Savaş, 15 Temmuz darbe girişimi gecesi, OHAL. Artık başka bir ülkeye taşındığımı hissediyorum. Sanki biri irademe başvurmadan eşyalarımı toplamış ve beni başka bir ülkeye göndermişti.

543869_471651809551013_373670211_n
Görsel: Anti-Pop – Çember Daralıyor – 2

Bu ülkede yaşarken her şeyin birden, aynı anda kötü, çok kötü olacağına ve büyük umutsuzlukların içinde kaybolacağıma, dayanma gücümün yok olacağına inanmadım. Bu aralar çevremdeki insanlardan sıklıkla duyduğum ‘başka bir ülkeye gitme, bir müddet orada yaşama’ fikri, benim için kaçmak, kurtulmak gibi kendini koruma stratejisi değil, sadece keyifli bir deneyim düşüncesi oldu hep. Ülkenin geneline dair bir yorum değil; son derece öznel, benim kendi hayat deneyimimden süzülen bir his. Çünkü bu ülkede büyük korkular, işkenceler gören, şu ana kadar en kötü günleri yaşamış insanlar için durum çok daha farklı, biliyorum. Bu yazıda dışarıya dair gözlemimi ve düşüncelerimi değil, biraz kendi deneyim ve hissimi anlatmak istiyorum. Kafamı ve kelimeleri toplayabilirsem.

Korkularım oldu zaman zaman. Mesela feminist hareketin içinde kalmama neden olan Güldünya cinayeti, hayatımda böyle bir olaya denk düşer. Kadın cinayetleri, sokak tacizleri, tecavüzler biz kadınlara korkunun ne olduğunu gösterir, öğretir. Korkularımızın bilirkişisi yapar. Üniversite birinci sınıfta bir parçası olduğum kadın mücadelesinin bir yönü ile kendimi korumam için bana öğrettiği, fark ettirdiği şey korkudur. Gezi’yi “Ne mutluluktu,” diye anarken, polis şiddetinin öğrettiği korku da buna dair mesela. Ama önemli olan bu korkudan sonrasına akacak olan mücadele umudu, direnci, bunu eyleme geçirme, dayanışma, olup bitene kulaklarımızı ve gözlerimizi açmanın, fark etmenin ve harekete geçmenin temeli, belkemiği. Yoksa korku ile baş başa kalırsak, bizi yer, bitirir.

Son birkaç aydır yaşadığım duygu ise bambaşka. Savaş, 15 Temmuz darbe girişimi gecesi, OHAL. Artık başka bir ülkeye taşındığımı hissediyorum. Sanki biri irademe başvurmadan eşyalarımı toplamış ve beni başka bir ülkeye göndermişti. Sesim kısılmış, itiraz edememiştim. Ve şimdi bilmediğim, nasıl devam edeceğimi öngöremediğim, dilini konuşmadığım, kendimi ifade edemediğim bir deneyimin içinde kalmış gibi hissediyorum.

Otuz yaşındayım. Darbenin, işkencenin tillahının yaşandığı dönemleri başka insanlardan dinledim. Ankara’nın ‘naif’ griliği, bürokrasisi, kendi halinde suskun orta direk yaşamı içinde, televizyonlardan savaşı hiç izlemediğimden ya da bambaşka yüzünü gördüğümden, annem ve babamın anlattıkları yet(e)mediğinden, 90’ların da benim için şimdi bildiklerimden, o dönemim için daha farklı anlamı var.

İstanbul, kendi yolculuğumda benim için başka bir dönemeç. Hukuk fakültesi birinci sınıfta hukuk felsefesi dersinin sınavında, sınav kağıdımda Rawls’ın adalet teorisini tartışırken, dışardan gelen bağrış çağırışları duymayalım diye kürsü asistanının, “Kampüste olaylar var, bir öğrenci bıçaklanmış, size sınavınıza dönün,” diyerek pencereyi kapattığında kendimi tutamamış “Oha!” deyivermiş, amfide ters bakışlara maruz kalmıştım. Dışarda birinin bıçaklanması ve bunun bu kadar yakınımda olması ve benim sınavda adalete dair bir şeyler anlatma çabamın tuhaf şaşkınlığını yaşıyordum. Sonra alıştım. Öldürülen hukuk fakültesi öğrencisi Önder Babat’ın anılmasına tahammül edemeyen polisin her anma gününde okulu gaza boğması, buna rağmen o anma günlerinin inatla yapılması, tek bir gün okula çanta araması yapılmadan giremememiz ama her sabah buna ses çıkaran, itiraz eden öğrencilerin olması, hukuk fakültesi öğrenci kimliğine sahip biri olarak edebiyat fakültesine kati surette alınmamamız, derslerde yaşanan bir olay sonrası hemen kulaklıklarını takmak sureti ile kendilerini belli eden sivil polisler, sınıfta peruk takmak zorunda kalarak derse katılan başörtülü kadın öğrencilerin gözlerinin içine baka baka orada olmaya hakları olmadığını söyleyen insan hakları hocalarımız..

Sonraki yıllarda aktif olduğum kadın mücadelesi ise bana korkunun ne olduğunu öğretirken, aynı zamanda beni buna karşı mücadelenin de bir parçası haline getirdi. Binlerce kişi ile sokakta var olmak, ses çıkarmak, itiraz etmek, birbirimizin çıkardığı sesi duyarak ve çoğaltarak birbirimizi var etmek, adliyelerde hakimlerin konfor alanına çomak sokmak, “Kamusal alan benimdir,” dediğimiz dışarısı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ile aynı masada çatır çatır yaşamlarımız üzerine tartışmak, anlaşamadığımızda sokağa dönmek ve taleplerimizi kabul ettirmek ve hayatlarımıza dair kazandıklarımız. Tüm bunların benim hislerime çevirisi dayanma gücüydü. Farkında olmak, aynı zamanda mücadele etme motivasyonunu getiriyor; mücadele ediyor, dayanma gücümüzü artırıyor ve birlikte bir değişim yaratabiliyorduk. Çıkardığımız sesin bir yankısı vardı karşı durduklarımıza.

Zaman içinde çok da üzerine düşünmeden incelemeden söyleyebileceğim; son iki yılda karşı durduklarımız, tehditler çoğalırken, mücadele etme araçlarımız sınırlandı, kısıldı, kapatıldı ve farkındalığı yayma çabasına karşı kendini kapatan insanlara ulaşmak mümkünsüz hale geldi.

Eylemlerimiz azaldı ve yok oldu. Sokaklar, bombalı saldırılar ve tek bir amaç için, seni sokaktan silme amacıyla orada bulunan büyük polis kalabalığı ve karşı koyması çok güç olan ismi lazım değil araçlarla doldu. Yakın geçmişte de ciddi sorunlar, cinsiyetçi ve homofobik yaklaşımlar sergilemiş aile bakanları gördüysek de aynı masaya oturabildiğimiz ve zorlayabildiğimiz bu kurum en azından bir ölçüde kadın örgütlerine ve sözüne kulak verirdi. Kadın örgütlerini bu kadar önemsemeyen, kendi örgütlerini yaratan, ölen kadınlar için yüzü hiç kızarmadan “adam gibi öldüler” diye utanç verici, hadsiz konuşmalar yapabilen, aile bakanını izliyoruz şimdi. Kadınların hak mücadelesi içinde herhangi bir bakanlıkla aynı masaya oturmak mı? Daha neler! Bakanlıklar, Meclis, önünden geçilemeyen binalar oldu. Mücadele ile mücadelenin etkisinin açısı muazzam derecede açıldı. Evlerimize ve mekanlarımıza kapatıldık. İki yıl önce “Yok artık!” diyen binlerce insanın internet yasaklarına karşı sokakta olduğu günlerden, Kürt illerinde internetin günlerce kesildiği günlere geldik.

Sulh ceza mahkemeleri kararları ile kapatılan internet sitelerini, “Genel ahlak kimin ahlakı?”, “Haber alma ve verme ile bilgiye erişim özgürlüğü!” diye ses çıkaran, sokaklara dökülen biz, bir televizyon kanalının canlı yayında, çalışanlarının direnişinin ortasında karartıldığını izledik; kapıları tekmelenerek içeri girilen radyonun kapatıldığını dinledik.

15 Temmuz’u ise sanırım hayatımda en çok korktuğum gece olarak hatırlayacağım. Daha kötüsünün ortasında kalmazsam. 16 Temmuz’da kadın hakları ve sivil toplum programı için dünyanın birçok yerinden gelen insan hakları aktivistleri ile tanışacak, Amerika’da bir programa katılacaktım. Bir yandan programın ve bir yandan dünyanın her yerinden insan hakları aktivistleri ile tanışmanın heyecanını yaşıyordum 15 Temmuz gecesi. Ta ki, kadınlarla yaptığımız toplantı sonrasında bir şeyler içmek için oturduğumuz barda birdenbire sokaktan geçen herkesin endişeli suratlarına ve koşar adım yürüyüşlerine tanık olana kadar. Hepimiz birden eve gitmenin mantıklı olduğuna karar vermiş ama geç kalmıştık. Ben birkaç arkadaşım ile Tarlabaşı Caddesi’nde umutsuzca taksi ararken kalabalıkların koşmaya başlaması ile kendimi çok korkuyorum diye ağlarken buldum. Yanımdaki arkadaşlarımla birbirimizi sakinleştirmiş ve bir şekilde güvenli bir yere geçmiştik. O gece sokakta tanık olduklarımız, birçok kişi gibi benim de aklıma geldikçe hâlâ içimde patlayan, hiç hatırlamak istemediğim görüntüler. Uçağım ertelendiğinden, yola bir gün sonra çıkabildim. Şu an düşününce o travma ile nasıl yola çıkmışım cevap veremiyorum. Yol boyunca aklıma geldikçe gözlerim dolmuş, düşündüğümden daha çok etkilendiğimi anlamıştım. Dünyanın pek çok yerinden gelen aktivistler İstanbul’dan gelen katılımcı için çok endişelenmişler ve beni o kadar büyük bir coşku ve sıcaklıkla karşılamışlardı ki, iyi gelmişti. Türkiye’yi yakından izleyen insanların bana sorduğu sorular da, artık bu ülkenin başka bir ülke olduğunu anlamamı sağladı bu dönemde.

Bir gece yarısı twitter timeline’ımıza düşen haberlerle KHK’ları duyuyoruz. Mesleğim gereği günlük takip ettiğim Resmi Gazete, pek çok insan için ülkede neler olup bittiğine dair bir haber kaynağı haline geldi komik bir biçimde. Hızla yayınlanan listeler ve insanlar tarafından adı geçiyor mu geçmiyor mu, hızlıca yapılan kontroller. Toplantının birinde bir akademisyen bu korkuyu şöyle anlatıyor: “Sabaha karşı uzun yıllardır pek de görüşmediğim bir insanın telefonu ile uyandım. Eyvah dedim, ya adım KHK’da çıktı ya da ailemden birine bir şey oldu.” Bir insanın sabaha karşı işinden ihraç edildiğini öğrenmesi, bence sadece bu yönüyle bile insan hakları ihlali.

Bir süredir insanların kendilerini yavaş yavaş öldüren santrallere mecbur bırakıldıklarına tanıklık ediyorum; işsizliğin, yoksulluğun nasıl güvencesiz ve güvenliksiz bir biçimde insanları madenlerde, yerin yedi kat dibine gönderdiğini görüyorum. Şimdi ülkede on binlerce insanın işsiz kaldığını düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum.

Peki JINHA neden kapatıldı? Sığınaklar ve Kadın Dayanışma Merkezleri Kurultayı’ndan tutun da, Türkiye’nin herhangi bir yerinde kadınların yaptığı toplantılarda, panellerde, eylemlerde, etkinliklerde sesimize ses olmak için özenle herkesten birebir görüş alan, Fırat’ın doğusunun sesini bize ulaştıran, savaşın binbir karanlık yüzünü bize duyuran insanların kurduğu ve sürdürdüğü haber ajansları neden kapatıldı? Bugün Cumhuriyet gazetesine olduğu gibi neden her sabah bir gazeteye ya da avukatların evlerine yapılan baskınlara uyanmaya mecbur bırakıldık?

Sadece konuşmak değil, duymak da engelleniyor. Kime ve neye inandığından bağımsız bir şekilde, bir şeyleri duymanızın ya da duymak istediğinizde buna erişimin kapatılmış olması, sessiz kalan insanlar için hiç mi rahatsız edici değil, merak ediyorum. Bütün inandıklarımı ve savunduklarımı bir köşeye bırakarak söylüyorum, bir şeyleri duymak istediğimde ona erişimimin kapatılması halini kilitli bir odaya kapatılma hissi olarak yaşıyorum. Sağır ve dilsiz bırakıldığımız bir yer artık burası.

Henüz ilkokulda meslekleri öğrendiğim an, avukat olmaya karar veren biri olarak -en azından büyüyünce ne olacağıma dair kararlıydım- meslek, benim için bir anlamda bu mücadelenin de bir parçası haline geldi zamanla. Savunma ve dava açma hakkı avukatlar için yakın tarihin hangi döneminde bu kadar geriye götürüldü bilmiyorum. Avukatlık tarihinde avukatların adliyelerden bu kadar dışlandığı benzer bir dönem var mıdır? Adliyeye alınmayan, yerde sürüklenen, adliyeden çıkartılan, adliyede dayak yiyen avukatlık. Meslek icrası ne zaman bir suçlanma korkusunun sebebi oldu bilmiyorum. Dün Resmi Gazete’den KHK’lar ile kanunlardaki avukat haklarının kısıtlandığını da öğrendik. Ceza usul kanunu değişikliği ile -evet, KHK ile ceza usul kanunu değişti- avukatların bazı davalarda avukat olmalarına bile sınır getirildi.

KHK’lar ile belirlenen olağanüstü hukuk, yeni bir toplumun kurgulanmasında bir inşa aracı. KHK’larda adı geçen açığa alınan insanların önemli bir kısmı, OHAL kapsamında darbe girişimi soruşturması ile ilgisi olmayan, hayatında darbelere karşı olmuş insanlar; komşusu, çalışma arkadaşı tarafından onlarla aynı düşünmediği için şikayet edilenler; “Barış istiyorum!” diyenler; barışa ömrünü adayan seçilmişler; kendi düşünce ve kanaatlerini ifade edenler, edebilenler. Avrupa Birliği Venedik Komisyonu, Türkiye’de ifade özgürlüğü ile ilgili son raporunda, Türkiye’de yüksek mahkemelerin ifade özgürlüğü konusunda neyin adaletli olduğunu bildiğini ancak yerel mahkemelerin insanları susturmak, ifade özgürlüğünü kullanmalarına engel olmak için ifade özgürlüğü kararlarını uygulamadığına dikkat çekiyor. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay gibi yüksek mahkemeler tarafından verilen ifade özgürlüğü kararları, özgürlüğün kullanılmasında doğru bir temsil sunarken, bu kararlar ile taban tabana zıt savcılık soruşturmaları ve yerel mahkemelerin yargılamaları başka bir amaca hizmet eden bir parodi olmaktan öteye gidemiyor; hukuk yargılaması olarak değil, kişileri cezalandırma, diğerlerini korkutma olarak tarihe geçiyor. Hukuk artık burayı başka bir ülke yapmanın aracı.

İşte bu araç seni, beni, herkesi; güvenmediğimiz, sese ses olmakta çekindiğimiz, korktuğumuz, bıktığımız bir kesimin parçası haline getirdi. Öte yandan düşüncelerini sevmedikleri insanları diğerlerinin şikayet ettiği, ötekinden nefret edilen başka bir toplum ve yine çoğunluğun görmediği, dışladığı, nefes almasına izin vermediği başka bir ülkeye taşınmış olma hissi.

belediye-feleknas-ucaNe diyeceğim olanlar karşısında dayanma gücüne dair? Bu kadar kalp kırıklığı içinde ya burası, bu yeni düzen yaşayabileceğimiz bir yere çevrilecek; değilse ya görünmez olacağız ya da yok. Bunları düşünürken, Feleknas Uca’nın göz altına alınmaması için bir kadın önünde kendini siper ettiği fotoğrafa bakıyorum. Fotoğraftaki güneş gözlüğü takmış polisin göremediğim ama hissettiğim bakışları ve belindeki tabancanın korkusuna değil, Feleknas Uca’nın dayanma gücüne sahip olmak istiyorum.

 

1 Yorum

  1. Etkileyici ,gerçekçi ve duygulu bir yazı
    Bu zamanda az olan bir şey işte.

    geçecek bugünler diyorlar. yaralanıyoruz..izler kalıyor geçmiyor..

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.