Anne Carson’a bir teşekkür borçluyum. Bir de Gülşen Öğretmen’e.

Annemle abim sahildeler. Biz babamla tost ve içecek almak için yola doğru yürüyoruz. Kolumda renkli fasulye boncuklardan bir bilezik var. Marmaris’te tatildeyiz. Hava çok sıcak, temmuz sıcağı tenimizi yakıyor. Büfenin önü iğne atsan yere düşmez bir kalabalık. Çıplak ayaklarıma plajın ince kumu yapışmış, her adımda o sıcaklığı hissediyorum. Tüm uyarılara rağmen terliklerimi giymemişim. Babam tost siparişlerini veriyor. Kolumdaki plastik fasulye boncukları babama uzatıp ödemeyi onlarla yapmayı teklif ediyorum. Henüz beş ya da altı yaşlarındayım. Ve o anın, hayatım boyunca benimle kalacağından tamamen habersizim.
“Dünyaya sadece bir kez bakarız, çocukluğumuzda. Gerisi hatıra.”
Buna benzer bir yazıyı daha önce kaleme almış ve o yazıda Louise Glück’ün bu dizesini ilk okuduğumda, çocukluğun o saf, pürüzsüz bakışını düşündüğümü de söylemiştim. Hayatımızda yalnızca bir kez, tüm dünyanın büyüsüne koşulsuz kapıldığımız, her şeyin ilk kez gözüktüğü o anları yaşarız. O zamanlar her şey yeni, her şey capcanlıdır, bir ağacın dallarındaki yaprakların rüzgârdaki hışırtısı, gökyüzünün sabahın erken saatlerinde aldığı o puslu ve erguvani renk, yerde bulduğumuz sıradan ama bize göre büyülü bir taş, aklımızda kalan kesik bir an, rüzgârla dalgalanan kırık beyaz bir tül perde gibi. Çocukken dünya keşfedilmeyi bekleyen devasa bir oyun alanıdır. Fakat büyüdükçe, o saflığın, o anların büyük bir kısmını kaybederiz. Dünyayı büyük teorilerle, büyük kavramlarla açıklamaya çalışırken ıskalarız hayatı. Glück, dizelerinde çocukluğun bir dönemeç olduğun işaret ediyor ya, sonrasında, biz de o döneme ait anıları zihnimizde biriktirip, yeniden anlamlandırıyoruz. Kendimize o yılların hikâyelerini anlatıp duruyoruz. Peki yazarlık, bu çocukluk hikâyelerinden kalan parçaları yakalamak, kaybolmadan önce onları kelimelerle sabitleme çabası olabilir mi?
Edebiyatın, sinemanın yönünü büyük ideolojilerden ve rasyonel anlatılardan küçük şeylere doğru kırması, aslında hepimizin içten içe o ilk bakışı, çocukluğun filtrelenmemiş ve büyülü dünyasını yeniden bulma arzusundan kaynaklanıyor sanki. Annie Ernaux’nun sıradan aile yemeklerinden ya da bir market alışverişinden yola çıkarak toplumsal hafızayı ilmek ilmek örmesi, Han Kang’ın şiddetin ortasında kalan çocukların masumiyeti üzerinden ortak bir toplumsal travmayı kaydetmesi çocuklukta toplanan o küçük anları, bir kuşağın ve toplumun hafıza haritasına dönüştürmesi niye? Bizler dünyayı büyük, kaskatı teorilerle açıklamaya çalışan rasyonel akıllar değiliz, hayatı Carson gibi o küçük şeylere, renkli fasulye boncuklara, abimin arabaları için battaniyeden yaptığı ralli pistine tutunarak anlamlandırırız. Yazarlık, aslında kaybolup giden küçük hikâyeleri kelimelerle sabitleme çabasına benziyor. Hayatın ortasında açılan büyük boşlukların içine küçük şekiller örmek gibi.

Bu yazının öznesi Anne Carson da bir söyleşisinde, “Yazmak, küçük şeylere tutunmaktır” demişti. Biz Descartes değiliz ki; neden dünyayı Descartes gibi büyük, rasyonel, kaskatı kurgulayarak büyük büyük yazalım? diye ekliyordu. Hayat parçalardan oluşur. Carson’ın o eksiltili, parça parça yazma biçimi de bu yüzden. Onun şiirinde ve denemelerinde form, hayatın kendisi gibi kırık, aralara boşluklar açılan bir akordeon. Carson’ın bu parçalı anlatısı, aslında benim o çocukluk sahilindeki renkli fasulye boncuklarımla doğrudan ilgiliydi işte. Tanışsak eminim boncuk anımı, büyüleyici bulurdu.
Babamın vefatının ardından, bilgisayarın karşısına geçip boş bir Word sayfasına uzun uzun, baktığımı hatırlıyorum. Günler geçti ama ben bazen sayfaya tek kelime yazdım, bazen onu da yazamadım. Anlatamıyordum, kelimelerim bitmişti. O dönemde Anne Carson’un Nox kitabını edindim. Babanın olmayışının hayatımın ortasında açtığı devasa şekilsiz boşluğu, Carson’ın ağabeyinin ölümünün ardından yazdığı, içinde fotoğrafların, mektupların ve eski fragmanların olduğu Nox kitabındaki o anlatılması imkânsız yas hali doldurdu. O parçalanmışlıkta, o kutunun içindeki anı kırıntılarında kendi yasımı, kendi dilsizliğimi buldum. Boş sayfaya bakarken anladım ki, yazmak o boşluğun etrafına kelimelerden küçük surlar örmek.
Bu yüzden ve daha buradaki yazıda anlatamadığım çokça sebepten teşekkür ediyorum Anne Carson’a. Denemeleri, şiirleri, kavramları bana hep yol gösterdi, dilsiz kaldığım anlarda elimden tuttu.
Bir de gecikmiş, eksik kalmış bir teşekkürüm var: Gülşen Öğretmenime. Işık Lisesi’nde, 1992-1993 yılında Türk Dili ve Edebiyatı dersimize giren Gülşen Öğretmenin bendeki büyülü etkisini hiç unutmadım. Ama hafıza işte; ne yapsam, zihnimi ne kadar zorlasam da Gülşen Öğretmenin soyadını bir türlü hatırlayamadım. Yıllarca onu teknolojinin sunduğu tüm imkanlarla, her mecrada aradım ama bulamadım. O uzun boylu, dalgalı saçlı, güler yüzlü öğretmen bana özgürce yazacağım alanlar açmış, bizi gerçekten dinlemiş ve hiçbir yazdığımızın yanlış olamayacağını öğretmişti. Hayat bizi bir daha karşılaştırmadı. Ama bir yerden bu yazdıklarımı duyar, görür ya da bir şekilde hissederse; bendeki tüm emekleri, o çocuk ruhuma dokunan zarif rehberliği için, bütün yaşanan küçük şeyler, orta okul sıralarındaki gülüşmeler ve plastik fasulye boncuklar için ona minnettarım.









