Tarih hüzünlü şövalyeler, ağlayan keşişler ve gözü yaşlı aşıklarla dolu. Peki neden ağlayan bir erkeğin asil olduğunu düşünmüyoruz artık?

Sandra Newman

“Erkekler ağlamaz” fikri, hepimizin aklına kazınmış en eski fikirlerden biridir. Bir erkeğin cenazede veya parmağını kapıya sıkıştırdığında dökeceği birkaç damla gözyaşı kabul edilebilir, ancak “gerçek” bir erkeğin böyle durumlarda kendini hemen toparlaması beklenir. İnsan içinde ağlamak kadınlara özgüdür.

Bu yalnızca toplumsal bir beklenti değil, bilimsel olarak da kanıtlanmış bir olgu. Bugüne kadar yapılan tüm araştırmalara göre kadınlar erkeklerden çok daha fazla ağlıyor. 2009’da Alman Oftalmoloji Derneği tarafından yapılan bir çalışma, kadınların erkeklerden ortalama beş kat daha sık ağladığı, her bir ağlayışın da erkeklerle karşılaştırıldığında iki kat uzun sürdüğü bulgusuna ulaşmış. Aradaki fark bizim için o kadar sıradan ki genellikle bunun asla aşılamayacak, biyolojik temelli bir cinsiyet farklığı olduğunu düşünüyoruz.

Ancak, ağlama konusunda kadın ve erkek arasındaki bu fark aslında oldukça yeni bir olgu. Tarihe ve edebiyata baktığımızda erkeklerin geçmişte insan içinde ağlamaktan çekinmediği ve bu davranışın kadınsı veya utanılacak bir şey olarak görülmediği ortaya çıkıyor. Hatta yazılı tarih boyunca erkeklerin ağlaması neredeyse her zaman doğal karşılanmış.

Koskoca Yunan ordusunun üç dört kez gözyaşlarına boğulduğu İlyada Destanı’nı hatırlayın. Bu hikayede Kral Priam da yalnızca ağlamakla kalmıyor, keder içinde yere çöküyor. Patroklos’un ölümünün ardından Zeus’un gözleri kan ağlıyor, Achilles’in ölümsüz atları kovalar dolusu gözyaşı döküyor. Elbette İlyada Destanı’nı tarihsel olayları tüm gerçekliğiyle anlatan bir metin olarak göremeyiz. Fakat eski Yunanlıların kahraman erkeklerin böyle davranması gerektiğini düşündüğü de ortada.

Erkek ağlayışının yüceltilmesi, tarihsel ve kurgusal kayıtlara göre Ortaçağa kadar devam etmiş. Bu döneme ait hikayelerden birinde, bir barış görüşmesi esnasında Burgundy Dükü Philip’e olan bağlılığını dile getiren bir elçinin tekrar tekrar ağladığı, dinleyicilerin de ağlayarak kendilerini yere attığı söylenir. Eski bir Fransız destanı olan Roland’ın Şarkısı’ndaysa şair, kahramanın ölümünü “Fransız lordlar acı gözyaşlarına boğuldu/ 20.000 şövalye elemle kendinden geçti” dizeleriyle anlatır. Olayın bu şekilde gerçekleşmediğini tabii ki biliyoruz, yine de 20 bin şövalyenin ayılıp bayılmasının gülünç değil de asil görülmesi oldukça ilginç.

Ağlayan erkek karakterler yalnızca Batı’ya özgü bir olgu da değil, aynı karakterler Japon destanlarında da karşımıza çıkıyor. Bir samurayın nasıl davranması gerektiğine dair sıkça kaynak olarak gösterilen Heike Masalı’nda erkekler her fırsatta açıkça ağlamaktadır. Örneğin bir komutanın ölümüne verilen tepkiye bakalım: “Dost veya düşman, ölümünü duyan herkes gözlerini silmekten kolları sırılsıklam olana dek ağladı.”

Bazıları bunların topluca yas tutmanın törensel dışavurumları olduğunu söyleyerek itiraz edebilir. Yani konu ölüm, savaş veya siyaset olunca erkeklerin böyle törensel bir şekilde ağlaması doğal karşılanabilir, ama yine de aşk acısı veya mutsuzluktan kaynaklanan kişisel gözyaşlarını sadece kadınlar döker, değil mi?

Kesinlikle hayır. Ortaçağdaki aşk hikayeleri, sırf sevgililerini özledikleri için ağlayan şövalyelerle dolu. Cart Şövalyesi şiirinde kahraman Lancelot, sevgilisi Guinevere’den kısa bir süre uzak kalacağı için ağlar. Sonrasında da turnuvaya katılamayacağını düşünerek bir kadının omzunda gözyaşlarına boğulur. Dahası, kadın bundan iğreneceğine ona yardım etmeye karar verir ve Lancelot turnuvaya katılmayı başarır. Kral Arthur’un, Kral Mark’ın askerleri yürek dağlayan bir hikaye duyduklarında hep gözyaşı döker. Ağlamanın sadece kadınların tekelinde olduğu belirli alanlar olduğunu tahayyül etmek güç.

En önemlisi de tüm bu hikayelerdeki hiçbir erkeğin gözyaşlarını dizginlemeye veya saklamaya çalışmaması. Hiçbiri gözüne bir şey kaçmış gibi yapmıyor. Hiçbiri izin isteyip odadan çıkmıyor. Hepsi kalabalıklar içinde başları dik bir biçimde ağlıyor ve etraftaki kişiler de bu duygu gösterisini yadırgamıyor.

Kralların, halkların ve İsa’da vücut bulan Tanrı’nın ağlayışlarından İncil’de de bahsedilir. Bu nedenle gözyaşları yüzyıllar boyunca ibadet kavramıyla da ilişkilendirilir. (…) Hatta ağlamak, ibadet etmenin o kadar elzem bir parçasıdır ki bazı manastır yeminlerinde dua ederken ya da Tanrı’dan af dilerken ağlanması gerektiği yazar. Orta Çağ boyunca ağlamak, ancak timsah gözyaşları söz konusu olduğunda ayıplanırdı; bunun da kadınlar kadar erkekler arasında da yaygın olduğu kabul edilirdi. Bir başka deyişle yakın zamana kadar koca adamların, diğer insanları etkileme umuduyla ortalık yerde ağlamak için kendilerini zorladığını çıkarsayabiliriz.

(…)

Peki erkeklerin döktüğü bu gözyaşları nereye kayboldu? Açıkçası bilemiyoruz. Sonuçta ağlama karşıtı bir hareket yaşanmadı. Erkeklerin ağlamasına karşı çıkan eserler yazılmadı. Kilise veya devlet erkekleri ağlamaktan vazgeçirecek önlemler almadı. Erkek ağlayışı o kadar yavaş ve sessiz sonlandı ki kimse fark etmedi. 18. yüzyılda erkeklerin daha duygusal davranması, gözyaşlarını serbest bırakması teşvik edilmeye başlanmıştı bile. Bu da erkeklerin çoktan ağlamakta zorluk çektiğinin düşünüldüğünü gösteriyor. Romantik döneme gelindiğinde erkek ağlayışı sadece şairlere özgüydü. Zaten bu noktadan, Ernest Hemingway’in şiirsel eğitimleri olsa da arada sırada avlanmak dışında herhangi bir şekilde duygularını belli edemeyen, poker suratlı kahramanlarına ancak küçük bir adım kalmıştı.

Bu değişimin olası sebeplerinden en barizi, feodal tarım toplumundan kentli endüstriyel topluma geçilirken yaşanan dönüşümler. Ortaçağ’da insanlar hayatlarının çoğunu doğdukları günden itibaren tanıdıkları kişiler arasında geçiriyordu. Tipik bir kasabada, çoğu birbiriyle kan veya evlilik bağıyla bağlı 50 ilâ 300 kişi yaşıyordu. Hiçliğin ortasında sonsuzluğa uzanan bir birliktelikte takılıp kalmış kocaman bir aile gibi. Bu dönemde konsey üyeleri de günlerini hep yan yana geçirir, Krallar da işlerini uşaklarının başucunda beklediği yataklarından yürütürdü. Aynı samimiyeti, görevleri Kral’a tuvaletteyken eşlik etmek olan asilzadelerde de görebiliriz.

  1. yüzyılda artık nüfusun çoğu şehirlere yerleşmiş, insanlar milyonlarca yabancının arasında yaşamaya başlamıştı. Ekonomideki değişiklikler sebebiyle erkekler, duygusal ifadenin ve hatta özel konuşmaların vakit kaybı olarak görüldüğü fabrikalarda ve ofislerde çalışmak zorunda kaldı. Tom Lutz’un Ağlamak: Gözyaşlarının Doğal ve Kültürel Tarihi (Crying: The Natural and Cultural History of Tears) kitabında belirttiği üzere, fabrika müdürleri üretkenliği arttırmak amacıyla işçileri duygularını bastırmaya teşvik etmiştir.

Fabrikalarda çalışan kadınlar olsa da çoğu kadın evde kalarak örgü örüyor, çamaşır yıkıyor veya başka evlerde temizlikçi olarak çalışıyordu. Bir kadın ağladığı takdirde onu sadece aynı evdekiler görüyordu. Genelde ise hiç kimse görmüyordu çünkü birilerinden azar işitmek yerine banyoda sessizce ağlamak daha rahattı.

Tüm bu durumlar, ağlamanın ödüllendirici niteliği üzerinde kayda değer bir etkiye sahip. 2008’de Sosyal ve Klinik Psikoloji Dergisi’nde yayınlanan bir çalışmaya göre insanlar yalnızken veya yanlarında kendilerini destekleyen biri varken ağladıkları zaman daha iyi, fakat ortalık yerde veya kendilerini desteklemeyen birinin yanında ağladıklarında daha kötü hissetmeye başlıyor. Destek vermek, rahatlatıcı sözler ve rahatlatıcı dokunuşlar gibi ufak jestlerle belli oluyor. Tabii bu tür bir desteği fabrikalarda bulmak çok zor.

Kültürümüzde erkek ağlayışının bastırılmasının iyi mi kötü mü olduğu sorusu hâlâ cevapsız. Bir yandan sürekli ağlayan iş arkadaşlarıyla uğraşmak zorunda kalmadığımız için şükredebiliriz çünkü empati kurma kapasitemizin kaçınılmaz bir sonucu olarak ağlayan insanlar bizi tedirgin eder. Gözyaşlarından kaçamayız, bu yüzden de genelde içerleriz. Ağlamak, istemsiz bir yakınlık duygusu yaratır, çoğu insanın ilk tepkisi gözyaşlarını durdurmak için elinden gelen her şeyi yapmaktır.

Ayrıca, gözyaşlarının manipülasyona açık bir kapı bıraktığını düşünüyorsanız paranoyak değilsiniz. Psikologlar, gözyaşlarının manipülatif etkisini kabul ediyor, hatta bunun doğuştan gelen bir özellik olduğunu düşünüyor. Bebekler acıkınca, acı çekerken veya rahatsızken ağlar. Bu ağlayışlar, yetişkinlerin ilgisini çekmelerini sağlar. Bu arada, 2002’de Miranda Van Tilburg ve arkadaşları tarafından British Journal of Developmental Psychology’de yayınlanmış bir araştırma da kız ve erkek çocukların ergenliğe kadar eşit miktarda ağladıklarını ortaya koyuyor.

Çocuk gelişimi esnasında bir noktada yemek için ağlamanın yerini istenen bir şeyi elde etmek için ağlamanın aldığı çok net. Birçok çocuk, bu yöntemle anne babasına PlayStation aldırmayı başarıyor. Bazı yetişkinler de gözyaşlarını kullanarak istedikleri amaca ulaşabilir. Eğer ağlamak, iş yerinde bir manipülasyon taktiği olarak kullanılabilseydi en çok ağlayan çalışan her zaman avantajlı olurdu. Şu an ise iş yerinde çok ağlarsanız en fazla e-posta ile kovulursunuz.

Böyle düşününce toplumdaki ağlama karşıtı yasakların oldukça kullanışlı olduğunu söyleyebiliriz. Ağlamanın hoş karşılanmaması sayesinde işçilerin üretkenliği artıyor, başkalarının sorunlarından kaçınabiliyoruz ve hem kadınlar hem erkekler için duygusal manipülasyon zorlaşıyor.

Fakat insanlar duygularını içlerinde tutmak üzere tasarlanmış değil. Profesör Margaret Crepeau, 1980’lerde yaptığı bir araştırmada stres kaynaklı hastalıklar ve yetersiz ağlama arasında bir bağlantı olduğunu ortaya çıkardı. Aynı şekilde daha çok ağlamak, her ne kadar kulağa saçma gelse de, mutlulukla orantılı. Hollandalı başka bir profesör olan Ad Vingerhoets, insanların en çok ağladığı ülkelerde yaşam tatmininin daha yüksek olduğunu söylüyor. Son olarak ağlamak, kişinin kendi duygularını anlaması açısından da önemli bir araç: 2012’de gözyaşı üretememekten muzdarip Sjögren sendromlu hastalarla yapılan bir çalışma, bu kişilerin kontrol grubuna göre kendi duygularını anlamakta daha çok zorlandığını göstermiştir.

Ayrıca erkeklerden beklenen şekilde gözyaşlarınızı insanlardan gizlerseniz daha fazla acı da çekebilirsiniz. Bahsettiğimiz gibi ağlamak, etrafınızdaki kişilerin ilgisini çekmeye yarayan sosyal bir davranıştır. Elbette performans görüşmeniz esnasında ağlamanız pek uygun kaçmayabilir ama desteğe ihtiyaç duyduğunuzu ailenize veya arkadaşlarınıza—hatta meslektaşlarınıza—ağlayarak belli edebilirsiniz. Erkeklerin duygularını belli etmemeleri gerektiği tabusu yüzünden depresyondaki erkekler, kadınlarla karşılaştırıldığında yardım istemek konusunda daha çekingen davranıyor. Bununla bağlantılı olarak erkekler, kadınlara göre intihara üç-dört kat daha fazla eğilimli. Erkek depresyonu, alkolizm ve madde bağımlılığı biçimine de daha sık girer, bu da depresyona bağlı ölümlerin sayısını artırıyor. Üretkenlik seviyesi yüksek, stoik İskandinav uluslarını düşünün. Bu uluslar, alkolizm ve intiharda dünyada başı çekiyor.

Bu nedenle erkeklerin geçmişteki gibi rahatça ağlayabilmeleri gerekiyor. Orta Çağın dip dibe yaşayan kasabalarını yeniden yaratamasak da aynı samimiyet ruhunu canlandırabiliriz. Ofis kültürü giderek gayri resmileşirken serbest Cumalara neden duygusal Pazartesiler eklemeyelim? Satış toplantısında kötü sonuçları duyan kadınların ve erkeklerin açıkça ağladığı bir dünya hayal edebiliyor musunuz? Patronu tarafından büyük bir konferansa gönderilmezse bu isteği gerçekleşene kadar ağlayan modern Lancelot’lar fikri hoşunuza gitmemiş olabilir, oysa ne hissettiğimizi anlayamayacağımız derecede duygularımızı bastırdığımız bir dünyayla karşılaştırdığımızda bunlar küçük riskler.

Gözyaşlarını özgür bırakmanın vakti geldi. Erkekler, aksiyon filmlerinde gördüğümüz taş kalpli kahramanları taklit etmekten vazgeçerek insanlık tarihindeki duygusal kralları, azizleri ve devlet adamlarını örnek almaya başlamalı. Başımıza bir talihsizlik geldiğinde gelin bizler de, kadınlar ve erkekler olarak, gözlerimizi silmekten kollarımız sırılsıklam olana dek ağlayalım. Eski Ahit’in dediği gibi: “Gözyaşlarıyla eken, sevinçle biçer.”

Çeviri: Esin Aksoy

Bu yazı, Aeon’da yayınlanan orijinalinin kısaltılmış bir versiyonudur.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.