Duvarsız olunca bir aile, rüzgar, soğuk ve yağmur görüyor derimiz, güneş açıyor sonra. En önemlisi olmayan bir duvar asla çatlamıyor.

I- Evimizdeki yarık

Resim dersinin haftada bir saat matematiğin ise beş saat olduğu böylece çocukların erken yaşta kendi ilgilerine göre eğitim alabildiği mükemmel eğitim sisteminde ilk, orta ve lise yıllarım adeta bir peri masalı gibi geçti. İlkokulda, beden eğitimi dersini geçmek için korka korka ve teknik bilmeden attığım düz ve ters taklaların boynumda kalıcı bir hasar bıraktığını düşünüyorum. Bir de sosyal bilgiler vardı. İnsan sosyal bir varlıktı. Yetişkin bireyler aile kurardı anne-baba-çocuk üçgeni içinde. Guguklu saatlerin içinden çıkan minik tahtadan karakterler gibi, her biri vakitlice görevini yerine getirir ve mutlu mesut yaşayıp giderlerdi. O “harika” tabloyu bizim ailede göremediğim her an öfkeye ve endişeye kapılırdım. “Annem neden çok uyuyor? Babam neden işten gelince bana sarılmıyor? Biz neden dizilerdeki gibi değiliz? Bizim evimiz neden böyle?” tadında hüzünlü sorularla geçti çocukluğum. Aile temsillerindeki hayat yağ gibi kayarken, benim hayatım pürüz doluydu. Annem spor giyinmeyi sever, düz tabanlı ayakkabılar tercih eder, az makyaj yapardı. Onun biraz daha feminen olmasını isterdim içten içe, çünkü sosyal bilgiler kitabındaki kadının saçları yapılıydı, eteği ve küpeleri vardı. Babam ise gözlemleyebildiğim bir yerde durmuyordu pek, görüntü olarak çok rahatsız etmezdi beni o yüzden.

Az büyüdüm ve aile hayatı ile “Do It Yourself” (D.I.Y: kendin yap)’in kesişimi olan ev ekonomisi ve iş teknik dersimizde bir tane bile saksı çiçeği olmayan evimize dört katlı bir makrame çiçeklik ördüm. O çiçeklik hiç kullanılmayıp ağzı yarı açık bir poşetin içinde alaturka tuvalette tozlanıp grileştikçe ben de yavaş yavaş o sosyal bilgiler ütopyasını terk etmeye başladım. Pürüzlüydü hayatım. Annem bir evlilik depresyonundaydı. Şehrini, arkadaşlarını ve aile dediği her şeyi terk etmiş bir başka aileye “gelin” gitmişti. Babam dokunmayı bilmeyen bir adamdı, belli ki hiç öğrenmemişti. Acaba babam anneme nasıl dokunamamıştı da bizim ailede herkesin birbirine ucunda durup bağırdığı bir yarık oluşmuştu? Annem deli dolu bir kadındı kendi imajı vardı, kitaptaki kadın değildi, olmayacaktı. Babam ise üzerine bir tişört gibi giyer çıkarırdı imajları, adeta ergen bir çocuk gibi “bir şeyler” olurdu hep. Annem dokunan ve bağıranken, babam küsen ve susandı. İkisi de üzerlerine oturmayan bir evlilik kıyafeti içinde yürümeyi, oturmayı ve birlikte olmayı beceremeyerek yaşamaya devam ettiler.

Bizimkilerin evinde duvarda beliren yıllar boyunca sinsice ilerleyen koca bir yarık vardır. Defalarca, “Baktırın birine, ya önemli bir şeyse, ya bu duvar çöker de altında kalırsanız, bak ben de uzağım elimden bir şey gelmez,” dediğimi hatırlıyorum. Arzum o duvarı yıkıp yenisini yapmalarıydı. O duvar hiç yıkılmadı ve üzerine makyaj yapılarak kapatıldı geçtiğimiz senelerde. Sessizce örtbas ettikleri o yarık kendi kendine sakince ilerledi. Annem eve daha çok kök salar ve umursamazlaşırken babam Yeşilçam filmlerinde daha da ağlar oldu. Annem babamın bu tür zevklerine hep tepeden baktı. Babam annemin hal ve arzularını ti’ye alan bir yerde durdu. Bir yandan o guguklu saat çalışmaya hep devam etti, işten gelindi, yemek, temizlik yapıldı, özel günlerde aynı anda oturulan sofralar hazırlandı, domatesin biberin kilosu katlandı. Bizimkiler yaşlandı, birbirlerine düşmeye başladılar.

Sığlık ve sığınmak. Sığlık içinde birbirine sığınmak. En çok birbirleriyle vakit geçirmiş bu iki geçimsiz insan, ortak bir zevkleri varsa o da yemek yemek olan, nasıl oldu da ısrarla birlikte kaldılar, birbirlerine sürekli en sıkıcı ve hantal hallerini sunarak bir ömür geçirdiler? O hallerine, bir başkası hiç o kadar uzun bakmadı. Bu hale evden ayrılana kadar bir ben bakakaldım ve kafamdaki sosyal bilgiler kitabını, daha feminist düşüncelerle yoldan çıkmadan çok önce bir daha açmamak üzere kapadım. Kendi partnerlerimle, tek gecelik ilişkilerim olan kişilerle dahi daha üst kalite bir iletişim kurduğumu düşünüyorum. Yaşım ilerledikçe hep “Annem benim yaşımdayken ne yapıyordu?” sorusu beliriyor kafamda. 35 yıllık hayatıma bir sürü aşk sıkıştırdım, bir sürü yara aldım ve verdim. Bu süreçte, benden bütün ailemin beklediği tek şey, o kitabı bir daha açmam ve içine girip o karakterlerden birine dönüşmemdi. Ne yalan söyleyeyim çok büyük yalnızlıklar içinde, aşksız sevgisiz hissettiğim zamanlarda adeta depresyon cipsine abanma fikri gibi, bazen o kitabı çıkarmak geldiği oldu içimden. Özellikle mutlu aile tablosunun fazlaca yüzüme vurulduğu bu kentin bebek arabalı semtlerinden geçerken. Tuzu kuru bir nesil yetiştirebilme kapasitesindeki bu coğrafyada dahi o kitabı açmadım. Zaten bir yandan kendimi uzun zamandır başka kodladığım için kitabı açsam da dilini anlayamayacağımı biliyorum. Bir nevi kimyasal tepkime diyelim, geri dönüşsüz.

Ama annemi her geçen gün daha iyi anladım, her geçen gün onu 35 yıldır hapsolduğu artık kapısı açık olsa dahi dışarı çıkınca ne yapacağını bilemediği için içinde kaldığı o yerden söküp alma arzum sakin bir kabullenişe dönüşmeye başladı. Ne yapsındı bu kadın? “Hadi git bir kursa yazıl, haydi biraz arkadaş edin doğa yürüyüşleri falan yapın birlikte, hadi bak bir proje var anneler ve kızları için katılalım mı?” taleplerim artık sadece “Aman sağlığına dikkat et, uzaktayım ha deyince gelemiyorum biliyorsun”lara indirgendi. Eş zamanlı olarak annemin de, ehliyet alma, dil kursuna yazılma, arkadaşı ile düzenli buluşma söylemleri kayboldu. Bu iş böyle kökü 35 sene önceye dayanan bir oluşun çatısındaki kiremitlere renkli boya çalarak değişemezdi elbet.

Sığlık içindeki mesafe. Hayat akıp giderken artık çıkılması tahayyül edilemeyen oturma odasında, ev işi yapmaktan dolayı asla dümdüz olmayacak bir sırtla, ne bir terapiye ne de bir arkadaşa akıtılabilecek olan taşlaşmış bir evlilik depresyonundan çıkış nasıl mümkündür? İnsanın kendini olduğu haliyle 60 yaşında sevmesi, bu taşla ve atıllaştırdığı arzuları ile, tanınmamış, tanınmayacak ve onu bir yere vardırmayacak emekle ne kadar olasıdır? Her gün nasıl birbirinden farklı olsundur? Nasıl bir sürpriz olabilir ki insanın pencerenin içinden aynı bahçeye baktığı, her gün aynı köşelerinde mekik dokuduğu yerde, doğuran kediler, yuvadan düşen kuşlar ya da en sevdiği şarkının radyoda çalmasından başka? Bunlar yeter mi anneme gerçekten, mutlu mu annem? Ne değişebilir artık? Hele bir yandan insanların kırılganlıklarının git gide arttığı bir coğrafyada, herkes daha da kabuğuna çekilip düzenini bozmamaya çalışırken, arzuya, heyecana, akışa ve değişime doğru uzanan o mesafe kat edilebilir mi?

II- Hiç çatlamayacak duvarlar

Özellikle son senelerde arkadaşlarımın ailelerine dair çocukluk ve gençlik hikayeleri daha da ilgimi çeker oldu. Benzer sınıfsal deneyimler, benzer cinsiyet belaları, benzer korkular, benzer yılmışlıklar, o sosyal bilgiler kitabını açmayarak ne kadar iyi ettiğimi gösterdi ve kendi ailemin duygusal yükünü sağaltmamı mümkün kıldı. Kulağımda büyük sıkıntıların küpeleri ile en yakın arkadaşlarım benim gibi bir türlü “düzen”ini kuramamış tutunamayan kadınlar olmaya başladı. “A, instagram hikayeme bakmış! A, bana şarkı göndermiş! A, bira içmeyi teklif etti yaaaa!”larla konuşmalarımızı kahvenin yanında verilen minik kurabiyeler gibi tatlandıran heyecanlarımız baki, yaş ortalamamız 30 üzeri, sabit bir işimiz gücümüz yok ve olacak gibi de görünmüyor. “Hadi kızım, bak şarap aldım, koooş!” deyince biri, öteki de şarabını birasını alıp kameranın karşısında bitiyor. Birbirimizle en ücra noktalarımızı, en bayağı hislerimizi herhangi bir blokaj olmaksızın paylaşıyoruz. İnsanlar gelip geçiyor, politika bir batıp bir çıkıyor, bizim yüzümüz yaşlanıyor, vücudumuz yumuşuyor, başka başka şehirlerde kimimiz. Ben buna duvarsız aile diyorum. Duvarsız olunca bir aile, rüzgar, soğuk ve yağmur görüyor derimiz, güneş açıyor sonra. En önemlisi olmayan bir duvar asla çatlamıyor.

Kimimizin yılmış, hastalanmaya başlamış, tek odağı bizlerin hayatları olmuş, delirmiş ve delirtilmiş anneleri de bizi görüyor mu? Acaba ne sorular soruyorlar bize içlerinden? Acaba bu soruları hep beraber birbirimize soracağımız bir zaman olur mu? Beklemedeyim. Artık eskisi gibi ısrarcı olmayan bir şekilde annemi gözümün ucuna alıp duvarsız hanemdeki odasını hazır tutarak kendi hayatımı yamalı bohça gibi işlemeye devam ediyorum. Gittiği yere kadar şekerim 🙂

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.