Hayfa’nın Kırık Parçaları, Filistin gerçeğini kişisel hikâyeler üzerinden görünür kılarken direnişin simgesi haline gelen sumud kavramını da hatırlatıyor.  

Daha önce hiç görmediğiniz yerleri belli belirsiz bir özlemle anımsıyor olmanız mümkün müdür? Kadın karakterlerin mekânla kurduğu ilişkiyi farklı bir gözlem gücüyle ele alan öyle kurmacalar var ki okuru da sarıp sarmalar; derin bir içsellik ve yaşanmışlık hissi yaratır. Elena Ferrante’nin Napoli’si, Aslı Erdoğan’ın kırmızı pelerinli Rio’su ve Jean Rhys’in Karayibler’i ilk aklıma gelen örneklerden. Bunlara son zamanlarda, Hulûd Hamis’in kaleminden çok severek okuduğum Hayfa’nın Kırık Parçaları’nı da eklemeliyim. Adından da anlaşılacağı gibi roman, Akdeniz’in kıyısında bir Orta Doğu kenti olan Hayfa’da geçiyor. Güldünya Yayınları tarafından, Kader Ay’ın çevirisiyle dilimize kazandırılmış.

Filistinli yazar Hulûd Hamis kızıyla birlikte Hayfa’da yaşayan bir feminist. Teşekkür bölümüne, “Bir yazar olarak gelişimimin büyük bir bölümünü İşla L’işla (Kadından Kadına) topluluğuna -Hayfa Feminist Merkezi kadınlarına- borçluyum.” notunu düşmüş. Hayfa’nın Kırık Parçaları ilk romanı. Odağında ise Filistin halkının direnişi ve her koşulda hayatta kalma mücadelesi var.

Baskı, işgal ve zorluklar karşısında topraklarında kalma, köklerinden kopmama ve günlük yaşamı onurlu bir şekilde sürdürme kararlılığına Filistinliler sumud adını veriyor. Arapça kökenli kavram, 1960’lardan itibaren Filistin direnişinin simgesi haline gelmiş. Bir mülteci kampının işgale karşı şiddet içermeyen pasif direnişi şöyle aktarılıyor romanda:

“Bütün halk, İsrailli kokusunu bile sezdikleri her şeyi, her şeyi boykot ediyordu. Bedeli ağırdı. Esas olarak da, en ağır zorluklara göğüs geren kadınlar ve çocuklar tarafından ödeniyordu. Fakat sonuçta Filistin sumud’u tam olarak böyle bir şeydi. Her günbatımıyla birlikte umudunu kaybeden erkekleri gören kadınlar örgütlenmeye başlamıştı. Kadınların dikiş diktiği ve el işi ürünlerini satma yollarını ürettikleri mutfaklarda küçük gruplar filizlenmeye başlamıştı: El işi geleneksel elbiseler, eşarplar, cüzdanlar, çantalar ve ev yapımı zeytinyağı ve sabunları, hepsi Ebu Hamza’nın külüstür kamyonunun arkasına yükleniyor ve arka sokaklardan Ramallah’ın suk’una [çarşısına] götürülüyordu. Acımasız pazarda satış işini mülteci kampından iki genç kadın üstlenmişti, daha yaşlı iki kadın ise ürünleri pahalı turistik sanat ve el sanatları mağazalarına götürüyordu (…) Gidiş dönüş benziniyle ürünler için gereken ana malzeme masraflarını düştükten sonra kadınlara acınası bir miktar kalıyordu. Fakat elde ve makinede dikiş dikmeye devam ediyorlardı çünkü sumud dışında başka seçenekleri yoktu.” (86-87)

“Benim musluğumdan su akıyor”

Hayfa’nın Kırık Parçaları’nda yer alan belli başlı karakterlerin bireysel hikâyeleri hayli etkileyici. Anlatının tamamı genç bir kadının, Meyzun’un etrafında birleşip kümeleniyor. Takı tasarımları yaparak hayatını kazanıyor Meyzun. Anne ve babasıyla kurduğu duygusal bağlarını korumakla birlikte -onların itirazlarına rağmen- bağımsız yaşamayı seçmiş. Çarşı bölgesindeki küçük bir dairede tek başına yaşıyor. Hulûd Hamis renkleri, sesleri, kokuları, balkonlarda asılı çamaşırların rüzgârda dalgalanışını öylesine canlı betimliyor ki bu duyumsallıktan etkilendiğimi söylemeliyim. Hayfa’ya gidecek olsam, sadece taze meyve ve kahwa kokularını takip ederek Meyzun’un yaşadığı sokağı bulabilirmişim gibi geldi.

Bu sokağı sıkça ziyaret eden Ziyad belli ki Meyzun’a enikonu yanık. Evlenmek istiyor onunla. Genç kadın ise özgürlüğünden vazgeçmeye henüz hazır değil, belki de hiçbir zaman olmayacak. Sabahın dördünde dans etmekten hoşlanıyor Meyzun. Öğle yemeği olarak taze meyve yemekten. Akşam yemeğinden önce sevişmekten. Gece, kuşlar karanlıkta saklanmışken sabaha kadar kitap okumaktan. Sabahları çizim yapmaktan. İkindi vakti renkler havada uçuşurken çarşının fotoğraflarını çekmekten. Bulaşıkları iki günde bir yıkadığı; evi sadece iki haftada bir temizlediği de oluyor. Ziyad’la evlenirse bunları kendi istediği şekilde yapamayacağını biliyor.

İkisinin yüzleşmediği başka bir mesele daha var. Bir Filistinli gibi hissetmediği apaçık belli olan Ziyad, “diğer taraf”ta yaşanan ızdıraplar hakkında pek az fikre sahip. Oysa kendisi de Müslüman Arap kimliğinden ötürü Hayfa’da ayrımcılığa uğramış ve mimarlık diplomasına rağmen Yahudi yöneticiler tarafından işe alınmamış. Romanın ilerleyen bölümünde, Ziyad’ın travmatik geçmişi hakkında bir şeyler öğrendiğimizde anlıyoruz neden böyle davrandığını.

Meyzun ise, içine kapanık Ziyad’ın aksine, duygusal ve coğrafi sınırları aşmaktan yana. Batı Şeria’da tıbbi yardıma ihtiyacı olan Filistinli çocukları, arabasıyla kontrol noktasından Hayfa’ya (İsrail’e) taşıyarak tedavi görmelerini sağlıyor. Yeşil hat sınırının diğer tarafına geçtiğinde, “Ben onlardan biri değilim”, diye düşünüyor: “Onların topraklarını işgal eden devletin bir vatandaşıyım. Cüzdanımda mavi kimlik taşıyorum. Benim musluğumdan su akıyor, evimin her an yakılıp yıkılabileceğinden ya da askerlerin gecenin kör vakti evimi basabileceğinden kaygılanmam gerekmiyor.” (22)

“Biz icat edilmiş bir halk değiliz”

Meyzun’un asıl dönüşümü, bir mülteci kampında ailesiyle birlikte yaşayan ve bir parçasını Filistinli çocuklara adayabilmek için doktor olmak isteyen Şahd ile tanışmasından sonra gerçekleşiyor. Bir gece yürürlerken Şahd’ın kefiyesini rahatça omuzlarına dolayarak kimliğini çekinmeden ifade edebiliyor oluşu etkiliyor Meyzun’u… Onun teşvikiyle sanatına politik bir yön verdiğini görüyoruz. İki kadın arasındaki ilişki, el ele vermiş iki özgür ve güzel ruhun birbirini dönüştürüp güçlendirmesiyle sonuçlanıyor.

Meyzun’un yeni tasarımlarında kullandığı nikel-bakır alaşımlı sikkeler (bozuk paralar) hayli mühim tarihsel değere sahip. Paranın bir yüzünde 1927 yılıyla birlikte Arapça, İbranice ve İngilizce olarak Filistin yazıyor. Bu, Filistin kimliğinin -İsrail tarafından iddia edildiği gibi- sonradan icat edilmiş olmadığının; belki de bir zamanlar tedavüle para çıkarma hakkına sahip bir devlete sahip olduklarının kanıtı.

İsrail’in, Filistin halkının geçmişini karartma girişimlerinde bulunduğu biliniyor. Gazze’ye yönelik vahşi saldırılara; Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da süregelen yerinden etme kampanyası ve sistematik bir hafıza yıkımı eşlik ediyor. İsrail şiddeti; arşivleri, mezarlıkları, aile fotoğraflarını, sanat galerilerini, kütüphaneleri, belediye kayıtlarını, müzeleri, mahallelerin simge yapılarını ve tiyatroları hedef alıyor. Kurumlara yönelen şiddetin, bir halkın kendini oluşturmasını sağlayan maddi temelleri silmeye çalıştığı aşikâr. Hayfa’nın Kırık Parçaları’nda, tarihe ve Filistin varoluşuna dair yapılan hatırlatma bu nedenle çok değerli.

Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim 2025’ten bu yana İsrail’in saldırılarında yüzlerce kişi yaşamını yitirdi ya da yaralandı. Binlerce insan ise günlük yaşamını sürdürmek için gerekli temel ihtiyaç maddelerine ve tıbbi bakıma erişimde büyük engellerle karşılaşıyor. Ateşkes kavramı artık bambaşka bir şeye dönüşmüş durumda. Dünyanın dağılan dikkatini tekrar bu noktaya çekmek ve Gazze’de yaşamı yeniden kurmak için çabalayan tüm kadınlara selam göndererek bitirelim bu yazıyı…

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.