Fotoğraf: Neman Noori, Afganistan, 15.07.2021.

Afganistan’da kadınların hikâyesi, bir rejim değişikliğinin istatistikleriyle değil, bedenlerine ve yaşamlarına kazınan derin şiddetle okunur. Dört yıl önce çekilen bir fotoğrafta, kadınlar rengârenk örtüleriyle doğa ile iç içeyken, hayatın tüm zorluklarına rağmen doğanın renklerini üzerlerinde taşımayı başarmışlardı. O görüntü, kadınların var olma iradesinin sessiz ama güçlü bir ifadesiydi. Bugünse sokaklarda yalnızca siyah burkaların ağır sessizliği var. Bu siyah, yalnızca bir kıyafetin rengi değil; kamusal alandan silinen, sesi susturulan, özgürlüğü gasp edilen kadınların yas rengidir. Bununla beraber Taliban’ın kadınlara yönelik şiddeti yalnızca bedenlere ve kadının kamusal alanda var olmasına yönelik değil, aynı zamanda doğayla ve yaşamla kurulan bağa da yöneliyor. Rengarenk burkalarla kendi varoluşunu doğaya yansıtan kadın, tüm müdahalelere rağmen direncini ifade ediyordu. Oysa bugün kadınlara siyah burkayı zorunlu kılmak, sadece bir kıyafet dayatması değil; kadının rengini, doğayla bütünleşme hakkını, kendi özünü ifade etme kapasitesini de ortadan kaldırmaktır. Bu, yaşamın rengini söndürmeye dönük sistematik bir şiddettir.

Carol Hanisch, “The Personal is Political” (1969) adlı makalesinde kişisel olanın politik olduğunu ortaya koymuştu. Ev, patriyarkanın kadın üzerindeki denetimini en yoğun biçimde kurduğu yerdir. Dolayısıyla ev içi şiddeti meşru gören toplumsal cinsiyet ayrımcılığının karşılığı sistematik şiddettir, dolayısıyla politiktir. Afganistan’da Taliban rejimiyle birlikte kadınların evden çıkması yasaklanmış, kamusal alan neredeyse tamamen ellerinden alınmıştır. Böylece ev, bir barınak değil, kadınlar için dayatılan hapishanelere dönüşmüştür. Eğitim hakkının, sağlık hizmetine erişimin, toplumsal ilişkilerin engellenmesi; yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal ve psikolojik bir şiddettir. Kadınların kapasitelerinin kullanılmasına izin verilmemesi, aslında bu kapasitelerin bilinçli bir biçimde yok edilmesi anlamına gelir. Amartya Sen’in “kapasite yaklaşımı” bize özgürlüğün yalnızca hayatta kalmak değil, seçme, üretme, katılma imkânlarıyla anlam kazandığını hatırlatır.

Taliban rejimi ise bilinçli olarak kadınların kapasitesini sistematik şekilde öldürmekte. Eğitim hakkı ellerinden alınan, iş yaşamından çekilen, sağlık hizmetine ulaşamayan kadınlar; yalnızca “nefes alan bedenler” olarak bırakılıyor. Bu, feminist teoride tarif edilen en derin patriyarkal şiddettir: Kadının özne olma potansiyelinin, yani geleceğini kurma imkânının yok edilmesi. Afganistanlı kadınların evlere hapsedilerek yalnızca ‘hayatta kalmalarına’ izin verilmesi, aslında onların yaşam hakkının gasp edilmesidir. Feminist politikanın da altını çizdiği gibi, kadınlara reva görülen salt hayatta kalma değil, özne olabilme hakkıdır. Çünkü yaşamak, yalnızca nefes almak değil; var olabilmek, eğitim görebilmek, toplumsal hayata katılabilmek, yani bireyin kendi kaderini tayin hakkıdır. İşte bu nedenle hayatta kalmak yetmez; kadınların özne olarak tanınması, tam anlamıyla yaşam hakkının iadesi demektir.

Afganistan’ın anahtarı uluslararası toplum tarafından Taliban’a teslim edildiğinde, en büyük kaybı yine kadınlar yaşadı. Taliban, kadınlara verdiği sözleri tutmak bir yana, şiddeti daha da derinleştirdi. Bu noktada yalnızca Taliban değil, uluslararası toplum da sorumludur.

Çünkü sessizlik de, tanıma da, şiddete ortak olmaktır.

Üstelik ülkeler ekonomik krizleri mültecilere bağlayarak yeni politikalar üretiyor. Bu da tüm mülteciler gibi Afganistanlı mültecilerin de maruz kaldığı katmanlı şiddeti derinleştiriyor. Afganistan’da şiddet yokmuş gibi davranılması, mültecilerin ülkelerine geri gönderilmesi anlamına geliyor. Oysa bu geri gönderilenler arasında en ağır yükü yine kadınlar ve çocuklar taşıyor. Böylece şiddetin ağı ulusal sınırların ötesinde, küresel bir düzeyde yeniden üretiliyor.

Üstelik yalnızca sessizlik değil, Taliban rejimini fiilen tanıyan ya da onunla diplomatik ilişkiler geliştiren ülkeler, kadınların maruz bırakıldığı bu şiddet düzenine ortak olmakta. Çünkü böyle bir tanıma, Taliban’ın kadın bedeni ve yaşamı üzerinde kurduğu şiddet rejimine meşruiyet kazandırır. Ülkelerin bu politikaları Taliban’ın kurduğu ev-hapishanelere teslimiyet anlamına gelir. Bu sürecin yükünü, bu şiddetin en çıplak biçimini yine kadınlar ve çocuklar yaşayacaktır. Çünkü sınır dışı edilen her kadın, kamusal hayattan çekilmeye zorlanmakla kalmayacak; aynı zamanda açlık, sağlık hizmetlerine erişememe ve eğitim hakkının kaybı gibi yapısal şiddet biçimlerinin doğrudan içine itilecektir.

Taliban’ın şiddet rejimi kadın bedenini, rengini, doğayla bütünleşme hakkını hedef alırken; uluslararası toplumun sessizliği ve mülteci politikaları bu şiddeti daha da derinleştiriyor. Bu nedenle Afganistanlı kadınların mücadelesi, yalnızca onların değil, hepimizin mücadelesidir.

Sonuç olarak, Taliban’ın kadınlara yönelik şiddeti yalnızca bedenlere değil, aynı zamanda doğayla ve yaşamla kurulan bağa da yöneliyor. Rengarenk burkalarla kendi varoluşunu doğaya yansıtan kadın, tüm müdahalelere rağmen direncini ifade ediyordu. Oysa bugün kadınlara siyah burkayı zorunlu kılmak, sadece bir kıyafet dayatması değil; kadının rengini, doğayla bütünleşme hakkını, kendi özünü ifade etme kapasitesini de ortadan kaldırmaktır. Bu, yaşamın rengini söndürmeye dönük sistematik bir şiddettir. Bu müdahale sadece kıyafetle ilgili bir müdahale değil; kadının doğayla kurduğu bağa, yaşamın rengini üretme kapasitesine de yönelmiş bir şiddet. Kadın “renkleriyle var oldukça” bir direniş hattı kuruyordu, Taliban bunu da söndürmek istiyor.

Afganistan’daki kadınların mücadelesi, yalnızca onların değil, hepimizin meselesi. Çünkü kadınların yaşamı ve özgürlüğü, ulusların politik hesaplarına kurban edilemeyecek kadar değerli. Taliban’ın şiddet rejimine sessiz kalan ya da onu fiilen tanıyan her ülke, bu şiddete ortak oluyor. Ve mülteci politikalarıyla bu şiddet daha da derinleşiyor, özellikle kadınlar ve çocuklar çok katmanlı bir kayıp ve yok oluşla yüz yüze bırakılıyor.

Tam da bu noktada, Afganistanlı kadınların sesi ancak küresel kadın dayanışmasıyla yükselebilir. Kadın kolektiflerinin yıllardır söylediği gibi: Dayanışma, yalnızca bir destek biçimi değil, varoluşun ortak güvencesidir. Bugün dünyanın neresinde olursak olalım, Afganistanlı kadınların yok sayıldığı bir dünyada biz de tam anlamıyla var olamayız.

Afganistan’daki kadınlar için dayanışma, insani bir tercih değil, politik bir sorumluluktur. Onların yeniden özneleşebilmesi, yalnızca kendi direnişleriyle değil, bizim kolektif dayanışma irademizle mümkündür. Çünkü bir kadının özgürlüğü ertelendiğinde, aslında tüm kadınların özgürlüğü ertelenmiş olur.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.