Laurie Weeks’in Fermuar Ağız’ı ve Nan Goldin’in The Ballad of Sexual Dependency’si: Pürüzsüzün güzel diye sunulduğu bir çağda yarayı saklamadan göstermek, hâlâ gerçek temasın mümkün olduğu yerlerden biri.

Nan Goldin, Heart-shaped Bruise, NYC, 1980.

edebiyat, fermuar ağız, fotoğraf, güzellik, laurie weeks, nan goldin, punctum, pürüzsüzlük, roman, yara, yaralanabilirlik edebiyat, fermuar ağız, fotoğraf, güzellik, laurie weeks, nan goldin, punctum, pürüzsüzlük, roman, yara, yaralanabilirlik

Takılmayan yüzeyler

Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak’ta pürüzsüzlüğü çağımızın alameti sayıyor ve bir soru soruyor: Pürüzsüzü neden güzel buluyoruz? Parlak heykeller, telefon ekranları, bedeni pürüzsüz bırakan ağdalar… Hepsi aynı vaadi taşıyor: Takılmayan, acıtmayan, direnç göstermeyen bir yüzey. Pürüzsüz olan yaralamaz, beklediği tek şey de “beğen”dir. Güzel saf pozitifliğine sıkışıyor, sarsan, yaralayan, düşündüren yanı dışarıda kalıyor.

Han bunu güzel, sanat ve yüzey üzerinden anlatıyor, kederden ya da yastan söz etmiyor. Ama aynı mantığı bugün en çok sosyal medyadaki “good vibes only” cümlesinde görüyorum. Negatif olan, yani acı da öfke de keder de akışı bozduğu için dışarıda bırakılıyor. Üzülmeye, öfkelenmeye, yas tutmaya yer yok. Keder sanki bir kusurmuş, bir arızaymış gibi suçlu ilan ediliyor.

Kadınlardan beklenen pürüzsüzlük

Bu beklentiyi en yoğun hissedenler bence kadınlar. Erkek egemen düzen de tüketim çarkı da bizden yalnızca yaş almayan bir cilt istemiyor. Duygularımızın, evimizin, hatta öznelliğimizin de pürüzsüz olmasını bekliyor. Hiçbir çatlağı görünmeyen, kriz çıkarmayan, hep mutlu, hep uyumlu, hep üretken ve neşeli bir kadınlık fantezisi dayatılıyor. Engebeli her duygu törpülenmek, evcilleştirilmek isteniyor.

Oysa kadınların yazdığı, çektiği ve hatırladığı şeylerin bir kısmı tam bu törpülemeye karşı duruyor. Bastırılan kederin, öfkenin, isyanın ve yaşanan yaraların sesini kayda geçiriyor, hafızayı çentik çentik büyütüyor. Kadınların kendi hâliyle, olduğu gibi var olabilmesine alan açıyor.

Dikişleri sökülen bir New York

Laurie Weeks’in Fermuar Ağız’ını okurken bu çatlakların izini sürdüm. New York sokağa taşan bir yer: Bağımlılık, dağınıklık, tükenmişlik, arzunun karmaşık halleri. Weeks’in metni pürüzsüz bir nehir gibi akmıyor. Tıkanıyor, sıçrıyor, dikişleri sökülüyor. Sancılı ve ham bir dille konuşuyor.

Anlatıcının sıkışmışlığı okura da geçiyor, cümleden cümleye rahatça kayıp gidemiyoruz, bir yerlerde takılıyoruz. Pürüzsüzün güzel sayıldığı bir çağda bu metin “güzel” görünmeye çalışmıyor, olduğu gibi görünmeyi seçiyor.

Sayfalar arasında gezinirken zihnimde hep aynı görüntüler belirdi: Dağınık yatak odaları, loş ışıklar, hırpalanmış tenler, gecenin köründe sokağa dökülen bedenler. Bu görüntüler beni Nan Goldin’in The Ballad of Sexual Dependency’sine götürdü. Sebep yalnızca benzer bir atmosfer değildi. İkisi de bir şeyi güzelleştirmek ya da bir mesaj vermek için değil, kendi dünyalarının acısını ve hakikatini en çıplak hâliyle kayda geçirmek için çalışıyor. Bir kadın kelimelerle, bir kadın deklanşörle yapıyor bunu. Aralarında yıllar var ama ikisi de pürüzsüzün silmeye çalıştığı şeye bakıyor.

Goldin kamerasını vitrinlere değil, yatak odalarındaki morluklara, AIDS krizinin gölgesindeki dostluklara, çürüyen ama inatla yaşayan bedenlere çeviriyor. Dışarıdan bakan biri olarak değil, bu hayatın içinden çekiyor. Weeks’in anlatıcısının sıkışmışlığı ile Goldin’in karelerindeki korumasız tenler, pürüzsüz pozitifliğin sahte vaadine karşı aynı açıklıkla duruyor.

Bizi vuran yer

Goldin’in fotoğraflarına bakarken kimin kim olduğunu, o gecenin nerede yaşandığını bilmek şart değil. Bizi bir bakış, bir dokunuş, bir morluğun rengi yakalıyor, neden olduğunu söyleyemeden. Fotoğraf yazınında bunun adı punctum: Açıklayamadığımız ama içimize işleyen, bir sızı bırakan yer.

Weeks’in cümlelerinde de aynı şey oluyor. Her şeyi açıklayan bir ifşa değil, söylenemeyenin kıyıdan sızması bu. Okurken bir cümlede takılıp kalıyoruz ve neden o cümlede kaldığımızı tam olarak bilmiyoruz.

Romanın adı da bu yüzden manidar: Fermuar Ağız. Herkesin her şeyi gösterdiği bir çağda fermuarlı bir ağız, gösterilmeyen bir yerin hâlâ var olduğunu söylüyor. Fermuar açıldığında dökülen şey de çoğu zaman en yaralanabilir hâlimiz oluyor.

Yaralanabilir kalmak

Goldin’in karelerinde ve Weeks’in sayfalarında kendimizi güvenli bir mesafede tutamıyoruz. Çürüyen bedenler, kaybedilen dostlar, kalıcı olmayan her şey çıplak duruyor orada. Konforlu bir keyif sunmuyorlar ama tam bu yüzden gerçek bir temas kuruyorlar. Bizi sarsıyorlar, ama aynı zamanda rahatlatıyorlar da: Orada olduğumuz gibi durmak için bir yer var.

Bugün bize dayatılan steril mutluluk ve pürüzsüz beden fantezisi ise tam bunu elimizden alıyor. Hiçbir şeye takılmayan, hiçbir şeyden etkilenmeyen bir hayat vaat ediyor ve bu vaadin bedelini içimizdeki canlı olandan ödetiyor.

Silinmeyen izler

Pürüzsüz yüzey iz tutmaz. Üzerine ne düşse kayıp gider. Weeks’in sayfaları ve Goldin’in kareleri ise o geceleri, o bedenleri, o dostları kayda geçirdi, bugün hâlâ bakabiliyoruz onlara. Kayıp gitmeyen şey belki de bu.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.