Erkek olmayı verili bir yerden değil inşa edilmiş bir yerden alıyoruz tabii ki. Yani pipiyle doğmuş olmak gerekmiyor erkek olmak için. Ama pipiyle erkekliğin kesiştiği konfor alanının genişliğinden bahsetmeye gerek yok.

Yer: Patates diyarı

Duygu: Ayrılık sonrası dalgalanmalar

Kendimi bildim bileli ilişki dinamiklerini ölçüp tartıp, kendini korumaya alan biri olmadım. Takıntı haline getirdiğim bir insanın kapısında yatmışlığım, kalp yarası ile ayrıldığım sevgilimi, onun nerde olduğunu dahi bilmediği ıssız sahillerde “belki karşılaşırız” diye beklemişliğim, aşık olduğum çocuğun ders programını ele geçirip ders çıkışlarında sağda solda görünmüşlüğüm, yeni aşkın heyecanı ile şarkılar ve şiirler yazmışlığım var. Romantizm neydi? Aklın mantığın askıya alındığı, gürül gürül tekinsizliğin çağladığı bir yer. Evet ben bir romantiğim. Tabii ki bu halime 90’lar Türkçe popun çok iyi bir eşlikçi olması zannedersem bana has bir mevzu değil.

90’lar Türkçe pop ile patates diyarını bağlayan şu yazıda değinmeden geçemeyeceğim bazı kelimeler var ki, bir kültürde neredeyse hiç kullanılmamalarının duygulara fazlasıyla yansıdığına şahit oldum. Gönül, derman, sızı, keder, elem… Yok amacım acıyı övmek değil. Ancak acıdan bu kadar korkan, duyguların yükünden, ilişkilenmeden, kendini unutabilmekten, kendini kaybedebilmekten bu kadar kaçan bir sosyal yapı içinde kendimi ne kadar da yalnız hissettiğimi ve yer yer ne kadar umutsuz olduğumu sizlere bildirmek.

Neden böyle olduk be gülüm? Ay lav yu be ya, bu kadar mı zor bu aşk işleri bireysellikler cennetinde! Soruyoruz yiğitlerimize; kafaları karışık, ilişki istemiyorlar. Ama zamanlarının çoğunu aşk bulmaca uygulamalarında geçiriyorlar. Sadece seks mi istiyorlar peki? Onu da sanmıyorum çünkü benim de bir şekilde dahil olduğum poliamori ağlar bu işi çözüyor çoğu için. Ama ya gönül? Biz kadınlar ilişkilerimizde özgürlük savunurken bu sığlıktan mı bahsediyoruz?

Yazının buradan sonrası patates diyarına has olmaktan çıkan genel bir gözleme dayanıyor.

Sık sık çeşitli yaş aralığındaki heteroseksüel kadın arkadaşlarımdan kırık dökük aşk hikayeleri duyuyorum. Flört aşamaları geçip azıcık bağlılık, yükümlülük rüzgarları eser esmez beyler sırra kadem basıyor. Ancak bir yandan “Bak gülüm, benden bunu bekleme, benim derdim şu,” da denilmiyor. Yalnız kalındı mı, dert anlatılmak istendi mi, minnoş bir mesaj alıyor bizim kızlar ve bin bir çabayla sönmüş “yürek” tekrar harlanıveriyor. Ardından harika sohbetleri güzel bir sevişme izliyor. Peki sonra? “Aradığınız aboneye ulaşılamıyor. Majestelerinin gönlü olunca lütfen bir daha deneyiniz.” Bu durumu deneyimlemiş ben dahil birçok kişi bir süre sonra zırhını kuşanıp, kıymeti bilinmeyen basit ve çabuk ele geçirilir “zayıf kadın”dan yitirildiğine pişman olunan “güçlü kadın”a transfer oluyor. Şimdi o adamlar arıyor tekrar ama mevzunun esprisi kalmamış ki artık. Bir süre sonra yürek iyice soğuyor ve bu adamlar unutuluyor.

“Ne oldu yahu şimdi?”, “Çok mu oluyorum acaba?”, “Sevgimle ve ilgimle boğdum mu?”, “Çok belli edersem beni cepte mi sanır?” sorularını modern ilişkilerde herkes sorsa da, hetero ilişkilerin erkek kısmı ve kadın kısmı için bu süreçler aynı işlemiyor vallahi. Bu durum aynı şu seksist “kadının ve erkeğin valiz hazırlama” karikatürleri gibi sığ bir tablo değil mi? Bir çift çorap, bir pantolon, bir gömlek, “Haydi bana eyvallah!” Bunun sebebinin ne kadar ekonomik ve sosyal özgürlüklere dayandığını yinelememe gerek yok. Ancak bir öteki sebep ise duygusal eşitsizlik. Kadınların özenli, fedakar, düşünceli olmak durumunda bırakıldığı, erkeklerinse otobüste bacaklarını açarcasına yayıldığı ve hatta düşüncesizliklerinin sevimli birer çocuklarmışçasına hoş karşılandığı bir toplumsal yapıdan ne beklenir ki?

Örneğin kısa dönem flörtleştiğim ancak bir şey hissetmediğime karar kıldığım biri vardı. Mesajlarını yanıtsız bırakmak ya da buluşma günlerini ertelemek yerine, dürüst bir dille içimde onu görmek için yeterli duygu ve arzu olmadığını belirten, onu incitmeyeceğinden emin olduğum uzunca bir mesaj atmıştım. Bunu ondan çok kendime duyduğum saygıdan yapmıştım. Mesajıma ne cevap gelse beğenirsiniz? Haha, şaka, oğlan cevap yazmadı bile! Kırılmadım gücenmedim de, ama be hıyar, hani “medeni” bir yerde “insan” gibi iletişim kuruyorduk, bu hiçliğin bu iletişimsizliğin manası ne? Destan yaz demiyorum, en azından “Good luck!” be anacım mesela. Yani eyvallah derken bile evet valizimi itinayla hazırlayan ben oldum ve karşılığında anahtarları nereye bırakacağım bile söylenmedi. Bu özensizliği hak edecek ne yapmış olabilirim acaba?

Tersi bir senaryoda, ben deli gibi yanarken yukarda sorduğum “Acaba çok mu oluyorum?” paranoyaları, alamadığım yanıtlar ve genel iletişimsizlik üzerine ortamı terk etmeyi seçen yine ben oldum. Sonuç: Karşı taraf beni onun duyguları hakkında hiçbir şey bilmemekle, onun yerine karar vermekle suçladı. Konuşsaydın be adam! Yahu kimseye kanca takıp onu sadece bizim yapmaya niyetimiz yokken neden duygularımızla karşıdakinin özgürlük alanını taciz ediyor konumuna düşürülüyoruz? Neden cool olmak zorundayız, neden kendimizi ağırdan satmalıyız? Yeter yahu…

Mevzuyu kısa dönem flört ilişkilerinden, aşırı iç açıcı konseptimiz evliliğe getirelim birazcık.[1] Etrafımda o kadar çok örnek gördüm ki, ortada çocuk olsun olmasın, ortadan süzülerek hayatına kaymaklar gibi devam edebilecek kişiler genelde erkek ve ben bunu görmekten sıkıldım artık. Hepimiz ailelerimizden biliyoruzdur—adam ölür kadın “dul” olarak devam eder, çünkü ayıptır tekrar “kocaya varmak” terbiyesizlik, azgınlıktır. Kadın ölür, konu komşu, akraba adamı tekrar evlenmeye ittirir. Neden? Çünkü adam bakıma muhtaçtır. Çünkü adam nasıl hem evi temizlesin hem yemek yapsın hem de hayatla uğraşsındır. Yani bu zayıflık alanı bile, yine bir avantaj olarak geri döndürülür erkeklere toplumca. Bu yüzden “erkek” olmak, bu seksist toplumda elbette çokça dezavantaj barındırsa da toplumca bu dezavantajlar ona tekrardan pozitif bir yerde var olabilecek rahatlığı sunmaktadır.

Erkek olmayı verili bir yerden değil inşa edilmiş bir yerden alıyoruz tabii ki. Yani pipiyle doğmuş olmak gerekmiyor erkek olmak için. Ama pipiyle erkekliğin kesiştiği konfor alanının genişliğinden bahsetmeye gerek yok. Bu yazıyı okuyan erkeklerin de kendi üzerlerinden düşünme fırsatı bulduğunu varsayıyorum. Bu duygusal eşitsizlikten doğan konfor alanını nasıl kullandıklarının, kullanmazlarsa bu cinsiyetçi toplumda ne kadar da “erkek değil” gibi hissettirildiklerinin farkındalardır. Bu yüzden mevzu şu: Ne kadar terk ediliyor o alan?

[1] Evli kadınların dezavantajlarıyla ilgili bir paylaşımım sonrasında bir çocuk bana “Yıl 2018” yorumunu bırakarak silmişti. Düşünüyorum acaba kendisi nasıl bir ailede neleri görerek büyümüştü de beni geri kafalı bir insan olarak düşünmüştü? Sosyal medyayı bu kadar iyi kullanan ve dil yetenekleri bu kadar gelişmiş bir uzaylıyla tanışmamıştım sahiden. Muhtemelen sadece saçmalıyordum, aslında gerçek şu ki hepimiz toplumsal cinsiyet eşitliğinden kusacağız…

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.