Erkeklik performansının, sınıfsal ayrıcalığın, devlet destekli cezasızlığın bir sahnesi olan trafikte kadınlar olarak bu ayrımcı kültürün özneleri olduğumuzu unutmamak, eşitlikçi bir yolun ihtimali için ilk adımımızdı belki de. Hiçbirimiz için hiçbir zaman kolay olmadı ama bütün baskılara rağmen kadınlar olarak yola çıktık.

Bundan tam on sene önce Cemre motosikletli dünyanın feminist eleştirisini yaparken motosikletli erkekliği şöyle tanımlamıştı: “Sokakta sanki kendinden başka bir canlı yokmuşcasına hareket edebilen höt zöt erkeğin potansiyel çıplak şiddet biçimidir bu motosikletli hali”. Trafikte sınır tanımayan ve yolu paylaştığı her öznenin varoluşunu tehdit etme hakkını kendinde gören bu erkek zihniyetin yoldaki temsiline karşı da içimize gömülmemeyi, üstümüze üstümüze gelen bu varoluşu ufaltabilmeyi dileyerek bitirmişti yazısını (2016).
Bugün, on yıl sonrasında, bu sözlerin üzerine düşündüğüm zaman erkekliğin sahiplendiği trafik kültürüne dair yeterince feminist söz üretebildik mi diye sorguluyorum. Çünkü ben bir kadın olarak trafikte içime gömülmesem de trafiğin eril öfkesini gömmüştüm içime, sürücülüğü erkeklik olarak içselleştirmiş ve trafikteki varoluşumu öfke üzerinden kurgulamıştım. Höt zöt erkekliği trafikte olmanın tek yolu sanmıştım. Ancak şanslıydım, kendime dıştan bakmamı sağlayacak feminist dayanışmanın içerisindeydim ve bu ayrıştırıcı zihniyeti derinden sorgulamaya başlamam feminist hareketin yoluma kattığı feminist kadınlar sayesinde oldu. Bu yüzden İstanbul’da hayatta kalmaya çalışan bir kadın sürücü olarak, yolda olmanın feminist haline dair sözümüzü büyütebilmek adına kendi sürücülük deneyimlerimi paylaşmak istedim sizlerle. Çünkü yine feminist kadınların desteğiyle gördüm ki, içselleştirilen bu eril öfkeden özgürleşebilmek ancak dayanışmayla mümkün.
İlk trafiğe çıktığım zamanlar farkında olmadan bir zırh gibi giyerdim üzerime eril tahakkümün trafik kültürünü. Önüne gelene selektör yapmayı güç, makas atmayı marifet, bindiğin arabayı bir statü, yol vermemeyi bir karakter meselesi, şeritleri selektörsüz gasp etmeyi özgüven sanan ve sırtını erkek devlete dayamış bu zihniyeti kuşkusuz ben de içselleştirmiştim. Başından beri kuralını patriyarkanın yazdığı oyunda kendimi bir oyuncu gibi hissedebilmek istemiştim. Ancak sonradan anladım ki ben ne kadar sürücü olmak istesem de patriyarka zaten bir kadın olarak beni, ben daha yola çıkmadan kötü sürücü olarak damgalamıştı. Trafikteki her yanlış nedense önce “bayan” sürücülerden biliniyordu, sanki kadınların trafikte oluşu tolere edilmesi gereken bir istisnaydı, kadınlar hataları sineye çekilmesi gereken fasulyeden oyunculardı çünkü kadınların doğası uygun değildi trafiğe, çok düşünür yavaş karar verirlerdi. Ancak nedense erkekler hiç kötü sürücü olmuyordu, hep bir öncüsü vardı bir erkek sürücü kötülenecekse. Ya yaşlıydı, ya babasından arabayı kaçırmış bir çocuktu, ya psikopattı… Sonuçta yalnızca erkek olması, kötü sürücü olmasıyla alakalı olamazdı. Ne de olsa erkekler daha çocukluklarından itibaren arabalarla oyun kuranlardı. Erkekliğin bu ayrıcalığı yalnızca trafikte değil, aile kurumları ve toplumsal hayatta da erkek şiddetini meşrulaştıran ayrıcalık değil miydi? Şiddet uygulayan erkek ya sarhoştu, ya sosyopattı ya da eyleyendi. Hayatlarımızın her alanına yayılmış bu sistematik ayrımcılığın farkına vardıkça, trafikte de sınırlarımın kadınlığa atfedilen toplumsal cinsiyet rolleriyle çok kez kolaylıkla ihlal edilebildiğine ve her erkeğin sırtını patriyarkaya dayayarak trafikteki sorumluluklarından kaçabildiğine şahit oldum. Böylece çevremdeki uğultuların beni eril öfkenin içine nasıl hapsettiğini gördüm, ben bu öfkeyi ne kadar sahiplenirsem sahipleneyim o yolun hiçbir zaman bir öznesi olarak görülmeyeceğimi de böylelikle anladım.
Trafikte bir özne olmak için ne kadar öfkelenirsem, bir o kadar uzaklaşıyordum kendi yolumdan. Bir araf haliydi trafikte kadın olmak: kendine yaklaştıkça çark seni kendinden uzaklaştırıyordu, çarka yaklaşmak istediğinde ise kendini unutuyordun. Bu gerçekle bir ara sokakta erkek arkadaşımlayken yaptığımız ilk kazada yüzleşmiştim aslında. Araba benimdi ancak erkek arkadaşım kullanıyordu. Kazanın olduğu yerde bir araç kiralama ofisi vardı, işlemleri adil şekilde halledebilmek için bize çarpan kişiyle beraber oraya girdik. Resmi tutanak tutup sigorta işlemlerini halletmeye çalışıyorduk. Erkek arkadaşım ısrarla arabanın benim aileme ait olduğunu, işlemleri benim yapacağımı söylese de ne ofisteki erkekler ne de bize çarpan erkek inatla işlemleri yaparken benimle muhatap olmadılar, sanki görünmezdim. Bir kadın olarak trafikte imzam benimdi ama yüzümün bir geçerliliği yoktu sanki. Ne onlardandım, ne kendimden. Mesele onlardan olmak değildi aslında, kurdukları oyunun kadınları kendi kimliklerinden uzaklaştırabilecek kadar manipülatif oluşuydu.
Trafiğin üzerimizdeki görünmez tahakkümü, ülkelerin görünmeyen sınırlarına benziyordu. Birilerinin güç mücadelesinin sebep olduğu bir katliama uyanmak gibiydi, yıllardır evin olan topraklardan bir sabah sürgün edilmişsin gibiydi. Her gün babanla, kocanla, ağabeyinle gittiğin yolları kendin aşmak istediğinde o yollar birden güvensiz, birden gurbet oluyordu. Herkesin girebildiği sokaklara girmek istediğinde aile kurumunun güven çemberi devreye giriyor ve çeşitli bahanelerle kendi kendine yol alma ihtimaline korku aşılanıyordu. Özgüvenin, inancın, hevesin teker teker yitiyor, kendi yoluna yabancılaştırılıyordun. Arabanın arka koltuğunda hep bir sopa bulundurmayı normalleştirmiş eril tahakkümün sokakları kadınlar için güvenli değildi, yine birileri sana fısıldıyordu: En iyisi hiç onların yoluna çıkmamaktı. Çıkacaksan da yerini bilecektin; camına tıklatan motosikletliye, önüne kırıp laf atan taksiciye dellenmeyecektin, rüşvetle alınan çakarlara boyun eğecektin. Öyle bir denkleme sokuyordu ki patriyarka, trafikte kadınların eril öfkeden korunmalarının tek yolu ya hiç yola çıkmamak ya da kendini korumak için yolda izini belli etmemek oluyordu. “Öteki” ve “kendi” arasında sınırların hep ihlal edildiği, kimi zaman sürücü olarak görüldüğün kimi zaman da kadın olarak görüldüğün ancak bir kadın sürücü olmanın hep yabancı olduğu bir arafta bırakıyordu seni trafiğin eril kültürü.
İşte bu yüzden yolda olmanın alternatif hallerini düşünürken kadınlar olarak içimize gömülmemek çok kıymetli. Ben de kendime yabancılaşmadan ve eril öfkeyi sahiplenmeden kendimi, kendim için, yolda bir feminist olarak nasıl tahayyül edebilirim diye düşünmeye başladım. Elbet ki yerleşmiş algıları dönüştürmek kolay değildi, kendi içimdeki öfkeyi dönüştürmek için de hâlâ çok çabalıyorum. Ancak anladım ki, yolda olmak demek trafiği yalnızca araçların bir dolaşım alanı olarak değil, bir paylaşım alanı olarak görebilmekti. Yolda olmak, erkekliğin yol alma biçimini reddedebilmekti. Şerit ihlallerinin, sabırsız korna seslerinin, yolsuzluğun, otoban yarışlarının barındırdığı alt-üst ilişkisini sorgulayabilmekti. Yolları şeritlere bölen devletin araçlara düzdüğü şehirlerin, vatandaşa yürüyecek yolu çok gördüğünü fark edebilmekti. Bunları bir feminist olarak fark etmek ise, şeridini sahiplenmeyi zorunlu kılıyordu. Erkekliğin hep kendine ait sandığı yollardaki şiddet biçimine karşı, yolda kendi şeridimizin sorumluluğunu sahiplenebilmekti. Şeridimizin bize ait olduğunu bilmek; şeridi bizimle paylaşanlara karşı, yayalara karşı, yoldaki canlara karşı da kendi sorumluluğumuzu görünür kılıyordu. Şeridin tek öznesi değildik, bizim yaşamlarımızı tehlikeye atan öfkeye aynı nefretle cevap veremezdik. Herkesin sınırlarını gözetebilmek için kendimizi kendi şeridimizde sahiplenmemiz gerektiğini anlamak, selektörle önümüzdeki araçları taciz edişimizde haklı bir yan olmadığını görünür kılmaktı.
Erkeklik performansının, sınıfsal ayrıcalığın, devlet destekli cezasızlığın bir sahnesi olan trafikte kadınlar olarak bu ayrımcı kültürün özneleri olduğumuzu unutmamak, eşitlikçi bir yolun ihtimali için ilk adımımızdı belki de. Hiçbirimiz için hiçbir zaman kolay olmadı ama bütün baskılara rağmen kadınlar olarak yola çıktık. Kimimiz ehliyetini on sekizinde almasına rağmen babalarının veya kocalarının önyargılarını kıramadığı on yılın ardından direksiyon başına gizlice geçerek ne yolları aşmıştı, kimimiz ehliyetini alır almaz topluma kulak vermeden kaçırarak babasının arabasını kafa tutmuştu düzene, kimimiz daha on yaşında tarla sürerek başlamıştı yolculuğuna, kimimiz ise kariyeri yapmıştı sürücülüğü. Öyle ki hepimizin hikayesi ve deneyimleri biricikti bu mücadelede ancak yola çıkmak hepimiz için aynı direnişi temsil ediyordu. Şeridine sığamayan erkeklik direksiyonunu önümüze kırmaya devam etse de yolun feminist politikasını yaparken bize kapatılmaya çalışılan bütün sokakların bizim olduğunu birbirimize hiç unutturmayalım olur mu?








