Devletin sunduğu kurumsal çocuk bakım hizmetleri ihtiyacı karşılamada yetersiz, daha çok özel kreşler teşvik ediliyor ve bu hizmete erişemeyen kesimler için Diyanetin sunduğu hizmet muhtemelen bir “kurtarıcı” olarak düşünülüyor.

Kadın emeği, günümüz kapitalist toplumunun sürdürülmesinde çok boyutlu bir işlevsellik taşıyor. Kadınlar, öncelikle toplumun yeniden üretiminin odağında yer alan bakım emeğinin sunucuları olarak konumlandırılıyor. Ekonomik rollerinin sınırları da bu konumlandırmaya göre çizilmiş oluyor. Yani kadınlar emek piyasasında yer alırken de “bakım emeğinin sağlayıcıları” olarak görülüyor, emek piyasasındaki konumları buna göre belirleniyor. Bu durum, piyasanın işine geliyor çünkü. Kamusal bakım hizmetlerinin metalaştırılmasıyla ortaya çıkan boşluk kadınlar tarafından doldurulmuş oluyor; üstelik herhangi bir ücret karşılığı olmadan. Bu noktada, karşılıksız emek kavramı karşımıza çıkıyor.

Karşılıksız emek, ekonomiyi doğrudan ilgilendirmekle birlikte, piyasada bir değer olarak karşılığı olmayan faaliyetlerin karşılanmasını anlatır. Hem temizlik, yemek, alışveriş, ütü, çocuk/ hasta/ yaşlı bakımı gibi gündelik rutin işleri hem de hanehalkının eğitimi, kişisel gelişimi gibi toplumsallaşmalarını sağlayacak değerlerin üretimini ve yeniden üretimini içerir. Herhangi bir karşılık almadan yapılan bu işler, bir yandan sürekli olarak piyasaya sunulacak emek gücünü yetiştirir ve yeniden üretimini sağlar, bir yandan da belirli koşullar altında piyasa ücretlerini aşağı çekip kârın artmasına imkan sağlar. Buna rağmen, çok büyük bir çoğunlukla kadınlar tarafından hane içinde harcanan bu emek, ekonomik açıdan önemsiz ve değersiz görülür, herhangi bir ulusal/ uluslararası ekonomik veri oluşturulurken de hesaba katılmaz. Evde yaptığımız yemeğin ücretini kimse bize ödemez çünkü; ama aynı yemek bir lokantada yapıldığında paraya dönüşür. İşte veriler de bu lokantadaki yemeğin değerini dikkate alır. Lokantadaki yemek ise “tencere ağırlıklarının fazla olması” hasebiyle erkeklere yaptırılır. Bunun aslının, evde temel sorumluluğumuz olarak dayatılan yemek yapma olayının, piyasaya çıktığında gelir getirici bir “iş”e dönüşmesi olduğunu biliyoruz.

Neredeyse günün tamamına yayılan bakım işleri, ev dışındaki durumumuzu da belirlemiş oluyor. Emek piyasası dahil, toplumsal yaşamın her alanına katılımımızda bu uzun vakitler alan sorumluluklar belirleyici oluyor ve sistematik bir cinsiyet eşitsizliği silsilesi oluşturuluyor. TÜİK’in (2015), 10 yaş üstü kadınların ve erkeklerin günün 24 saatini hangi faaliyetlere[1] ayırdığına yönelik yaptığı Zaman Kullanımı Araştırması’na göre kadınlar, aile bakım hizmetlerine ve ev işlerine günde ortalama 4 saat 17 dakika ayırırken, erkekler sadece 51 dakika ayırıyor. Ev dışında çalışan kadınlar ve erkekler için bakıldığında da durum çok değişmiyor: Kadınlar 3 saat 31 dakika, erkekler ise sadece 46 dakikalarını ev işlerine ve hanenin bakımına ayırıyor. Yani kadınların evde hep ikinci bir vardiyaları var ve ev işleri ile hane bakımına erkeklerden neredeyse beş kat daha fazla zaman harcıyorlar. Eğitim durumuna göre bakıldığında aradaki açığın devam ettiğini görüyoruz. Üniversite mezunu kadınlar günde 3 saat 36 dakikalarını ev işleri ve bakım hizmetine harcarken, erkekler 1 saat 2 dakika harcıyor. Yani bu durum karşısında “eğitimli olmak” vs. de fayda etmiyor; çünkü kurumsal eğitim sistemi de bu dizgenin sürdürülmesi için kurgulanıyor.

Kadınlar, ev işleri ve hane bakımına ayırdıkları sürenin %14,5’ini ise çocuk bakımına ayırıyor. 0-5 yaş arası çocuğu olan hanelerin yaklaşık %90’ında çocuklara anneler bakıyor, yaklaşık %8’inde ise büyükanneler. Ücretli bakımın oranı %4,3 (çocuk bakıcısı veya kreş ve anakoulu). Görüldüğü gibi, çocuk bakımının neredeyse tamamı hanenin bir kadın üyesi tarafından yapılıyor. Çünkü hem toplumun beklentisi bu yönde hem de neoliberal politikalar, kadın emeğine yaslanarak karşıladığı bu hizmetlerin toplumsallaşmasına gerek duymuyor. Özellikle çocuk ve yaşlı bakım kurumlarının yetersiz oluşu ısrarla bir problem olarak tanımlanmıyor. Tam tersine, bu işlerin “aile içi dayanışma”nın bir gereği olduğuna ve annelik ve aile ideolojisi güzellemesiyle “aile” içinde (kadınlar tarafından) görülmesine vurgu yapılıyor.[2] Ve hatta örneğin belediye kreşlerinin “kamu zararına yol açtığı”na varan söylemlerle kadınların bakım yükümlülüğünü azaltacak uygulamalardan imtina ediliyor. En son İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 0-66 ay arası çocuklar için sunduğu bakım hizmetlerinde bu olaya tanık olduk. 628 TL olan bakım hizmeti bedelinin 160 TL’si personelden alınıyor, kalan kısmı ise belediye bütçesinden ödeniyor. Çalışanları için kamusal hizmet sunan belediyenin bu uygulaması, Sayıştay tarafından “kamu zararı” olarak tanımlanıyor ve geçmiş zararın ödenmesi gerektiğine karar veriyor. Sonuç olarak belediyenin kreş ve anaokulunun kapanması ve personelin geçmişte yararlandığı hizmetin bedelini maaşlarından kesilerek ödemeye başlaması uygun görülmüş oluyor.[3]

Kamu kurumlarının, personelin çocukları için açtığı kreş ve gündüz bakımevleri de aslında benzer mantıkla kapatılmaya devam ediyor. Örneğin, Ankara’da bulunan Sami Ulus Hastanesi’nin 40 yıldır hizmet veren kreşinin kapatılma gerekçesi de benzer.[4] Bu kreş ve gündüz bakımevleri sosyal tesis kapsamına alındı ve giderlerini kendilerinin karşılaması zorunluluğu getirildi. Ya karşılayamazsa? O zaman kamu zararı demek, kapatılması gerek! Hal böyleyken bu kreş ve gündüz bakımevlerinin sayısı da gittikçe düşüyor. MEB Milli Eğitim İstatistiklerine göre, 2008’de 497 olan bu sayı 2017’de 107’ye geriledi.[5]

Aynı istatistiklere göre sayısı hızla yükselen tek bir kategori var: 2015-2016 döneminden itibaren bu istatistiklere eklenen “Toplum Temelli Kurumlar” kategorisi. Bu kategori, “Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı 4-6 yaş arası kurslar, belediyeler tarafından açılan kreşler ve derneklerce açılan kreşler”i kapsıyor. 2015-2016 döneminde bu kategori kapsamında 692 kurs ve kreş bulunuyorken, 2016-2017 döneminde bu sayı 1.552’ye yükselmiş. Detaylı veriler bulunmamakla birlikte, tam da bu dönemde belediyelerin açtığı kreşlerin kapanmaya başladığını, STK kreşlerinin çok da yaygın olmadığını düşündüğümüzde Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı 4-6 yaş arası kursların sayısının hızla arttığını söylemek mümkün görünüyor. Kur’an Kursları Öğretim Programı (4-6 yaş için) toplam 10 ilde pilot uygulama ile başlatılıyor ve ardından 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “fiziki şartları uygun olan mekanlarda” tüm Türkiye’de yaygınlaştırılması kararı alınıyor. Çünkü, talebin fazla olduğu, bunun da bir başarı göstergesi olduğu sonucuna varılıyor. Sonrasında da hızla yaygınlaşıyor. Devletin sunduğu kurumsal çocuk bakım hizmetleri ihtiyacı karşılamada yetersiz, daha çok özel kreşler teşvik ediliyor ve bu hizmete erişemeyen kesimler için Diyanetin sunduğu hizmet muhtemelen bir “kurtarıcı” olarak düşünülüyor. Yani aslında dini eğitim veren bu kursların yaygınlaşmasının sebebi “talebin fazla olması” gibi gösterilse de burada tercihe dayalı bir talepten bahsetmek mümkün durmuyor.

Bakım hizmetlerinin kurumsallaşamamasının bir nedeni de bu hizmetlerin “zorunluluk” içermemesi. Türkiye’de çocuk bakım hizmetinin sunulmasına yönelik belki de tek zorunluluk içeren düzenleme, özel işyerleriyle ilgili. 150 ve üzeri kadın çalıştıran özel işletmelerde işverenin bu hizmeti sunma yükümlülüğü var. Fakat işletmelerin %99,9’unun Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelerden (KOBİ) oluştuğunu dikkate aldığımızda 150 üzeri kadın çalıştıran işyerlerinin son derece az olduğu ortaya çıkıyor. 150 ve üstü çalışanı olan özel işyeri sayısı 7.204; 150 üstü sigortalı kadın çalışanı olan işyeri sayısı ise 1.591. Bu işyerlerinden sadece 300’ünün denetlendiği ve %45’inde kreş olmadığı belirtiliyor. Buradan kadın çalışan sayısının yeterli olduğu işletmelerde bile bu hizmetlerin sunulmadığı, işletmelerin bir teftiş olduğu halde verilecek cezayı ödemeyi tercih ettikleri anlaşılıyor. Ve asıl mesele, işyerinin bakım hizmeti vermesinin koşulunun kadın çalışan sayısına bağlanmış olması.

Tüm bu veri ve değerlendirmeler, merkezi ve yerel yönetimler tarafından sunulan hizmetlerin ve işyeri kreşlerinin yetersiz olduğunu, özel kreşlerin ise yüksek ücretlerle bu hizmeti sunması nedeniyle çocuk bakım ve eğitim hizmetlerinin toplumun her kesimi tarafından erişilebilir olmadığını ve dolayısıyla devletin çocuk bakım ve eğitimini büyük ölçüde haneye bıraktığını bir kez daha ortaya koyuyor! Bahane de sağlam: bakım hizmeti, kamu zararıdır!

 

[1] Eğitim, istihdam, ev ve bakım işleri, uyumak, eğlenmek, spor, ulaşım, tv izleme gibi.

[2] Geçtiğimiz günlerde bunun için bir miktar para verilmesi uygun görüldü, o ayrı! Pilot proje kapsamında 10 ilde “belirlenen kriterlere uygun” büyükannelere, torunlarına bakma karşılığında 12 ay süreyle 425 TL ödeme yapılıyor. 105 bin başvurunun sadece altı bini bu destekten yararlanmaya hak kazandı. Torun sevgisi üzerinden propaganda edilen bu girişimin ardında maliyetleri düşürme amacının olduğunu kestirmek güç değil. Haberin detayı için: http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/basvurular-uzatildi-dun-durdurulmustu-40369213

[3] Ayrıntılı bilgi için: https://www.sayistay.gov.tr/tr/kararlar/dk/?krr=24730.

[4] Ayrıntılı bilgi için: http://www.keig.org/?p=3578

[5] Ayrıntılı bilgi için: http://sgb.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2017_09/08151328_meb_istatistikleri_orgun_egitim_2016_2017.pdf

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.