Uluslararası hukuktaki yeni gelişmeler genellikle belirli bir vahşet veya krize yanıt olarak ortaya çıkar. Şu anda dünyadaki en ciddi kadın hakları krizi, Taliban’ın kadınların ve kız çocuklarının haklarına kapsamlı ve sistematik kısıtlamalar getirdiği ve daha güçlü bir uluslararası korumaya duyulan ihtiyacın vurgulandığı Afganistan’da yaşanıyor.

Heather Barr*, Macarena Saez*, Stacey-Leigh Manuel*

Çeviren: Müge Yetener

Birleşmiş Milletler üye devletleri, 2019’dan beri üzerinde çalışılan bir taslak üzerinde değişiklik yapılması için ve tam müzakerelerin başlamasına zemin hazırlayacak olan Ocak 2026 tarihli “hazırlık komitesi” toplantısı öncesinde, insanlığa karşı suçları önleme ve cezalandırmaya yönelik bir antlaşma hakkında görüş oluşturuyor. Bazı devletler ve savunucular, cinsiyet ayrımcılığını uluslararası bir suç olarak tanıyan bir metnin eklenmesini özellikle destekliyor. Bu, kadınların ve kız çocuklarının haklarını ve yaşamlarını korumak için uluslararası hukuktaki bir boşluğu doldurmak adına eşsiz bir fırsat sunuyor.

Önümüzdeki dört yıl boyunca BM Genel Kurulunda devletler değişiklik önerileri sunacak ve önerilen anlaşmayı tartışacaklar. Aralık 2024 tarihli bir kararda ortaya konan bu sürecin 2029’da tamamlanması planlanıyor. Nihai sonucun uluslararası hukuka önemli bir katkı olması amaçlanıyor; insanlığa karşı suçlar dünya çapında yaygınlaşmış olsa da özellikle silahlı çatışma bağlamı dışında işlenenler olmak üzere, bu korkunç suçları önlemek ve cezalandırmak için şu anda belirli ve kapsamlı bir uluslararası anlaşma bulunmuyor. Belirli bir anlaşmanın olmaması, insanlığa karşı suçların ciddiyetinin küçümsenmesine, kamuoyunun farkındalığının ve hükümetlerin tepkisinin azalmasına katkıda bulunuyor. Bir anlaşmanın olmaması ayrıca, anlaşmanın uygulanmasını yorumlamaya ve izlemeye odaklanmış özel bir uzman organının da olmaması ve devlet sorumluluğu ihlallerini dava etmek için sınırlı yollar olması anlamına geliyor.

Kadın hakları savunucuları, sözleşmenin ayrıca kadın ve kız çocuklarının haklarına ilişkin uluslararası korumaları güçlendirmesi gerektiğini, cinsiyet ayrımcılığını uluslararası hukuka göre suç haline getirmesi gerektiğini belirtiyor.

Afganistanlı kadın hakları savunucularının liderliği

Uluslararası hukuktaki yeni gelişmeler genellikle belirli bir vahşet veya krize yanıt olarak ortaya çıkar. Şu anda dünyadaki en ciddi kadın hakları krizi, Taliban’ın kadınların ve kız çocuklarının haklarına kapsamlı ve sistematik kısıtlamalar getirdiği ve daha güçlü bir uluslararası korumaya duyulan ihtiyacın vurgulandığı Afganistan’da yaşanıyor.

BM’in Afganistan’daki insan hakları durumu özel raportörü bu krizi belgelemiş ve Eylül 2024’te İnsan Hakları Konseyi’ne şunları söylemişti: “Taliban’ın kurumsallaşmış cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, ayrımcılık ve baskı sistemi – kısacası, insanlığa karşı bir suç olan toplumsal cinsiyet zulmü… neredeyse tüm nüfusu etkiliyor. Ele alınmadığı takdirde, sonuçları gelecek nesilleri şekillendirecek.”

Taliban’ın Afganistan’ı ilk kez yönettiği 1996-2001 yılları arasında, birçok Afganistanlı kadın hakları savunucusu, Taliban’ın kadınlara ve kız çocuklarına yönelik istismarlarını tanımlamak için “cinsiyet ayrımcılığı” (gender apartheid) terimini kullanmıştı. 1999 yılında, dönemin BM’in din veya inanca dayalı hoşgörüsüzlük ve her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması özel raportörü Abdelfattah Amor da aynı fikirdeydi ve “Taliban, kadınlara karşı fiilen bir apartheid sistemi getirmiştir” diye yazmıştı.

Taliban’ın 2021’de Afganistan’da yeniden iktidara gelmesinden bu yana kadınlara ve kız çocuklarına yönelik istismarları, cinsiyet ayrımcılığı hakkındaki tartışmaları yeniden tetikledi ve bunun uluslararası bir anlaşmada insanlığa karşı suç olarak tanınması çağrılarını hızlandırdı.

Birçok Afganistanlı kadın hakları savunucusu, Taliban’ın tüm kadınların ve kız çocuklarının haklarını sistematik ve yapısal olarak ihlal etmesinin, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kuran Roma Statüsü (Tüzüğü)’nde suç sayılan apartheid eylemleriyle aynı nitelikte ve ağırlıkta olduğunu, tek farkın Taliban’ın suçlarının ırka değil cinsiyete dayalı olması olduğunu ileri sürüyor.

Uluslararası hukukta kadın haklarıyla ilgili bir boşluğu doldurmak ve cinsiyet temelinde kadınlara ve kız çocuklarına karşı işlenen suçların tamamı için hesap verebilirliğin sağlanması için, cinsiyet ayrımcılığına dayalı uluslararası bir suç yaratılmasının gerekli olduğuna dair ikna edici bir dava ortaya koyuyorlar .

Afganistanlı kadın hakları savunucularının çağrısı, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, BM Kadın Birimi İcra Direktörü, Kadın Hakları Sözleşmesini yorumlayan CEDAW Komitesi, BM Kadınlara ve Kız Çocuklarına Karşı Ayrımcılık Çalışma Grubu ve Afganistan’daki İnsan Hakları Durumu Özel Raportörü de dahil olmak üzere BM’deki insan hakları liderleri ve uzmanlarından güçlü bir destek aldı.

Apartheid suçu

Apartheid terimi, beyaz üstünlükçü sömürge hükümetlerinin ırka dayalı bir ayrımcılık ve baskı sistemi yaratıp acımasızca dayattığı Güney Afrika’ya dayanmaktadır. Apartheid politikaları, insanların nerede yaşayıp çalışabileceklerini, nerede eğitim alabileceklerini, neler öğrenebileceklerini ve nasıl hareket edebileceklerini veya edemeyeceklerini belirliyordu. Güney Afrika’nın 1950 tarihli Nüfus Kayıt Yasası uyarınca, beyaz olarak sınıflandırılmayan kişilere karşı ayrımcı politikalar uygulanmış ve en kötü ihlaller “yerli” olarak tanımlanan siyahlara uygulanmıştır.

Uluslararası tepki, 1973 yılında devletlerin, apartheid’ı küresel ve evrensel bir insanlığa karşı suç olarak tanımlayan Apartheid Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Apartheid Sözleşmesi) kabul etmesine yol açtı. 1994 yılında apartheid sistemi Güney Afrika’da resmen ortadan kaldırıldı, ancak apartheid döneminde yaratılan derin eşitsizliklerin kalıcı zararlı etkileri devam ediyor.

Uluslararası hukukun büyük bir kısmı, korkunç durumlara küresel bir yanıt oluşturma çabalarıyla gelişmiştir ve Güney Afrika’daki ihlaller uluslararası hukuk üzerinde uzun vadeli bir etkiye sahip oldu. 1998’de, Güney Afrika’daki apartheid rejiminin sona ermesinden dört yıl sonra ve Ruanda ile eski Yugoslavya’daki vahşetin ardından, devletler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kuran Roma Statüsü’nü kabul ettiler.

Roma Statüsü, apartheid’ı insanlığa karşı bir suç olarak nitelendirerek “bir ırk grubunun diğer bir ırk grubu veya grupları üzerinde sistematik baskı ve egemenlik kurduğu kurumsallaşmış bir rejim bağlamında ve bu rejimi sürdürme niyetiyle işlenen insanlık dışı eylemler” olarak tanımlıyor.

Roma Statüsü’nde apartheid suçu için gereken koşullar -bu suçun kurumsallaşmış bir rejimle (yani devlet veya benzer bir otorite tarafından uygulanan sistematik yasalar veya politikalar) ve böyle bir rejimin sürdürülmesi niyetiyle karakterize edilmesi- bu tür ihlalleri, Roma Statüsü’nde “grup veya kolektifin kimliği nedeniyle uluslararası hukuka aykırı olarak temel haklarından kasıtlı ve ağır bir şekilde yoksun bırakılması” olarak tanımlanan insanlığa karşı zulüm suçundan ayırır. İnsanlığa karşı suçlar hakkındaki taslak maddeler uyarınca, her ikisi de insanlığa karşı suç olarak nitelendirilmiş ve sivil bir nüfusa yönelik sistematik veya yaygın bir saldırının parçası olarak işlenmiş olsa da apartheid için kurumsallaşmış bir rejimin ve bu rejimin sürdürülmesi niyetinin açıkça bulunması gerekir. Aşağıda tartışıldığı gibi, ırka dayalı olduğunda zulüm ve apartheid, on yıllardır ayrı ve tamamlayıcı biçimde insanlığa karşı suçlar olarak yer alır.

Apartheid Sözleşmesi ve Roma Statüsü’nde yer alan uluslararası apartheid suçu, özellikle “ırksal gruplara” uygulanır; ancak uluslararası insan hakları hukuku ve uluslararası ceza hukuku içtihatlarında ırk kavramının nesil ve ulusal veya etnik kökeni de kapsadığı anlaşılmıştır.

Cinsiyet ayrımcılığına ilişkin sorular

Cinsiyet ayrımcılığının İnsanlığa Karşı Suçlar Anlaşması’na dahil edilmesinin önerilmesinin olası uluslararası hukuki sonuçlarını incelemek önemlidir. Aşağıda, devletlerin ve diğerlerinin bu anlaşma kapsamında cinsiyet ayrımcılığını suç haline getirme konusundaki tutumlarını değerlendirirken sık sık sorulan bazı sorular ve kısa yanıtlar yer alıyor.

Cinsiyet ayrımcılığı suçunun işlendiğine dair bir bulgunun bulunması için eşik değeri ne olurdu?

Irk ayrımcılığına benzer şekilde, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık da bir kademe meselesidir. Irk ayrımcılığı, tüm ülkelerde olmasa da birçok ülkede görülmeye devam ediyor ve birçok hükümet, ırk ayrımcılığını önlemek ve buna müdahale etmek için yeterli önlemler almıyor.

Ancak, yalnızca en korkunç sistematik ihlaller apartheid eşiğini karşılar; özellikle de Roma Statüsü’nde olduğu gibi, “insanlık dışı eylemler … bir ırk grubunun diğer herhangi bir ırk grubu veya grupları üzerinde sistematik baskı ve egemenlik kurduğu kurumsallaşmış bir rejim bağlamında ve bu rejimi sürdürme niyetiyle işlendiğinde.”

Apartheid Sözleşmesi ve Roma Statüsü’ndeki apartheid tanımları, hangi eylemlerin bu suçu teşkil edebileceği konusunda yüksek bir eşik belirlemiş ve bu durum, söz konusu yasaların temkinli bir şekilde uygulanmasına da yansımıştır. Bu nedenle, apartheid yalnızca çok belirli koşullar altında uygulanabilen bir suçtur ve yalnızca birkaç durumda uygulanmıştır.

Kuruluşumuz İnsan Hakları İzleme Örgütü, Myanmar yetkililerinin Rohingya halkına ve İsrail yetkililerinin Filistinlilere yönelik muamelesinde apartheid suçu olarak nitelendirdiği ihlalleri belgelemiştir. Uluslararası Adalet Divanı, 2024 tarihli bir danışma görüşünde, İsrail’i, hükümetleri “her türlü ırk ayrımcılığını ve apartheid’ı önleme, yasaklama ve ortadan kaldırma” yükümlülüğü altına sokan Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 3. Maddesi’ni ihlal etmekten sorumlu bulmuştur. Dünyanın hiçbir yerinde apartheid suçundan tek bir kişi hakkında tamamlanmış bir dava açılmamış olsa da apartheid suçlamasıyla ilgili bir dava şu anda Güney Afrika mahkemelerinde devam ediyor.

Cinsiyet ayrımcılığı insanlığa karşı suçlar sözleşmesine dahil edilseydi, cinsiyet ayrımcılığı suçu, mevcut apartheid suçu gibi benzer şekilde çok yüksek bir eşik değerine sahip olurdu. Hiçbir ülke cinsiyet eşitliğini sağlayamadı ve birçok hükümet kadınlara ve kız çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor veya ayrımcılığı önlemek için yeterli adımları atmıyor. Bu ihlaller, çeşitli uluslararası insan hakları ve insancıl hukuk belgeleri kapsamında yükümlülükleri tetiklemekle birlikte, bu tür eylemler yalnızca belirli koşullar altında apartheid teşkil eder. Yalnızca en vahim durumlar bu eşik değerini karşılayabilir.

Cinsiyet ayrımcılığına ilişkin bir bulgu, bir devlete yönelik insani yardımları ve diğer etkileşim biçimlerini nasıl etkilerdi?

Cinsiyet ayrımcılığının uluslararası hukukta suç olarak tanınması halinde geriye dönük uygulanmayacağını vurgulamak önemlidir.

Cinsiyet ayrımcılığının uluslararası bir suç haline gelmesi ve bir devletin cinsiyet ayrımcılığını da içeren insanlığa karşı suçlardan sorumlu bulunması durumunda, diğer devletlerin yetkililerinin, diğer insanlığa karşı suçlarda olduğu gibi, suçu önleme, bastırma ve cezalandırma sorumlulukları vardır; bu suçların işlenmesine yardım etmemek de buna dahildir.

Devletlere yüklenen yükümlülüklerden biri de gerekli özeni gösterme yükümlülüğüdür. Cinsiyet ayrımcılığının sözleşmeye dahil edilmesi, devletlerin böyle bir durumla nasıl başa çıkacaklarını değerlendirmeleri için bir çerçeve oluşturacaktır. Ancak, her duruma özgü olacak belirli eylem türlerini gerektirmez veya yasaklamaz.

İnsani yardım asla reddedilmemelidir ve insanlığa karşı suç işleyen bir hükümeti desteklemeden yardım sağlanabildiğine ve sağlanabileceğine dair birçok örnek vardır. Bağışçılar, bazı gözlemcilerin apartheid olarak nitelendirdiği bir durumla karşı karşıya kalırken hem Rohingya hem de Filistin halkına insani yardım sağlamanın yollarını bulmuşlardır.

Toplumsal cinsiyet temelli zulüm suçu kadınlar ve kız çocukları için yeterli koruma sağlıyor mu?

Cinsiyete dayalı zulüm olarak tanımlanan insanlığa karşı suç, Roma Statüsü uyarınca zaten uluslararası bir suçtur ve İnsanlığa Karşı Suçlar Sözleşmesi’nin mevcut taslak maddelerinde yer almaktadır. Ancak, toplumsal cinsiyete dayalı zulmün hesap verebilirlik aracı olarak mevcut olması, toplumsal cinsiyet ayrımcılığının da uluslararası hukuk kapsamında bir suç olarak ele alınmasının gereksiz olduğu anlamına gelmez. İnsanlığa karşı suçlar arasında bir hiyerarşi yoktur; hepsi son derece ciddi suçlardır ve devletlerin suçu önleme yükümlülüğü aynıdır. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, toplumsal cinsiyete dayalı zulüm suçunun kapsamadığı, toplumsal cinsiyetle ilgili zararın bazı unsurlarını ve yönlerini, örneğin yönetimin aşırı cinsiyet ayrımcılığı üzerine inşa edilebilmesini, kapsayacaktır.

Yukarıda belirtildiği üzere, Roma Statüsü’nün bir grubun diğer bir grup üzerinde sistematik baskı ve egemenlik kurmasına ilişkin kurumsallaşmış bir rejim gerektirmesi, onu Roma Statüsü’nde “grubun veya topluluğun kimliği nedeniyle uluslararası hukuka aykırı olarak temel haklardan kasıtlı ve ağır bir şekilde yoksun bırakılması” olarak tanımlanan zulüm suçundan ayırır.

Cinsiyet ayrımcılığı suçunun uluslararası hukuka eklenmesi, hukuki bir boşluğu dolduracak ve uluslararası hukukun ırk ve cinsiyete dayalı suçlara nasıl yanıt vereceği konusunda tutarlılık sağlayacaktır.

Cinsiyet temelli zulüm suçu, uluslararası ceza hukuku alanında faaliyet gösteren birçok kişi tarafından nadiren kullanılır ve çoğu zaman iyi anlaşılmaz. Bunun temel nedenlerinden biri, Roma Statüsü’nün zulüm suçuna getirdiği ve bu suçun ancak başka bir insanlığa karşı suçla birlikte işlenebileceğini öngören sınırlamadır. İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca, cinsiyet temelli zulüm de dahil olmak üzere zulmün tek başına bir suç haline getirilmesi için bu koşulun kaldırılmasını talep etmektedir. Bu, cinsiyet temelli zulmü daha erişilebilir hale getirecek ve cinsiyete dayalı ağır ihlallere müdahalede daha kullanışlı bir araç haline getirecektir.

Irkçı zulüm ve apartheid suçları bir arada var olur. Birbirlerini tamamlarlar ve birlikte, ırka dayalı işlenen tüm suçların potansiyel hesap verebilirliğine doğru ilerlemeye yardımcı olurlar. Cinsiyetçi zulüm ve cinsiyetçi apartheid’ın bir arada var olması da aynı etkiyi yaratacaktır.

İnsanlığa Karşı Suçlar Anlaşması süreci

İnsanlığa Karşı Suçlar Anlaşması süreci, cinsiyet ayrımcılığı suçunun uluslararası hukuka dahil edilmesi için benzersiz ve zaman sınırlaması olan bir fırsat sunuyor. On bir Devlet, cinsiyet ayrımcılığının uluslararası hukuka dahil edilmesi konusunu görüşmek istediğini belirtmiş ve diğer devletler de kapalı kapılar ardında gelecekte bu konuyu değerlendireceklerine dair söz vermiş bulunmakta.

Afganistanlı kadınların aktivizmi ve Taliban’ın sistematik istismarları, kadınlar ve kız çocukları için uluslararası korumada önemli bir boşluğu gözler önüne seriyor. İnsanlığa Karşı Suçlar Anlaşması süreci, bu boşluğu doldurmak ve dünya genelindeki kadınlar ve kız çocukları için korumayı artırmak üzere bir fırsat sunarak, tüm ülkelere kadınlara karşı aşırı ayrımcılık ve şiddet sistemleri kurmanın uluslararası toplum tarafından hoş görülmediğini göstermek hedefini güdüyor. Yeni anlaşma kapsamında cinsiyet ayrımcılığını suç haline getirme süreci uzun ve belirsiz olsa da devletlerin cinsiyet ayrımcılığını bir öncelik haline getirmeleri, Taliban istismarlarının giderek normalleşmesine karşı bir adım olacak ve Taliban’ı sorumlu tutmak için acilen ihtiyaç duyulan diğer çabalara önemli bir katkı sağlayacaktır.

Tüm devletler, Afganistanlı kadınların ve tüm dünyadaki kadınların bu kritik çağrısını desteklemeli ve cinsiyet ayrımcılığının uluslararası hukuka, İnsanlığa Karşı Suçlar Sözleşmesi taslağı da dahil olmak üzere, dahil edilmesini sağlamak için aktif olarak çalışmayı bir öncelik haline getirmelidir.

* Bu yazının orijinali 14 Temmuz 2025’te Just Security sitesinde yayınlanmıştır.

* HRW Kadın Hakları İzleme Bölümü

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.