Fransız yasasına göre, şaşırtarak cinsel ilişkiye girmek suç sayılıyor ve ikiye ayrılıyor: Birinci şaşırtma durumu, kişiye cinsel ilişkiye rıza göstermesinin koşulu olacak bilgiler hakkında yalan beyanda bulunmak. Örneğin, kimliği hakkında yalan söylemek veya ilişkinin maddi gerçekliğine dair kandırmak (prezervatif takıp takmamak ya da tercih edilen cinsel pratikler hakkında rıza gösterilenin dışına çıkmak). İkinci şaşırtma durumu ise, uyurken, sarhoşken, baygınken ya da şok halindeyken gafil avlanma durumunda yer alıyor.

Japonya’da çıkan bir yazıda[1] bir kandırma yöntemi olarak sahte bekârlık beyanından bahsediliyor. Aslında daha önce üzerine çok da düşünmediğim ama çok yaygın olduğunu bildiğim bir pratik olarak bir kadınla birlikte olmak için bekâr olduğunu yalan beyan eden erkeklerin son zamanlarda Japonya’da mahkemeye verilmesi, bende merak ve kavramı derinlemesine anlama isteği uyandırdı ve farklı coğrafyalara, siyasi bağlamlara bakmaya itti.
Yazıya göre, Japonya’da mahkemeye giden kadınların öykülerinde, örneğin 10 sene boyunca evli olduğunu gizleyen bir adam ile ilişki yaşayan/yaşadığını zanneden bir kadın var. Hangi çerçevede sorulduğu belirtilmemiş ama adama neden böyle bir şey yaptığı sorulunca “benim haz alma ihtiyacım onun acı çekme ihtimalinin önüne geçmiş” diye beyanda bulunuyor. Maiko adında başka bir kadının daha dating uygulamasında “evli değil” şıkkını seçmesine rağmen aslında evli olan adamın yalan bekârlık hikayesi yer alıyor. Burada, ilişki dört ay boyunca gayet karşılıklı büyüyen bir ilgiyle sürmüş fakat bir gün bıçak gibi kesilmiş. Açıklama beklentisini dile getirdiği birkaç cevapsız e-postadan ve aylardan sonra, kadın dedektif tutmuş ve çok geçmeden adamın evli ve çocuk babası olduğu ortaya çıkmış. Ansızın bırakılmanın ve seks yapmak amacıyla kandırılmış olmanın verdiği üzüntü, stres ve duygusal hasarla baş etmekte zorlanan kadın, iş bazında gelir elde eden çalışma hayatının sekteye uğradığını ve bundan dolayı gelirinde üçte iki kadar azalma yaşayarak ekonomik zarar da gördüğünü söylüyor. Avukat yoluyla irtibata geçtikten sonra adam maddi karşılık teklif etmiş. Kadının cevabı net: Tek istediği şey, samimi bir özür. Bu duygusal yıpranmaya karşı birkaç kere şikâyette bulunmaya polise gitmiş ancak Japon yasalarına göre seks için kandırmak suç sayılmıyormuş. Diğer taraftan (yine yazıya göre), mesela mal varlığına konmak amacıyla kendine âşık etmek “duygusal istismar” suçu sayılabiliyormuş. -Acaba bu suçu işleyenlerin cinsiyet dağılımı nasıl? Cinsiyetler arasında daha çok yoksul bırakılıp servet elde etmek için kendisine atfedilen cinsel sermayesini kullanma potansiyeli daha yüksek olanın kadınlar olduğu düşünüldüğünde; erkeklerin duygularını korumak için ne kadar incelikli yasalar yapılmış diye düşünmeden edemiyor insan.- Bu çifte standartın üzerine Maiko, yasada yer alan ve cinsel özerklik ilkesine dayanan ‘namus hakkını’ savunmuş. Japonca metninde fransızcaya “vertu” diye geçen kelimeyi “namus” diye çevirdim ama Japoncadaki kültürel ve tarihsel olarak çerçevesini bilmiyorum, dolayısıyla alternatif olarak “iyilik, ahlak, siret, etik” olarak da çevirilebilirdi. Fransızca “vertu” kelimesinin iffetli bir cinselliğe çağrışımları olsa da, kelime anlamıyla sağlıklı ve işler demektir. Bir insanın kendi cinsel yaşamını, kendi belirlediği etik standartlar içinde yaşama hakkına sahip olması diye yorumluyorum. Bu hakka göre bir kişi kendi ‘namus’unu ilgilendiren konularda karar verme hakkına sahip olmalı, yani kişinin kiminle cinsel ilişkide bulunup bulunmayacağını seçme hakkı olmalıdır. Bu durumda ise kadınlar, cinsel birliktelik yaşadığı kişinin yalan beyanı üzerine kendisini aslında tanımadığını ve dolayısıyla onu seçmediğini savunabiliyor. Şimdilerde Maiko, Sahte Bekâr Mağdurları Derneği X hesabı açarak benzer durumlar yaşayan binlerce kadına hukuk danışmanlığı veriyormuş.
Bu işin Japonya örneğindeki gibi kadınların kültürel ve konumsal olarak tartışmaya açık olan ‘namus hakkı’na ya da daha evrensel ve laik bir yerden alımlanabilecek etik bir hayat sürdürme hakkına bağlanması bir yana, erkeklerin seks yapmak amacıyla kimlikleriyle ilgili sahte beyanda bulundukları ya da kullandıkları taktik geliştirme durumları çeşitli ülkelerde nasıl yönetiliyor diye merak ettim. Anlaşılan, mahkemelerce ve onların yasalarını oluşturan meclislerce, kandırma fiili ve altına düşen kavram kümesi hem muhafazakar ideolojinin hizmetinde kadınların iffetini koruma güdüsüyle işlenmiş, hem de rızanın ve dahası eyleyebilirliğin (agency) temellerine uzanmış.
Karşıma İngiliz yasasındaki, “rape by deception” ya da başka bir deyişle “deceptive sex” yani kandırarak tecavüz veya cinsel ilişki kavramı çıktı. Cinsel suçlar yasasının 74. maddesindeki ilişkiye girme seçimi ve bu seçimi yapabilme koşullarının sağlandığı ölçütte rıza gösterilebileceğinden bahsediliyor. R v Lawrance vakası yalan beyan ve rıza tartışmaları konusunda çok mürekkep dökülmesine sebep olmuş bir dava. Burada şikâyetçi olan kişi, failin vazektomili (yani cerrahi işlemle sperm akışını durduran erkek doğum kontrol yöntemi) olduğu sahte beyanı üzere prezervatif kullanmaksızın cinsel ilişkiye girmeyi kabul etmişti. Fail, ertesi gün aslında vazektomi yaptırmadığını ve üreme yeteneğine sahip olduğunu söylemiş, ardından kadın hamile kalınca erkeğe dava açmış. Davayı ilkin kazanan şikâyetçi taraf, temyize gidince rızasının cinsel faaliyetin kendisini değil, o faaliyetin sonuçlarını etkileyen nitelikte olması gerekçesiyle davayı kaybetmiş [2]. Demek ki bu vakadaki faaliyetin sonucu olan hamile kalma durumunun kendisi suç sayılmamış olmalı. Nitekim, İngiltere’de ‘stealthing’ denilen habersizce prezervatif çıkarma suç sayılabiliyor; peki o halde acaba cinsel faaliyetin kendisine mi yoksa hastalık bulaştırma sonucuna dair mi cinsel saldırı tanımı konmuş? Ve dahası, bu durumda taktik geliştirip koca bir yalan dünya tiyatrosu yaratan cinsel avcının (predatör) sadece penisini bilfiil içeriye soktuğu an ile mi ilgilenmeli?
Konuyu daha iyi anlamak için okuduğum bir makalede, Amerika Birleşik Devletleri’nin seks yasası, rıza kavramını Japonya’daki kadınların da kendini savunmak için kullandıkları “cinsel özerklik” ilkesiyle temellendirildiği anlatılıyor. Bu ilkeye göre rıza, beden dokunulmazlığının esası sayılıyor ve kandırma meselesine gelince rıza ile aydınlatılmış rıza arasına fark koyarak kandırmayı da ikiye ayırıyor. Amerikan (ve Alman) yasaları kandırmaları “fraud in the factum” (olgusal dolandırıcılık) ve “fraud in the inducement” (teşviksel dolandırıcılık) diye ikiye ayırıyor. Amerika’da ‘stealthing’in suç unsurunu kanıtlamak için, yine cinsel özerkliğe dayanarak prezervatifli ve prezervatifsiz sevişmenin farklı hissettiren şeyler olduğu için, birine onay vermenin diğerine onay vermek anlamına gelmeyeceği olgusuyla sınırlı; aynı şekilde vajinal penetrasyona onay vermiş olan kişinin dolaylı olarak anal penetrasyona da onay verdiği anlamına gelmeyeceği söyleniyor. Amerika’da gerçekleşen başka bir olgusal dolandırıcılık niteliği taşıyan örnekte, jinekoloji uzmanı doktor hastasını muayene etmek üzere vajinasına alet sokmak için rızasını alıp penisini sokmuş. Mahkemede verilen argümanlarda penetre edilmeye rıza gösterdiğini söyleyen sanığa karşı ilişkinin doğasına dair yalan söylendiği, dolayısıyla olgusal dolandırıcılık işlendiği gerekçesiyle rızanın hiç olmadığı, dolayısıyla tecavüz sayılabileceği savunuluyor. Burada verilen örnek olgu hakkında yalan teşkil ediyor. Ancak kararı motive eden faktörler hakkında yalan beyanlar ise kararı etkileyen teşvike dayalı sayılıyor. Kişinin ilişkiye girme kararını motive eden faktörler, kişinin rızasını değil “aydınlatılmış rızasını” etkileyecek şekilde ilişkiye girmesine sebep olacaktır. Aydınlatılmış olmasa da ortada bir rıza olduğu için ise genellikle mahkemeler bu tür vakalarda ciddi suç muamelesi yapmıyormuş. Bunun karşısında ise cinsel özerkliğin savunucuları rızanın geçerli olması için aydınlatılmış olması gerektiğini savunurken (Çatlak Zemin’de de 2017’de İsviçre’de geçen bir dava örnek gösterilerek bu konu anlatılmıştı, sadece aydınlatılmış olan rızanın rıza niteliği taşıyabileceği ve cinsel özerkliğin kazanımı olarak aktarılmıştı[4]), başkaları ise bunun altında yatabilecek potansiyel tehlikeye işaret ediyor. Örneğin ırkçı, sağlamcı, sınıfçı, transfobik saiklerle cinsel ilişkiye girmeye karar vermek bir hak olarak savunulabilir mi gerçekten? Buna cinsel özerklikçiler, hiçkimsenin ayrım gözetmeksizin cinsel hizmet sunma zorunluluğu taşımadığı cevabını veriyor. Karşı taraf ise, seks yapmak isteyen örneğin engelli bireyin özeli olan kişisel bilgilerini sunmak zorunda olmadığını savunuyor [3]. Ancak belli ki bu kişisel bilgileri “bükmek” aslında pek yaygın bir pratikmiş. Dating uygulaması OkCupid’in Amerika’da yaptığı veri analizine göre sistematik olarak erkeklerin beyan ettikleri boylarını uzattığını, uzun boylu kadınların ise boyunu kısalttığını, genel olarak kullanıcıların asıl gelirlerinin yaklaşık %20 üzerinde beyanda bulunduğunu ve eski yıllarına ait fotoğraflar kullandığını gösteriyor [5]. Demek ki ayrımcılığa uğramayı önlemek için yansıtılan bükülmüş gerçeklik vakalarını kenara bırakırsak, normatif estetik kodları ve değerlerine uyumlu bir kimlik uydurmak gerçekten de çok yaygınmış.
Bu son derece teknik tartışma sonucunda, Japonya’daki kadınların uğradıkları duygusal zarara karşı çareyi mahkemelerde bulabileceği sorusunu tekrar akla getiriyor. Yukarıda bahsettiğim çifte standarda benzer bir durumda, söz konusu para kaybı olduğunda bu bir değer sayılıyor ve otomatik olarak suç tanımına girebiliyor ama duygular ve mental sağlık değer olarak sayılmıyor anlaşılan. -Yoksa seks işçiliğini ve kadınların cinselliğini kriminalize etmenin mirası olarak mı bakmalı bu yasalara?-
Rızaya özgürlükçü bir yaklaşım ile aydınlatılmış rızayı savunan tarafın kısıtlarını gördük ve benim kafam iyice karıştı. Kendimi bin farklı senaryonun içinde hayal edip kandırılmanın benim suçum sayılabileceği durumlar olabilir mi diye ürktüğüm bile oldu açıkçası. Peki sağlamcıları, ırkçıları, sınıfçıları ya da transfobikleri koruma altına almayacak ve aynı zamanda bedene bir meta muamelesi yapıp cinsel ilişkiye girmeyi mülk alma sözleşmesine benzetmeyecek şekilde, aynı zamanda muhafazakar iffet korumacılığı ve de orospufobik olmayacak bir adalet arayışı nasıl olacak?
Fransa’da tecavüzün rızasız cinsel ilişki tanımına göre rızanın verilmiş sayılamayacağı durumlar dört ayrı kategoriden oluşuyor: “şiddet yoluyla, zor kullanarak, tehdit ederek ve/yahut şaşırtarak”. Bu tanıma göre, şaşırtarak cinsel ilişkiye girmek (yani “par surprise”) suç sayılıyor. Ne var ki Fransız yasasına göre, şaşırtma ikiye ayrılıyor:
– Birinci şaşırtma durumu, kişiye cinsel ilişkiye rıza göstermesinin koşulu olacak bilgiler hakkında yalan beyanda bulunmak. Örneğin, kimliği hakkında yalan söylemek veya ilişkinin maddi gerçekliğine dair kandırmak (prezervatif takıp takmamak ya da tercih edilen cinsel pratikler hakkında rıza gösterilenin dışına çıkmak).
– İkinci şaşırtma durumu ise, gafil avlanma durumunda yer alır. Örneğin uyurken, sarhoşken, baygınken ya da yasaya daha yakın tarihte giren şok halindeyken (la sidération). Bu durum türüne yazıda daha sonra değineceğim [6].
Muhtemelen, Fransa yasası altında ve Japon kültürel bağlamı çerçevesinde yargılansaydı, Japonya’daki kandırma vakaları bu birinci durum türüne girebilecekti. Nitekim, kendi kültürel bağlamı içerisinde, yani namus ve etik değerlerinin Fransa kıstaslarına göre geçen bir örnekte, fail ceza almış: 2019’da Fransa’da yargılanan bir erkeğe, bir dating uygulamasında kullandığı sahte fotoğraf ile fiziksel görünüşü, 30 yıl küçülterek beyan ettiği yaşı, kültürel ve ekonomik sermayesinin göstergeleri olacak şekilde mesleğine dair yalan beyanda bulunarak cinsel birliktelik yaşayan kadınlar dava açmış. Kadınlar, o erkekle ilk karşılaşmalarında bir seks oyunu çerçevesinde gözlerini örtmeye ve cinsel ilişki boyunca elleri bağlı halde kalmaya rıza göstermişlerdi. Ancak, ilişki bittikten sonra gözlerini örten bant açılınca kadınlar, rıza gösterdikleri o görünümdeki, o yaştaki erkekle değil, başka bir görünüm ve yaştaki erkekle ilişkiye girdiklerini öğrenmişler. Dolayısıyla o anda verilen rıza, koşullar değişince geçersiz olmuş oldu. Cinsel ilişkinin karar verilen pratiğin doğasına dair (gözler ve eller bağlı halde) bir şikâyet yok, burada, rızayı ortadan kaldıran bir etken olarak, failin seks sonucuna varabilmesi için bir strateji kurmuş olması cezalandırılmanın gerekçesi olmuş [7]. Bu dava da tartışmalara yer açtı; “bu görünümde olan biriyle kimse sevişmek istemez” gibi aşağılayıcı ifadelerin yer aldığı mahkeme toplamda üç kere görülmüş ve en son sekiz yıl hapis cezası ile sonuçlanmış. Bazıları bu davayı olumsuz olarak değerlendirerek tecavüzlerin sadece %1’inin cezayla sonuçlandığı 2018 Fransa’sında “#MeToo hareketinin etkisi sonucu artık her an cinsel suçlu ilan edilebilecek” olunacağı ve şikâyetçi olan kadınların üçünün de ayrılık sonrası kırılgan bir dönemlerinde olması itibariyle, “kadınları kırılgan yaratıklar olarak gören, çocuklaştıran” bir karar olduğu çeşitli yerlerde yazıldı. Ancak detaylara baktığımızda, üç kere boşanmış ve çocuğuna bakım vermemiş olan adamın rehberinde kayıtlı 350 kadını polis aramış ve pusuya düşürülmek için benzer senaryolar yaşadıklarını anlatıyorlar. Şikâyetçi olmayıp tanık olarak çağırılan 23 kadın da hemen hemen aynı hikâyeyi anlatıyor. Adamın arzu edilebilirliği konusunun hukuki bir argüman olarak sunulması, kadınların böyle bir oyuna girecek kadar saf değerlendirilmeleri vb. bu mahkemeyi biraz sirke dönüştürdü gerçekten. Ama bu kez, lojistik penetrasyon tartışmasının ötesinde burada, failin cinsel ilişkiye girebilmek adına kurduğu strateji mercek altına alındı ve bu, olumlu bir yerden, evet, #MeToo hareketinin bir kazanımı olarak değerlendirildi. Yani “kandırma” amacıyla fail neler yapmış sorusu sorulmuş. İşte sanırım bu noktada, mağduriyet beyan eden kadınların ne kadar travmatize olduğu, ya da aptalca kandırıldığı, ya da prenses hayalleriyle patriyarkal bir sistemi besledikleri değil de faillerin ne kadar soğukkanlı, hesapçı, acımasızca davrandığına bakan bu dava beni de bir nebze rahatlattı.

Radikal feminizm, kadının günümüzün toplumsal eşitsizlik ve iktidar ilişkileri ışığında ne olursa olsun rızasının söz konusu bile olamayacağını savunurken, liberal feminizm ise bu çocuklaştıran algıya karşı aydınlatılmış rıza kavramının kadınların cinsel özerkliği beyanının tasdiki olacağını düşünüyor. Yukarıda anlattığım İngiltere’deki davadan yola çıkarak çeşitli feminist bakış açılarına ışık tutan bir makalede, bu iki zıt görüşün arasında bir yerlerde, toplumun kadınları cinselleştirmesinden ötürü ortaya çıkan kadınların hareketleri ve davranışlarının bir rıza beyanı olarak okunduğuna ve mağdurların üzerindeki aşırı yoğunlaşmaya dikkat çekiyor. Toplumsal kodlara göre, kadının cinsel ilişkiye davetkar davranmasına yönelik bitmek bilmeyen envai çeşit yorumlamalar yapılabilir. İşte Japonya, Fransa, ABD, İngiltere örneklerindeki gibi iffet korumayla cinsel oyunlara dahil olma arasında yer alan rızalarda olduğu gibi, vakanın hangi toplumda yargılandığına bağlı olarak mahkemeler yasadan bağımsız çok farklı tepkiler verebiliyor. -Bu arada, sahte vazektomi konulu mahkeme hakkındaki bu aynı makale, feminist metodolojiyle yürütülen bir araştırmaya dayanarak, kadınların cinsel seçimleri arasında hamilelik ihtimalinin/riskinin önemli bir yere sahip olduğunu da ortaya koyuyordu.- [8]
Türkiye Karabük’te 17 yaşındaki Gabonlu öğrenci Dina’nın ölümüyle sonuçlanan cinsel saldırı vakasına bir bakalım mesela. Dina’nın cinsel şiddete maruz kaldığını söyleyen feminist avukatların argümanlarını doğrulamak veya yalanlamak amacıyla hakim, Dina’nın babasına “kızınızın don giymediği olur muydu?” sorusu sorarak altında kendi muhafazakar toplum algısını norm kabul etmiş oluyordu. Bunun karşısında Gabonlu babanın cevabının kararı etkileyeceğinin farkındalığıyla şaşkınlıkla bu konunun Dina’nın ölümüyle nasıl bir bağlantısı olabileceğini aklına getiremeyen bakışlarını hatırlıyorum. Mesela, bir salı günü ölmüş olan Dina’nın perşembe günü don giymediği gerekçesiyle ve bunu cinayet gecesi 5.000 kilometre ötede olan babasına sorarak cinsel ilişkiye girmeye rızanın kanıtı sayılacak yasal bir argüman olarak sanık avukatı bile değil, mahkeme heyeti başkanının kendisi sorabilmeyi hangi yasal çerçeveye dayandırıyor? TCK Madde 102’ye göre “Cinsel saldırı suçunun özelliği, 18 yaşından büyük kadın veya erkek mağdur şahısların rızası hilafına, cinsel arzuları tatmin amacıyla vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesidir. Suçun, mağdura karşı cebir, tehdit ya da hile kullanılarak, bilincinin yitirilmesine neden olarak veya bilincinin kapalı olmasından yararlanılarak işlenmesi ise ‘ağırlaştırıcı sebep’ olarak kabul edilmektedir.” Dina’nın Türkçe bilmemesi, yabancı bir ülkede çok genç bir kadın olarak yalnız olması vs. gibi kırılgan ya da risk altında bir hale sokan koşulların hile kullanılmasına çok daha açık hale getirmesi bir yana, mahkeme, kendince “namus” olarak değerlendirdiği ve rıza kriteri oluşturacağına kani olduğu mağdur ile ailesinin hayat pratiklerine karşı beslediği küçümseyici önyargılarına dayanarak söylettirmeye çalıştığı cümleler aracılığıyla rızanın kanıtını kendi kendine yaratmaya çalışmış. Ailenin tercümanı olarak benim bile utanmama sebep olan bu sorunun altında yatan bu muhafazakar ideolojinin ne kadar karanlık bir ülküye hizmet ettiği de düşündürücü. Burada mağdur artık hayatta değil, ama utandırılmaya çalışılırken ben, sıradan bir kadın olarak bu sorunun karşısında nasıl hissediyordum? Öldürülürsem babamı çağırıp ona donumu sorabilirler mi gerçekten? (Beyaz bir kadın ve Fransız bir erkeğin kızı olarak tabii ki hayır -gavurlara karşı cinsel ahlaksızlık önyargısına rağmen- Siyahların maruz kaldığı medeniyetsizlik, ilkellik önyargılarıyla kendi yaşayabileceğim ırkçılık deneyimlerini karşılaştırmak değil buradaki amacım, argümanın hukuki zemininin absürtlüğüne dikkat çekmek sadece).
Dolayısıyla, radikal ile liberal feminizmin arasında duran ve toplumun kadınların davranışları hakkındaki yorumlamalarını nasıl koşullandırdığına bakmaya davet eden önceki paragrafta bahsettiğim bu orta yol, kadını rızasından ayırmadan faili işaret etmeyi önerdiğinden bana makul geliyor. Fondation des Femmes (Kadınlar Vakfı) kurucusu Anne-Cécile Mailfret de sanırım böyle bir perspektifle Fransa meclisinde tartışılan rıza kavramının yasaya eklenmesiyle ilgili yorumunda, cinsel suç vakalarında kadınların davranışlarının değil de, faillerin davranışlarının yargı konusu olması gerektiğini savunuyor.
İşte gelelim Fransız yasasındaki gafil avlanma durumlarından mahkemenin yargılaması için şaşırtarak kategorisine başvurduğu bir diğer örneğe: Mazan davası.
Fransız mahkemelerin rıza ve suç tanımları, Gisèle Pelicot’nun davasını cesurca açık yürütmeyi seçerek toplumun geniş kesiminin bu konulara eğilmesini sağladı. Hatırlatma için, Gisèle Pelicot, 10 sene boyunca (60-70 yaşları arasında iken) kocasının kendisine uyuşturucu içirerek, bir buluşma sitesinden ayarladığı ve her sahnesini titizlikle kameralara kaydettiği en az 80 farklı adamın tecavüzüne uğramış ve geçen sene davası görülen bir vaka. Kamera kayıtları sayesinde kimliği tespit edilen 50 + 1(eşi) erkeğin; baygın halde, horlamakta, komaya yakın bir uykuda olan Gisèle Pelicot’ya tecavüz ederlerken her detayıyla izlenebilmesine rağmen aralarından bazı erkekler “asıl kandırılanın” kendileri olduğunu ilan etti. Beyanlarına göre Gisèle’in kocası ile anlaşmışlardı, kocasının izni vardı, karısının bundan çok hoşlandığını söylemiş ve onlar da buna en saf duygularıyla inanmışlar, yeterli görmüşler.
Gisèle Pelicot’nun davasını açık tutmasındaki amacı “utancın taraf değiştirmesi”. Uyuşturucu içirtilerek bayıltılmış mağdurun kendi tanımıyla “bir çöp torbası gibi” durduğu ve rızası sorgulanamayacağına göre, bu cinsel saldırı konulu mahkemede kadının davranışları değil, mecburen faillerin davranışları yargılandı. Dolayısıyla namusu, iffeti, etik değerleri veya hangi “insani” değer adına ise, utanması gerekenler erkekler olmuş. Feminist felsefeci Manon Garcia, Erkeklerle yaşamak: Pelicot davası hakkında düşünceler kitabında, yargılamayı mahkeme salonunda takip ettiği için tecavüz ederlerken kayıt altına alınmış bu erkeklerin davranışlarını tüm detaylarıyla videolardan izleyip her birinin savunmasını dinlemiş ve bunca erkeğin böyle bir suça dahil olup, bunun hakkında düşünmemelerine, yüzleşmeden bin kilometre uzakta olmalarına şaşırıyor. Burada asıl soru faillerin davranışlarına yöneltiliyor; mesela Gisèle’i bu halde görüp onun rızası olamayacağını açıkça tanıyıp ilişkiye girmeyi reddeden bir sanık, yardım veya bildirim yükümlülüğü olduğunu neden aklına getirmemiş?
Davayı takip eden feministler toplumun geniş kesimine taşınan tartışmalar yürüttü ve rıza kavramı bu senenin Mart ayında yeniden meclise taşındı [9]. Meclise sunulan yasa tasarısı, halihazırda yasada mevcut olan dört kategori ile (şiddet, zor, tehdit ve şaşırtma) rızanın olamayacağı konusu arasında net bir hukuki bağlantı kurulmasını öneriyor. Buna ek olarak, bir ilişkinin tecavüz sayılmaması için rızanın net bir biçimde beyan edilmesi gerektiği öngörülüyor. Ancak, bu maddeye rağmen, tasarıda failin, mağdurun rızasının olmadığına dair farkındalığı olup olmadığı yine mahkemenin tasarrufuna bırakılıyor.
Mailfret bu yasa tasarısını tehlikeli buluyor: “Yasa tasarısı, tecavüzün tanımını değiştirerek rızayı temel unsur olarak eklemeyi amaçlamaktadır. Tecavüzün rıza dışı cinsel birleşme olduğunu söylemek yanlış değildir. Ancak bu, suçun ağırlık merkezini değiştirir. Daha doğru bir tanım, tecavüzün zorla cinsel birleşme olduğunu belirtmektir. Bu ayrımın çok ince olduğunu söyleyebilirsiniz, ancak aslında çok büyük bir fark vardır. Karşılaştırmak gerekirse, cinayetten bahsederken, kurbanın öldürülmeye rıza göstermediğini eklemeye gerek yoktur. “Rıza gösterilmemiş” yazdığımızda, adaleti kurbanı incelemeye, davranışını değerlendirmeye, bunu kanıtlamaya ve ardından tecavüzcünün bunu bildiğini göstermeye davet ediyoruz. “Zorla penetrasyon” yazdığımızda, bakış açısı değişir, saldırganı yasanın merkezine koyarız. Ne yaptı? Güç, tehdit, baskı kullandı mı? Stratejisi neydi? Mazan davasına uygulandığında, sonuç şöyle olur: Gisèle Pelicot 80 erkeğin bedenine girmesine rıza göstermediği için mi buna tecavüz diyeceğiz? Yoksa 80 erkek onun bedenine zorla girmek amacıyla örgütlü bir şekilde hareket ettikleri için mi buna tecavüz diyeceğiz? Bakış açısının değişmesi çok önemlidir. İkinci durumda, bu erkek şiddetini ve kadınlara duyulan nefreti açıkça ortaya koyar.” [10] diyor.
Dolayısıyla, kültürel veya ideolojik bağlamı ne olursa olsun, mahkemelerde kaygan zemin oluşturabilen mağdurun rızası çerçevesinde o gün ya da diğer günler ne giydiği, kendi namusunu korumaya dair muhafazakar değerleri olup olmadığı gibi konulara değil de; failin kandırmak, pusuya düşürmek, avlanmak için kadınlara yönelik nefretinden ve değersizleştirmesinden hareketle gösterdiği davranışlara bakmak cezalandırıcı adalet sistemi çerçevesinde mağdur kadınları bir yükten kurtarabilir. Fransa meclisinde bu tartışmalar sürerken, 20 feminist örgütün imzaladığı bir bildiri; yasaya dahil edilmesi istenen “rızasızlık” (hür ve aydınlatılmış, spesifik, olaydan önce verilmiş ve geri çekilebilir olduğu koşulda rıza sayılabileceği, diğer türlü rızasızlık olarak sayılan) kavramının gereksiz ve hatta tehlikeli olduğunu söylerken, yine failin stratejilerine dikkat çekiyor. Çünkü meclise sunulan araştırma raporuna göre, Fransız mahkemelerinde faillerin en sık başvurduğu savunma yöntemi rıza kavramının kendisiymiş: “Fail için en iyi cezasızlık stratejisi, son derece zehirlenmiş bir rıza inşa etmektir, önce kurbanını, sonra da adalet sistemini, mağdurun rıza gösterdiğine veya en azından rıza gösterdiğini zannettiğine dair herkesi kandırmaktır.” [11] -Bu arada, 2 Nisan 2025’te yasa değişikliği meclisin oy çokluğuyla onaylandı.-
Rızaya dair böylesine alışılmışın dışında bir feminist itirazı duymak şaşırtıcı gelebilir. İmza metinlerinde sıraladıkları argümanlar, mevcut ceza hukuk sistemlerinin rıza odağının aslında yine erkek failleri aklayan bir cezasızlık sistemi olduğunu söylüyor. 2018’deki Fransa’daki kararı #MeToo hareketinin hukuki despotluğu olarak betimleyen hukukçulardan Marie Dosé (aynı zamanda oyuncu Adèle Haenel’in yaşadığı saldırıları ifşa etmesi karşısında, olası failin masumiyet karinesini savunan, yani tarihsel olarak feministlerin önünü defalarca kesmeye çalışmış avukat kadın), mahkemelerin, ruhsal yaraların öcünün alınacağı yerler olmadığını söylüyor. Birinin acı çekmesi, bunun kaynağında hukuki bir suç yattığı anlamına gelmez, diyor. Bu ifadesiyle bana, mahkemelerin neden bu kadar aşağılayıcı, onur kırıcı, dolayısıyla rasyonel sebeplerle korkulacak yerler olduğunu hatırlatmış oldu. Japonya’daki kadınların hak olarak talep ettikleri şeyi yani kırılan gururun adaletini kim, nasıl sağlayacak o halde?
İşte bu sefer cinsel saldırı mağdurlarının başvurabileceği onarıcı adalet mekanizmaları karşıma çıktı. Güney Afrika’dan, Yeni Zelanda’dan, Kanada’dan, İngiltere’den, İsviçre’den, Fransa’dan ve başka ülkelerden örnekler yine çok farklı yaklaşımların mevcudiyetinin göstergesi. Türkiye’de Onarıcı Adalet sistemine başvuru sadece cinsel suçlara kapalı: “Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar (cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar hariç).” Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin çevirdiği “devrim evde başlar” metinlerinde cinsel suçlar bağlamında onarıcı adaletin Almanya ve Kanada Siyah ve kesişimsel feminist çevrelerinde hangi bağlamlarda ele alındığı anlatılmış [12]. Ama bir tık evveline gidip anlayalım; sistematik sorunların sonucu olan ve dolayısıyla sıradanlaşarak sıklıkla işlenen suçların toplumsal onarımını hedefleyen onarıcı adalet, Apartheid sonrası Güney Afrika’sında ırksal rejimi onarmak için dünyaya geldi. Bu bağlamın öneminden yola çıkarak Siyah kesişimsel feministlerin altını çizdiği nokta, ırksallaştırılan erkeklerin hapishaneleri doldurduğu gerçeğinden hareketle, bireylerin cezalandırılmasının yanında (yani yargının yerine değil, bu arabuluculuk olur ve başka bir tartışma konusu daha), bütün toplumu patriyarkadan onarmak gerektiği için bu yöntem savunuldu. Erkek adaleti, yani mevcut ceza adalet sistemi duygusal acıların tanınmasının yeri olamıyorsa, paralelinde işleyebilen onarıcı adalet ceza mahkemelerinin yapamadığı iki şeye kapı açıyor: 1) Mağdur, yaşadığı hasarları, öfkesini, öyküsünü dile getirebilir ve böylelikle duyulabilecektir, 2) Fail, yaptıklarına samimi bir şekilde bakıp yüzleşebilir, sıradan olanın neden sorunlu olduğunu anlayabilir. Burada, mahkemelerde çoğu zaman absürt ve onur kırıcı yönleri olabilen ceza adaletinin yanında ve sonucu ne olursa olsun, taraflar buna gönüllü ise, hasar alan bu duyguların dile getirilebildiği ve sıradan şeylermiş gibi geliştirilen tuzak kurma stratejilerinin adının konulabildiği alanlara ihtiyaç olduğu sonucuna vardım.
Not: Defalarca okumalar yapıp yönlendirici sorularıyla bana eleştirel arkadaşlık eden Aslı Polatdemir’e ve zihnim ile kelimeler arasında sarih köprüler kurmama yardımcı olan Sezen Kutup’a teşekkür ederim.
Kaynaklar
[1] https://mainichi.jp/articles/20250331/k00/00m/040/125000c ve Fransızca çevirisi https://www.courrierinternational.com/article/societe-ces-femmes-japonaises-qui-se-mobilisent-contre-les-faux-celibataires_229897
[2] https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/14737795231210320
[4] https://catlakzemin.com/isvicreli-hakimlerden-riza-tartismasina-nokta-koyan-karar/#_ftnref1
[5] https://theblog.okcupid.com/the-big-lies-people-tell-in-online-dating-a9e3990d6ae2
[6] https://violences-sexuelles.info/comprendre-definitions-loi/violence-contrainte-menace-ou-surprise/
[7] https://dgemc.ac-versailles.fr/spip.php?article979
[10] https://www.youtube.com/watch?v=_BytJw9wxHk
[12] https://cinselsiddetlemucadele.org/wp-content/uploads/2019/12/devrim-evde-baslar-1.pdf








