zaman dar olduğundan ya da ulaşılamadığından bu birlikteliğe katılamayan kadınlar var, umarım devamında ve yeni mecralarda hep birlikte oluruz.

Yazı ve fotoğraf üreten bir sürü kadın var ama çok azının adı bilinir. Mesele adımız ya da sayımız değil sözümüzü söyleyip, derdimizi anlatacağımız ortamı ve desteği yeteri kadar bulamamamız ve bu yüzden çalışmalarımızı paylaşmakta sıkıntı yaşamamız. Fotoğraf, edebiyat, sinema, müzik, resim gibi farklı alanlarda üreten ve düşünen kadınlar olarak birbirimizi besleyerek, birbirimizle dayanışarak, bir araya gelerek bu sıkıntıları aşacağımıza inanıyorum. Çağrışımlar bunun için bir adım oldu,  bence bizi yola çıkaran geniş bir adım. Bu yolda bize duvarlarını açan, mekanın olanaklarını sunan Mecra’ya da ayrıca teşekkür ediyorum.

Sizlere bahsedildiğinde/teklif edildiğinde ne düşündünüz?

Mehveş Evin: Sergiyi duyduğumda çok heyecanlandım, çünkü çok yetenekli kadın fotoğrafçıların olduğunu biliyor ve her alanda olduğu gibi fotoğrafçılıkta da kadınların hak ettiği tanınırlığı ve değeri göremediğini düşünüyorum. Ayrıca sergi, 8 Mart’a denk geldiği için çok anlamlı. Bu yüzden Gülşin Ketenci ve Serra gibi işlerini bildiğim, çok beğendiğim arkadaşlarımın yanı sıra hiç tanımadığım ama ürettiklerini çok beğendiğim fotoğrafçılarla böyle bir sergide bir araya gelme fikrine hiç düşünmeden evet dedim.

Aksu Bora: Gülşin fotoğrafını gönderip bir “resim altı” yazıp yazamayacağımı sorduğunda, memnuniyetle kabul ettim. Gülşin’i sevdiğimden, fotoğrafı beğendiğimden, böyle farklı dillerin iç içeliğini hep heyecanlı bulduğumdan… Fotoğrafçının kendisi yapmamış olsaydı teklifi, tereddüt ederdim tabii. Birinin çektiği fotoğrafı kelimelerimle “konuşturmaya” cesaret edemeyebilirdim.​

Sergideki fotoğraflarınızın/metinlerinizin hikayesini anlatır mısınız?

Gülşin Ketenci: Bir fotoğrafın tek bir duygusu olduğunu düşünmüyorum. Fotoğrafı çekenin, fotoğrafı çekilenin ve fotoğrafa bakanın farklı duyguları hissettiğini düşünüyorum. Bu duygular ne kadar birbirine yakin düşerse sanırım o kadar başarılı bir sonuç ortaya çıkmış oluyor. Fotoğraf çekerken bir soru, bir merak ya da bir derdin; neticede bir sözün peşinden gidiyorum. Bunu yaparken en fazla hissettiğim sorumluluk duygusu oluyor sanırım. Fotoğrafı çekilen kişiye olan sorumluluk. Sonuçta bu duygu, fotoğraf çekiminin öncesi ve sonrasında yani tüm süreçte anahtar rolü görüyor, çoğu konuda belirleyici oluyor…

Simru Hazal Civan: Aslında biz bu sergide, yazarlardan yazı istediğimizde fotoğrafları yeniden ürettirmiş olduk. Sanatın doğası gereği, bir esere biri baktığı an artık o sadece sanatçının eseri değildir, başkalarına konuşmaya başlar. Ve yazarların yazıları gelmeye başladıkça bu çeşitlilik ve fotoğrafın nasıl yorumlandığını görmek beni çok heyecanlandırdı.

Aksu Bora: ​Gülşin’in fotoğrafının hikâyesini hayal etmeye çalıştım; başkasının evine temizliğe giden bir kadının gün biterken yıkadığı perdeleri astığı bir sahneydi. Aslında fotoğraf kendi hikayesini gayet açıkça anlattığı için, bana da kadın emeğiyle ilgili kuramsal bir tartışma yapmak kaldı!

Mehveş Evin: Tuğçe Yaman’ın fotoğrafını gönderdiklerinde hem çok sevdim, hem de endişeye kapıldım: yazacağım metin, Tuğçe’nin  yakaladığı o anı ne kadar yansıtacaktı? Kurgusal bir metin olacaktı bu, tamam. Peki, benim fotoğraftaki özneleri (kadını, kız çocuğunu) yorumlamam ne kadar doğruydu?

John Berger, fotoğrafın görülmüş olanı kaydederken, daima ve doğası gereği, görünmeyene de işaret ettiğini ve sürekliliği olan bir bütünün içinden aldığı bir anı yalıttığını, korumaya alıp sunduğunu yazar. Ben de görünmeyeni – ya da daha az görüneni – hayal etmeye çalıştım. Tuğçe’nin fotoğrafında ön planda iki kız çocuğu vardı. Fakat arka planda, annesi olduğunu düşündüğüm kadının bakışı o kadar etkiledi ki beni, onun duygusunu, anı yalıtarak aktarmaya çalıştım.

Serra Akcan: Fotoğraf çekilmeden önce fikir ya da dert olarak fotoğrafı çekenin aklındadır çoğu zaman.  Eğer fotoğrafçı çektiği fotoğrafın o fikri/derdi anlattığını düşünüyorsa paylaşır. Paylaşıldıktan sonra o fotoğraf kendi yorumundan çıkar ve ona bakanın deneyimlerine karışır.

Fırsat bulduğumuzda atölyelerde fotoğraf okumaları yaparız, hikayesini bilmeden başlarız yorumlamaya.  Çoğu zaman fotoğrafın anlatmak istediğidir ortaya çıkanlar, bazen de  hiç düşünmediğimiz detaylar bir hikayeyle belirir. Benim fotoğrafım hiç düşünmediğim bir anda çıktı karşıma… Ona dair bir kurgum yoktu (sağdan mı çekeyim, az soldan mı, yakınlaşmalı mıyım vs.) fotoğrafı gördüm ve çektim. Çağrışımlar’da ona Nuray’ın (Sakarya) yazdığı hikaye, fotoğrafı çekerken çok da önemsemediğim hatta kaç tane olduklarını bilmediğim adamları çıkardı ortaya. Onları gölün ortasında mantosu ve eşarbıyla oturan kadının akrabaları, eşi, dostu yaparak, o kadının suya girmesine engel olan toplumsal baskı figürleri olarak yorumladı. Öyledir ya da değildir, yazdığı küçük hikaye çevrelerindeki erkekler yüzünden suya rahat rahat girip de yüzemeyen kadınların sesi oldu.

 

“Gerçeğin olabildiğine saklandığı bugünlerde kendimizin bile izdüşümlerini göremez olduk.” demişsiniz sergi metninde. Bunu biraz açar mısınız? “Kendi”mizin izdüşümleri dışarıda olanlar ve içeride olanlarla nasıl biçimleniyor sizce?

Hale Güzin Kızılaslan: Bu cümleye dair şunu söyleyebilirim. Çok zor zamanlardan geçiyoruz. Kendimizi dinlemeye, etrafımızda olup bitenleri anlamaya bile vaktimiz olmuyor çoğu zaman. Bir durum ile karşılaştığımız gibi uzaklaşmamız ve başka bir mevzunun içine yuvarlanmamız bir oluyor. Bedenlerimiz ve zihinlerimiz parçalanıyor, bütünlüğümüzden kopuyoruz.  Henri Cartier Bresson  ‘’Fotoğraf çekmek, insanın aklını, gözünü ve yüreğini aynı hizaya getirmesidir. Bu bir yaşam tarzıdır’’ demiş.  Sanırım fotoğraf çekmenin peşinde olmaktan ziyade, anlatmak istediklerimiz fotoğraf üzerinden işlemeyi tercih ediyoruz. Gerçeklerimizi ve hakikatlerimizi yansıtmaya çalışıyoruz. Susan Sontag ise, “Fotoğraflar, nesneleri ne olursa olsun hep dönüştürücü bir etki yaparlar. Herhangi bir şey bir görüntü halini aldığında, gerçek hayatta olmadığı şekilde güzel, korkutucu, dayanılmaz olabilir pekala!” derken, fotoğraf Gülşin’in de dediği gibi çeken, bakan ve çekilen üzerinden ele alındığında farklı kurguları ve bakışları, duygulanımları bir araya getiren imgesel de bir araç. Biz bir fotoğrafı çektiğimizde genelde fotoğraf altı ile fotoğrafın konumlandığı anı ve durumu belirtiriz. Bu sefer bu sergide bunu yapmadık. Fotoğraflar, bakan kadınların kalemleri ile buluştu. Bu yüzden sergi metninde, buradaki her şey bizim gerçekliklerimiz ve kurguladıklarımızdır diyerek başlı başına tartışılmayı hak eden bir olgunun da altını çizmiş olduk. Etik meselesinin.

Mehveş Evin: Felsefi bir soruya olabildiğince yalın cevap vereyim: Gerçek saklandıkça, daha doğrusu erk tarafından şekillendirilip üstü giydirildikçe bizler de ister istemez etkileniyor, göremiyor, görmekte ve anlamlandırmakta zorlanıyoruz. “İçeride olanlar” bizim ruh halimiz ve zihnimizin izdüşümüyse “dışarıdaki”nden bağımsız değil. Kadın imgesindan yola çıkarsak, reklamdan siyasete, devamlı araçsallaştırılan, birtakım kalıplara sokularak bize dayatılan birçok model var. Bu sergideki işlerin anlatmaya çalıştığı da bu; olabildiğince yalın haliyle, kadınlık, erkeklik halleri, genel anlamda insan üzerine tekrar düşünmeyi, hissetmeyi sağlamak.

Serra Akcan: Tanımak, bilmek, anlamak için fotoğraf çekiyorum, öğrendiklerimi anlatmak için fotoğraflarımı paylaşıyorum. İçinde bulunduğumuz zamanın, coğrafyanın karanlık bir tünelden geçtiğini düşünüyorum. Bazen o karanlıkta umutsuzluğa kapılıp neyi nasıl yaşadığımı, gördüğümü, duyduğumu anlamam zor oluyor. Geçmişimizi ve bugünümüzü “doğru” olarak anlamamız, bireysel ve toplumsal olarak yaşadıklarımızı sağlıklı bir şekilde  geleceğe aktarma sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum.  O yüzden yakınımda duranların, özellikle kadınların ve çocukların, bugünlerini, çevrelerini nasıl gördüklerine, nasıl yorumladıklarına kulak kabartıyor; okuyup, yazıp, fotoğraf çekip biriktirdiklerimi dinlediklerimle harmanlamaya çalışıyorum.

Peki, bir kere daha ben sormak istiyorum “kadın” veya “kadınlık” neyi çağrıştırıyor?

Mehveş Evin: Kadını, kadınlığı birtakım kalıplara sıkıştırmaktan çekiniyorum. Bu devamlı yapılıyor çünkü, bendeki çağrışımları kadınlık veya erkeklik başlığı altına sıkıştırmayı istemem. Gücü, direngenliği, barışı, beceriyi çağrıştırıyor deyip keseyim en iyisi!

Gülşin Ketenci: Kadın kelimesi bana çoğul olma duygusunu çağrıştırıyor… Yani yalnız olmadığımı, birlikte daha güçlü olduğumuzu. Her yerde, her zaman…

Aksu Bora: ​Geçen gün Nakiye Boran’ın anlattığı bir hikayeyi çağrıştırdı: Fransa’da bir Türk işçi kadınla sohbet ediyormuş, yirmilerinin sonundaymış kendisi o sırada. Kadın sormuş: “çocuğun var mı?” “Yok”. “Kocan var mı?” “Yok”. “Yavuklun var mı?” “Yok”. “Amın da mı yok?”​

Serra Akcan: Kadın hayattır 🙂

Hepinize çok teşekkür ederim hem sergi hem bu güzel sohbet için. Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Hale Güzin Kızılaslan: Önümüzdeki Cuma günü 23 mart saat 18:30’da yine Mecra’da bu sergiyi değerlendirdiğimiz ve edindiğimiz yeni soruları veya şimdiye kadar tartışmaya fırsat bulamadığımız konulara değineceğimiz,  kadın fotoğrafçılar ve yazarları davet ettiğimiz bir yuvarlak masa söyleşimiz olacak. Buradan da bunu duyuralım isteriz.

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.