Kadın yalnızca sınırlarını koruyan ve gerektiğinde giden kişi değildir; arzulayan, seçen, bağlanan ve haz alan bir öznedir de. Aşkın içinde arzunun öznesi olmayı da konuşacaksak, başka bir soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bu haz neden iki kişide bitsin?

María Berrío

Berfin Aslan’ın Çatlak Zemin’de yayımlanan aşk[i] yazısını okuduktan sonra, uzun zamandır zihnimde dolaşan aşk meselesine yeniden döndüm. Yazının bende açtığı yer için Berfin Aslan’a en başta teşekkür etmek isterim. Kriterlerin, beklentilerin ve bütün o “doğru ilişki” arayışının arasında aşkın kendisine ne olduğunu yeniden sormama vesile oldu. Ben de onun bıraktığı yerden başka bir sorunun peşine düşmek istiyorum: Bunca feminist bilgi ve deneyimden sonra aşkı nasıl düşünmeye devam edeceğiz?

Bu kolay bir soru değil. Hele Türkiye’de hiç değil. Erkekler kadınları “sevdiği”, “kıskandığı”, ayrılığı kabul edemediği için öldürebiliyor; kadının kendi hayatına devam etme isteği bile erkeğin sevme ve sahip olma hakkının ihlaliymiş gibi görülebiliyor. Kadın cinayetlerinin ardından kullanılan dilde bile aşk, kıskançlık, tutku ve erkek şiddeti birbirine karışıyor. Bu yüzden “aşkı özgür bırakmak” derken neyi özgür bırakmak istediğimizi baştan ayırmak gerekiyor. Kadının hayatını kuşatan, onu denetleyen, “benimsin” diyen, ayrılma hakkını tanımayan bir sahiplenmeden söz etmiyorum. Patriyarkanın aşk diye adlandırdığı her şeyi aşk kabul etmek zorunda değiliz.

Feminist mücadele bize kadınların aşk adına kendilerinden vazgeçmelerinin nasıl romantize edildiğini, fedakarlığın nasıl kadınlık erdemine dönüştürüldüğünü, bakımın ve duygusal emeğin nasıl eşitsiz dağıldığını gösterdi. Kıskançlığın sevginin kanıtı, ısrarın romantizm, erkeğin öfkesinin tutku sayıldığı bir aşk anlatısına itiraz ettik. “Seni sevdiğim için” cümlesinin bir kadının hayatını daraltmak için kaç farklı biçimde kullanılabildiğini biliyoruz. Ben tam da bu bilgiden sonra aşkı yeniden düşünmek istiyorum: feminist eleştirinin açtığı yerden, aşkı patriyarkanın elinden geri almanın mümkün olup olmadığını.

Kadınların kendi hayatlarını kurabilmeleri, “hayır” diyebilmeleri, sınırlarını tanımaları ve gerektiğinde çekip gidebilmeleri feminist mücadelenin vazgeçilmez kazanımları. Fakat özgürlük fikri kolayca başka bir dile karışabiliyor: ihtiyaç duymamak, bağlanmamak, kimseye yaslanmamak. Oysa kimseye mahkûm olmamakla kimseye ihtiyaç duymamak aynı şey değil.

Bir başkasına yaklaşmak, onun bizi etkileyebilmesine izin vermeyi de içeriyor. Hiç incinmeden, hiç sarsılmadan, hiçbir risk almadan sevmek mümkün mü? Ben feminist özgürlüğü ihtiyaçsızlıkta değil, ihtiyaçlarımızın bizi bir başkasının iradesine mahkûm etmediği ilişkiler kurabilme imkanında görüyorum.

Romantik aşk bize uzun süre, bir yerde bizi bütünüyle anlayacak, eksiklerimizi tamamlayacak, neye ihtiyacımız olduğunu biz söylemeden bilecek “doğru insan”ın bulunduğunu anlattı. Bu hikâyenin feminist açıdan sorunu yalnızca gerçekçi olmaması değil. “Tamamlanma” çoğu zaman kadının kendisinden eksilmesi pahasına gerçekleşti; kendi “ben”ini ortak bir “biz” içinde eritmesi sevginin büyüklüğü olarak anlatıldı.

Elbette hiçbirimiz ilişkilere tamamlanmış insanlar olarak girmiyoruz. Korkularımızı, geçmişimizi ve kırılganlıklarımızı beraberimizde getiriyoruz. Ama benim için asıl soru kimin kusurlu olduğundan çok, kusurların sonuçlarını kimin taşıdığı. Birinin yaraları sürekli diğerinin bakım emeğine, suskunluğu diğerinin bitmek bilmeyen anlama çabasına dönüşüyorsa artık yalnızca iki insanın kusurluluğundan söz edemeyiz. Şiddet kusur değildir.

Birini sevmekle sevebilmek aynı şey değil. Bir erkek bir kadını gerçekten sevebilir ve yine de ilişkinin duygusal yükünü ona bırakabilir. Kadınlara hatırlamak, anlamak, beklemek, ilişkiyi konuşmak, kırılan şeyi onarmak, söylenmeyeni sezmek başka bir aşk bilgisi olarak öğretildi. Üstelik bütün bunlar emek değil, kadınların ilişkilere “doğal olarak” daha yatkın olmasının sonucu sayıldı. Böylece aşk iki kişinin duygusu olabilirken aşkın altyapısı tek kişinin işi haline gelebildi. Heteroseksüel erkeğin aşkı sabote etmesinin en sıradan biçimi bazen sevmemesi değil, sevgisinin tek başına yeterli olduğunu sanmasıdır.

İki kişinin yan yana olması henüz iki öznenin karşılaşması anlamına gelmiyor. Birinin özgürlüğü diğerinin bakımına dayanıyorsa orada bir “biz” olabilir ama eşit iki özne yoktur. “Biz” kadın için uzun süre kendi “ben”inden vazgeçmenin kapısı olduysa feministlerin “ben”i savunması gerekiyordu. Şimdi başka bir ihtimali de düşünebiliriz: “Ben”i kaybetmeden “biz” diyebilmek.

Sevdiğim insan benim yarım değil. Beni tamamlamak, yalnızlığımı ortadan kaldırmak ya da bütün ihtiyaçlarımı karşılamak için dünyaya gelmedi. Onun benim dışımda bir hayatı, arzuları, arkadaşlıkları, merakı ve yalnızlığı var. Aşkın özgürlüğü belki tam burada başlıyor: sevdiğimiz insanın başkalığına yalnızca tahammül etmekte değil, ondan haz duyabilmekte. Kendimiz olmayan birini kendimize dönüştürmeden sevebilmekte.

Haz, arzu ve özne olmak

Aşk üzerine konuşurken hazzı gereğinden az konuştuğumuzu düşünüyorum. Feminist politik dilde aşkı çoğu zaman tehlikeleri üzerinden ele alıyoruziddet, bağımlılık, sahiplenme, görünmeyen emek, eşitsizlik. Fakat aşk yalnızca risk değildir. İnsanların neden hâlâ âşık olmak istediğini de ciddiye almak gerekir.

Çünkü aşk hazdır. Birini arzulamanın ve onun tarafından arzulanmanın, yakınlığın, dokunmanın, bir başkasının yanında kendini iyi hissetmenin hazzı. Birlikte gülmenin, kalabalığın içinde göz göze gelip aynı şeyi düşünmenin, uzun bir günün sonunda ona bir şey anlatmak istemenin, bir başkasının zihninin tuhaflıklarını zamanla öğrenmenin hazzı. Kadının bedeni ve arzusu üzerinde bu kadar uzun süre söz söylenmişken özgürlüğümüzü yalnızca istemediğimiz şeye “hayır” diyebilmek üzerinden tarif etmek bana eksik geliyor. “Hayır” diyebilmek kadar “istiyorum” diyebilmek de özgürlüktür.

Kadın yalnızca sınırlarını koruyan, tehlikeyi tanıyan ve gerektiğinde giden kişi değildir; arzulayan, seçen, bağlanan, yakınlık isteyen ve haz alan bir öznedir de.

Ama beni asıl heyecanlandıran soru bundan sonra geliyor: Bu haz neden iki kişide bitsin?

İki kişilik kapalı dünyadan çoğul yakınlıklara

Aşk kolaylıkla iki kişilik kapalı bir dünyaya dönüşebiliyor. Sevgili giderek en yakın arkadaşın, sırdaşın, güvenli alanın, arzun ve tesellin oluyor. Burada sorun çift olmanın kendisi değil; hayatın geri kalanının bu yakınlığın etrafından yavaş yavaş çekilmesi. Arkadaşlıklar, kolektif bağlar, sokak, siyaset ve başka yakınlık biçimleri gerilerken sevgili hayatın merkezine yerleşiyor.

Bu kapanmanın yalnızca iki insanın kişisel tercihi olduğunu düşünmüyorum. Çalışmanın zamanımız üzerindeki tahakkümü arttıkça, bakım ailelerin ve özellikle kadınların üzerine bırakıldıkça, birlikte yaşamanın ve dayanışmanın alanları daraldıkça yakınlık ihtiyacımız ortadan kalkmıyor. Fakat bu ihtiyacı taşıyabilecek ilişkiler azaldığında sevgiliden beklediklerimiz çoğalıyor. İki kişilik ilişki giderek daha fazla ihtiyacı içine almak zorunda kalan küçük bir birime dönüşüyor.

Aşkı özgür bırakmak biraz da sevgiliyi bütün bu ihtiyaçların merkezi olmaktan çıkarmak olabilir. İhtiyaçtan vazgeçmek değil; ihtiyacı çoğullaştırmak. Arkadaşlığın, dayanışmanın, politik yoldaşlığın ve aile olmayan yakınlıkların aşk kadar kıymetli bağlar olabildiği bir hayattan söz ediyorum.

Çünkü iyi bir hayat giderek kişisel olarak başarmamız gereken bir projeye benziyor: iyi bir iş, iyi bir ev, iyi bir beden, iyi bir ilişki. Çift de böyle bir dünyada kolaylıkla küçük bir güvenlik adasına dönüşüyor: Dışarısı kötü olabilir ama biz birbirimize yeteriz.

Ben ise aşkın bizi birbirimize yeten iki insan haline getirmesinden çok, birbirimiz sayesinde dünyayla daha fazla ilişki kurmamızı sağlaması ihtimaliyle ilgileniyorum. Birbirimizden aldığımız haz arkadaşlıklara, sofralara, sokağa, dansa, üretime, mücadeleye taşabilir. Sevdiğim insan beni dünyadan çekip almak yerine ona daha fazla karıştırabilir. Belki kolektif haz dediğim şey de tam burada başlıyor: iki insan arasında doğan neşenin iki kişilik bir mülke dönüşmemesinde.

Bu yüzden tek bir doğru ilişki biçimi tarif etmek istemiyorum. Heteroseksüel, tek eşli ve ömür boyu süren çiftin aşkın doğal biçimi sayılmasına itiraz etmek gerekiyor. Queer ilişkiler, seçilmiş aileler ve tek eşliliğin dışındaki yakınlıklar bize aşkın tek bir forma sığmadığını çoktan gösterdi. Tek eşlilik kendi başına tutsaklık olmadığı gibi, tek eşli olmamak da kendi başına özgürlük değil.

Belki o zaman aşkın ölçüsünü biraz değiştirebiliriz. “Beni ne kadar mutlu ediyor?” sorusunun yanına “Birlikteyken hayat çoğalıyor mu?” sorusunu koyabiliriz. Kadınların yüzyıllardır aşk uğruna hayatlarını küçültmeleri beklendi; arkadaşlıklarından, arzularından, işlerinden, bedenlerinden, zamanlarından ve bazen kendi seslerinden vazgeçmeleri sevginin büyüklüğü sayıldı. Başka türlü bir aşk ihtimali varsa belki de ilk olarak kadının hayatını küçültmemesinde aranmalı.

Aşkı özgür bırakmak

Bunun için aşkı biraz rahat bırakmak gerekiyor. Ondan bizi tamamlamasını, bütün yaralarımızı iyileştirmesini, yalnızlığımızı ortadan kaldırmasını beklememek; aynı zamanda onu sürekli ölçmemek, sınıflandırmamak, her hayal kırıklığını bir başarısızlık, her insani kusuru bir teşhis olarak görmemek. Aşkın kırılganlığına, belirsizliğine ve bazen bizi şaşırtmasına biraz daha yer açmak.

Belki feminist bir aşk tahayyülü, patriyarkanın eski reçetesini yırtıp yerine daha doğru bir reçete yazmak değildir. Birbirimize ihtiyaç duymaktan utanmadığımız ama ihtiyacı tahakküme çevirmediğimiz, bakımın tek bir cinsiyetin işi olmadığı, birbirimizi severken kendimizden ve dünyadan eksilmediğimiz bir yakınlık bana daha anlamlı geliyor.

Aşkı özgür bırakmayı biraz da böyle anlıyorum: dünyayı iki kişiye indiren değil, iki insanı dünyaya daha fazla karıştıran bir aşk.

[i] https://catlakzemin.com/kriterler-kapaninda-ask/

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.